Patrice Franceschi: Kürtler; Sessizlik, Yok edilme..

Genel

Mayıs 2013’te, Rojava’daki Sêrikaniyê kentinde çatışmalar acımasızdı. Suriye  Kürdistanı’nda savaş yeni başlıyordu. Ben Kürtlere kısa bir süredir yardım ediyordum ve  henüz bu çatışmanın varoluşsal boyutunu tam olarak kavramamıştım. Yoldaşlarıma,  Arap bölgelerinden ilerleyen, öldüren, yağmalayan, boğaz kesen ve utanmadan tecavüz  eden İslamcıların kim olduğunu sordum. Bana şöyle cevap verdiler: 

“Bunlar El-Nusra cihatçıları, El-Kaide’nin Suriye kolu. Senin de gördüğün gibi gerçek barbarlar. Liderleri karşımızda: Adı El-Colani ama gerçek adı El-Şara.” 

O günden beri bu kişi hakkında ne düşünmem gerektiğini biliyorum. Bir yıl önce Şam’da  iktidarı ele geçirdiğinde sevinmeyi reddettim. Evet, kanlı bir tiran devrilmişti ama yerine  geçen kişi Kürtler için daha beterdi; çünkü onları en başından beri amansızca hedef  alıyordu. Bunu iki nedenle sürdürecekti: ırksal ve ideolojik nedenlerle. Bu iki unsur, onun  eylemlerinin mayası ve projelerinin anahtarıdır. Katlanılmaz olmalarına rağmen bu  nedenleri kavramak gerekir. 

Irksal neden şudur: İslamcılar Kürtleri aşağı varlıklar olarak görür; onları ikinci sınıf  yurttaş muamelesiyle ezmek gerektiğine inanırlar. Başlarını kaldırmaya cesaret ettiler; o  hâlde kesilmelidir ve doğmuş olduklarına pişman edilmelidirler ki soyları bir daha  özgürlük fikrine bile cesaret edemesin. Kürtlere karşı işlenen sayısız vahşet, bu kökten  silme iradesiyle açıklanır. 

İdeolojik neden ise şudur: Rojava’daki Kürtler yalnızca özgürlükleri için savaşmıyor. Aynı  zamanda erkeklerle kadınların eşit olduğu, laikliğin ve azınlıklara saygının içi boş sözler  olmadığı gerçek bir demokrasiyi inşa etmeye çalışıyorlar. Bu model, El-Şaraa’nın hayalini  kurduğu hilafetin tam karşıtıdır. On üç yıldır iki uzlaşmaz toplum projesi karşı karşıya  geliyor. Bu ancak yangın çıkarıcı olabilir. 

El-Şaraa’nın bölgedeki komşularından bu kadar destek bulabilmesinin nedeni, bu  rejimlerin kendi halklarının Kürt modelinden “bulaşmasından” korkmalarıdır. Kürt  modeli, IŞİD’den kurtarılan Suriye’nin yaklaşık yüzde 30’unda altı yıl boyunca işledi. El Şara için bu kabul edilemez bir başarıydı. Bu deneyimin yok edilmesi gerekiyordu.  

El-Şara’ya kalan, işi zorla olduğu kadar kurnazlıkla tamamlamaktır. Bu yüzden  Washington’un son haftalarda dayattığı tüm ateşkesler samimiyetsizdir: imzalanır  imzalanmaz bozulmaktadır. Bir başka serap da Beyaz Saray’ın, ülkenin birliğini sağlamak  adına Kürt güçlerini El-Şaraa’nın güçlerine entegre etme projesidir. Kürtler bunu zorla  kabul ediyor ama biliyorlar ki bu plan uygulanırsa ilk fırsatta yok edileceklerdir. Bu,  1941’de Amerikalıların, Fransa’da barış gelsin diye De Gaulle’den Direniş’i, SS  gözetimindeki Darnand milisine entegre etmesini istemesi gibi olurdu. 

EL-ŞARA: AKLANMIŞ BİR SUÇLU 

Bu antropolojik unsurları kavramak, olup biteni, olanı ve olacak olanı anlamaktır. Gerisi  ikincildir. Batılı liderlerin çoğu bu açıklayıcı temelleri görmezden geldi; Suriye savaşını  yalnızca iktidar mücadelesi ya da kaybedilmiş bir toprak bütünlüğünün yeniden tesisi  olarak okudular. 

Başkent Şam’ı ele geçirdikten sonra —Türk akıl hocalarının büyük ölçüde kolaylaştırdığı  bir “itibar yürüyüşü” sayesinde— takım elbise ve kravat giyen Ahmed El-Şaraa,  Amerikalıları ve Fransızları gerçek niyetleri konusunda rahatça kandırabildi. Kanlı ve  terörist geçmişini unutarak, sadece “Batılı” kılığına girmesinin onun da bizim gibi  düşündüğüne inanmamız, trajik bir beceriksizlik ve tarif edilemez bir saflıktır. 

Bu suçluyu, başkentlerimizde sanki bizden biriymiş gibi ağırlayacak kadar ileri gittik.  Düşmanlarımızın ethosunu ve psikolojisini asla anlayamıyoruz. Bu bizim asli  günahımızdır. El-Şaraa’nın, azınlıklara saygı temelinde Suriye’yi yeniden birleştirecek  yerel bir demokrat olduğuna inanmak, arzularımızı gerçek sanmaktı. Şimdi gerçek bizi  yakalıyor. 

Bu körlük, geçen yıl Alevilerin, ardından Dürzilerin katledilmesiyle sona ermeliydi. Ama  hayır, devam etti. El-Şaraa hâlâ El-Colani’dir. Sonraki gelişmeler bunu kanıtladı. Onun  birliklerinin 6 Ocak’tan bu yana Kürtlere karşı yürüttüğü saldırılardaki vahşetler, on üç yıl  önce tanık olduklarımla aynıdır. Ve IŞİD’in sonraki yıllarda uyguladıklarıyla bire bir  örtüşmektedir.

MÜTTEFİKLERİN İHANETİ 

Kürt müttefiklerimizin bu kadar hızlı geri çekilişi, neredeyse bir bozgun, nasıl  açıklanabilir? Önce Amerikan ihanetini görmek gerekir: kaba, alaycı ve acımasız.  Gerçekte Suriye’nin kaderi onların umurunda değil. Aniden, IŞİD’e karşı destekledikleri  Rojava’nın başkenti Kamışlı’daki fiilî devleti bırakıp Şam’daki “hukuk devleti”ni seçtiler.  Tam bir dönüş. 

El-Şaraa’nın Kürtlerin yerini alarak IŞİD’e karşı savaşabileceğine inanmak ise, cihatçı  gruplar arasındaki çatışmaların gerçekliğini ve her birinin rakiplerini yenmek için yabancı  devletlerin desteğini aradığını görmezden gelmektir. Şimdiye dek yalnızca Müslüman ya  da diktatoryal ülkeler bulabiliyorlardı. El-Şaraa’nın, Amerikan demokrasisini kandırarak  IŞİD’e karşı rakiplerini saf dışı bırakacak imkânlar elde ettiğinde perde arkasında gülmüş  olması muhtemeldir. Karybdis’ten kaçıp Scylla’ya düşmek, bölgede yaşadığımız en  acınası yenilgilerden biridir. 

İkinci bir ihanet daha var: Kürtlerin toplumlarının farklı etnik bileşenleriyle birlikte  kurduğu Suriye Demokratik Güçleri’ndeki Arap birliklerinin tamamının ihaneti. Bir gecede  bu Araplar Kürt yoldaşlarını arkadan bıçaklayıp El-Şaraa’nın kollarına atıldılar. Böylece  eski kurtarılmış bölgelerin büyük bölümü yeniden İslamcı hâkimiyete döndü ve Rakka — IŞİD’in eski başkenti— düştü. Bayrağı 22 Ocak’ta yeniden dalgalandı. 

Bu, Kürtler için akıl almaz bir geri dönüş ve ikinci bir acıdır: İslam dünyasında  “kapsayıcılık” işlemiyor. FDS içindeki Araplar bu ittifaka saf fırsatçılıkla katılmıştı. Rüzgâr  dönünce, özlerine geri döndüler. 

DAVUT GOLYAT’A KARŞI 

Güçler arasındaki orantısızlığı unutmayalım. Kürtler, basit bir gerilla piyadesi olarak,  topçusu ve zırhlılarıyla Şam ordusuna ve Türkiye’nin, “Suriye Milli Ordusu” adı verilen  paralı askerlerini desteklemesine karşı duruyor. Buna, nereden geldikleri bile belli  olmayan cihatçı gruplar ve savunmaya hiçbir avantaj sağlamayan dümdüz arazi de  ekleniyor.

Kürtleri dezavantajlı kılan son bir unsur daha var: insanlıkları. Savaşta gösterdikleri  ölçülülük ve ücretsiz şiddeti reddetmeleri onlara karşı işliyor. Bu onur verici insanlığı, en  kötü muharebelerde bile yıllar boyunca gözlemledim. Savaşçılarının sosyal medya  paylaşımlarında ne nefret ne hakaret var. Cihatçılarınkinde ise iğrençlik garantili. 

Neredeyse şu trajik sonuca varacağız: 

NE YAPMALI? 

Kürtler artık Rojava’daki son tarihsel siperlerine sıkışmış durumda. Uzun vadede  yaşaması mümkün olmayan, parçalı bir bölge. Kobané on bir yıl önceki gibi kuşatılmış.  Türkiye, Irak Kürdistanı’na açılan dar koridoru ele geçirip Rojava’yı boğabilir. Bu arada,  doğaya saçılmış birçok terörist, onları tutan Kürtler geri çekilmek zorunda kaldığı için  serbest kaldı. Bir gün bu teröristler bizim karşımıza çıkacak. 

Güvenlik çıkarlarımız 2015’ten ve Fransa’daki kitlesel saldırılardan bu yana Kürtlerle  bağlantılı. Askerlerimiz harekete geçmek istiyor; “utanç verici terk ediş suç  ortaklığımızdan” rahatsızlar. Ama diplomatlar ve siyasetçiler her türlü eylemi reddediyor;  yatıştırıcı bildirilerin rahatlığını tercih ediyor. 

Uzun vadede bir çözüm mümkün (bkz. kutu)*, fakat acil olarak uluslararası toplumun El Şaraa’ya yaklaşımını geri almasını talep etmek gerekir. En azından adını yeniden terör  listesine koymak, hükümetini ekonomik yaptırımlarla cezalandırmak ve bir arabulucu  güç göndermek şart. 

TANINMA ARAYIŞI 

Mayıs 2018’de, gizli üs olarak kullanılan kayıp bir mezrada yapılan bir toplantıya katıldım.  Toplantıda, Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) komutanı General Mazlum Abdi, bazı  siyasi kadrolar ve Rojava’nın Fransa’daki temsilcisi Khaled Issa vardı. Toplantının amacı,  IŞİD’in yenilgiye uğratılması sürecinde Kürtlerin ödediği ağır bedel gerçeği karşısında  Suriye Kürdistanı’nın gelecekteki statüsünü tartışmaktı. Rojava askeri olarak yakında yok  edilecekti — 2019 baharında — ve Kürtlerin bir sonraki aşamaya geçmesi  acildi: uluslararası tanınma ve uzun vadeli korunma.

Ancak Washington, Türk baskısı altında, her türlü federalizmi reddediyordu.  Merkeziyetsizliğin bin bir biçimi ya da özerklik tahayyülleri, hayata geçirilemeyecek kadar  karmaşık bulunuyordu. Oysa Abdi’ye göre en basit çözüm şuydu: Irak Kürtlerine Körfez  Savaşı’ndan sonra verilen statünün aynısının Suriye Kürtlerine de tanınması. Yirmi yıldır,  Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY), kendi ordusuna sahip, bölgesel bir hükümet  tarafından yönetilen ve tüm uluslarca tanınan özerk bir bölge statüsünden faydalanıyor. 

Böyle bir talep, derhal anlaşılır bir sonuç doğuracaktı. Batı bunu görmezden geldi — Türkiye’den çekindiği için. Devasa bir fırsat kaçırıldı. 

Emmanuel Macron, El-Şaraa’yı kabul ederek ve Amerikalıların ve Birleşmiş Milletler’in  önünde bu talebi savunarak Elysee’de verdiği selamları unutamazdı. Gerekirse bir gövde  gösterisi bile yapabilirdi. Başarı şansı mı? Bugün bin de bir. Ama Cumhurbaşkanı tüm  ağırlığını koyarsa çok daha fazla olabilirdi. 

*

 

Patrice Franceschi, Fransız yazar, düşünür ve sahada bulunmuş bir eylem insanıdır.  Filozof, denizci, pilot ve belgeselci kimliklerini bir arada taşır. Uzun yıllardır çatışma  bölgelerinde, özellikle Kürt coğrafyasında hem tanıklık hem de dayanışma temelinde  bulunmuştur. IŞİD’e karşı mücadele sürecinde Rojava ve Kürt güçleriyle yakın temas  kurmuş; bu deneyimlerini yazıları ve kitaplarıyla kamuoyuna taşımıştır. Franceschi’nin  metinleri akademik mesafeden değil, doğrudan sahadan gelen ahlaki ve politik bir  tanıklık diliyle öne çıkıyor.

/Bu yazı https:franc-tireur.fr’den alınmıştır/

İlginizi Çekebilir

İranlı diplomatik heyet ABD ile müzakerelere katılmak üzere Umman’a gitti
Amerika ve Rusya’dan kritik ‘askeri diyalog’ açılımı

Öne Çıkanlar