*Alevilere ve Dürzilere yaşatılanlar korkunç. Bu, sadece intikam ve nefret döngüsünü besleyecektir. Ve ne yazık ki, eğer suçlular ve cihatçılar durdurulmazsa, bunun gibi daha fazla katliam vakası yaşanabilecektir.
*Özellikle Müslüman dini liderlerin burada açık bir sorumluluğu var ve seslerini yükseltmelidirler. Cihatçıların üstünlük sağlamasını engellemek için yoğun çaba göstermelidirler. Barışçıl bir birlikte yaşam için gerçek bir demokratik hareketin olması gerekiyor.
*Suriye’nin geleceğini, onca acı çekmiş olan halkın kendisinin belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun biraz iyi niyetli bir dilek olduğunu biliyorum, ama yine de doğru olan budur.
*Kürtlerin barışçıl bir birlikte yaşam arayışındaki rolü, uluslararası alanda belli bir ölçüde tanınıyor. Bu, üzerine inşa edilebilecek bir şeydir. Ne yazık ki, birçok Kürt grup ve parti arasındaki bölünmüşlük, dışarıdaki demokratik aktörlerin biraz tereddüt etmesine yol açıyor. Umarım Kürtler kendi evlerini daha fazla düzene sokabilir.
Norveç’in Bergen kentinde bulunan Credo Kilisesi’nin dini lideri Pastör Per Ove Berg, teolog kimliği ve Kürt halkına olan derin dostluğuyla bilinen, Norveç’in önde gelen din alimlerinden biridir. Kürtlerin tarihine, kültürüne ve mücadelelerine olan ilgisiyle tanınan Berg, ilk olarak kilisesine gelen Kürt mülteciler aracılığıyla Kürtlerle tanışmış. Bu tanışıklık, onu 2009 yılında Kürdistan’a yapacağı bir yolculuğa ve sonrasında bölgeye sayısız ziyarete ve dayanışmaya teşvik etmiş.
Ronî Riha:
IŞİD’le mücadele döneminde ve sonrasında hem Rojava’yı hem de Kürdistan Bölgesel Yönetimini yakından gözlemleme fırsatı bulan Berg, bu ziyaretlerinde Kürt halkının misafirperverliğini, barışseverliğini ve özgürlüğe olan derin özlemine şahitlik etmiş. Ayrıca bölgedeki farklı inanç grupları ve etnik azınlıklarla da dayanışma içinde olan Pastör Berg, Alevi, Dürzi ve Hristiyan topluluklarına yönelik katliamlara karşı da sesini yükseltiyor.
Bugün Ortadoğu’nun karmaşık siyasi yapısı içinde, özellikle Suriye’deki cihatçı grupların yükselişi ve uluslararası aktörlerin bölgedeki rolleri gibi konulara da dikkat çeken Berg, silahlı güçler yerine diyalog ve barışçıl çözümlerin önemi üzerine vurgu yapıyor.
Norveç’in bilge sesi, Kürt halkının dostu Per Ove Berg ile Ortadoğu’daki son gelişmeleri, inanç liderlerinin sorumluluklarını ve Kürtlerin hak mücadelesini konuştum…
Sayın Per Ove Berg, Norveç’te Kürt meselesiyle ilgilenen pek çok kişi sizin Kürtlere olan dostluğunuzdan, dayanışmanızdan söz ediyor. Kürtlerle ilk temasınız ne zaman ve hangi vesileyle başladı?
Nazik tanıtımınız için teşekkür ederim. Evet, Kürt halkı beni gerçekten büyüledi ve onları çok sevmeye başladım. Karşılaştığım ilk Kürtler aslında bizim kilisemize gelmişlerdi. Onlar aracılığıyla, Kürtlerin tarihini, kültürünü ve uzun zamandır yaşadıkları acıları ve mücadelelerini daha yakından tanıdım. Kürdistan’a ilk yolculuğum 2009 yılında oldu ve bu, bir DNA testiyle ve bir Kürt arkadaşıma kimliği konusunda yardımcı olmakla ilgiliydi. O ziyaret sayesinde birçok Kürt ile tanışma fırsatı buldum.
IŞİD’le savaşın öncesinde, savaş sırasında ve savaş sonrasında Suriye ve Irak Kürdistanı’nı ziyaret ettiğinizi biliyoruz. Bu Kürdistan’a ilk ziyaretiniz miydi? Sonrasında ziyaretleriniz oldu mu? Bu ziyaretlerinizde kimlerle görüştünüz, neler gözlemlediniz? Kürt halkına dair genel düşüncelerinizi paylaşır mısınız?
Evet, savaş sırasında ve sonrasında hem Suriye hem Irak hem de Türkiye Kürdistanı’nı ziyaret ettim. Bölgeye kaç kez gittiğimi artık sayamıyorum, ancak yıllar içinde tanışıp dostluk kurduğum çok farklı insanlardan oluşan geniş bir belleğim var. Yoksul halktan mültecilere, sivil toplum kuruluşlarından topluluk liderlerine, birçok inançtan dini önderlerden askeri generallere, hatta parlamento başkanına ve üyelerine kadar… O kadar çok kişi beni evine davet edip o enfes yemeklerini benimle paylaştı ya da bana yardımcı olabilmek için elinden geleni yaptı ki…
Genel izlenimim şudur: Kürt halkı barışseverdir, dostluklara değer verir, misafirperverlikleriyle gurur duyar ve saygı ile özgürlüğe karşı derin bir özlem taşır. Kadın ve erkek savaşçılar, IŞİD’le savaşta olağanüstü bir cesaret sergilediler; siyasi liderlik ve halkın genel olarak mültecilere ve zulüm görenlere kucak açmasını ise yürekten selamlıyorum.
Suriye sahasındaki dengeler sık sık değişiyor. Son dönemde Heyet Tahrir el-Şam’ın (HTŞ) rolü ve Colani’nin (Ahmed eş-Şara) geçmişiyle ilgili ciddi tartışmalar ve kuşkular var. İŞİD’in Suriye’de devletleştiği de konuşuluyor. Bugün yaşanan gelişmeleri nasıl okuyorsunuz? Cihadist bir yapının yönettiği Suriye’de kısa ve orta vadede siz ne türden gelişmeler bekliyorsunuz?
Aslında bu biraz kafa karıştırıcı ve hatta rahatsız edici. İktidarı ele geçiren HTŞ’nin birçok soru işareti bıraktığını söylemeliyim. Onlar ya da Colani hakkında ne düşüneceğimizi bilmiyoruz. Bence onların sözlerinden çok eylemlerine bakmak çok daha önemli. Şunu söyleyebilirim ki, şu ana kadar pek umut verici görünmüyor, ne yazık ki. Sorun şu ki, bilirsiniz, eğer iktidarda olanlar, silah taşıyanlar gerçekten demokratik ve barışçıl bir zihniyete sahip değillerse, o zaman sorunlar kaçınılmazdır. Onların ideolojisi nedir, düşünce yapıları nedir, en derin dini inançları nelerdir? Nihayetinde onların eylemlerini bunlar belirleyecek. Ve eğer demokratik bir zihniyetleri yoksa, insan hayatını –etnisite ya da inanç gözetmeksizin– gerçekten değerli görmüyorlarsa, sorunlar devam edecektir.
Şahsen, bir tür federalizmin olmasını, azınlıkların hakları için birlikte durmasını ve kuzeydoğu bölgesinin bir model olabilmesini gerçekten umut ediyorum. Suriye’de pek çok iyi insan var: Potansiyel liderler, iyi siyasetçiler, akademisyenler, uygulayıcılar ve toplum önderleri. Ama asıl soru şu: Silah taşıyanlar onların bu konumlara gelmelerine ve yönetmelerine izin verecek mi? Buna dini liderler de dahildir. SDG’nin kontrol ettiği bölgelerde sivil ve askeri otoriteler arasında iyi bir işbirliği için umut görüyorum. Fakat merkezi bir hükümet İslamcı otoriter bir gündemi dayatmaya devam ederse, yeni bir iç savaş çıkmasından endişe ediyorum. Geçici anayasanın acilen değişmesi gerekiyor.
Basına ve uluslararası kuruluşların raporlarına yansıyan bilgilere göre, Suriye’nin bazı bölgelerinde Alevi ve Dürzi sivillere yönelik ağır saldırılar ve katliam iddiaları gündeme geldi. Ki belgelerle bunlar ispatlandı. Bir Hristiyan din lideri olarak mezhepsel ve etnik temelli şiddete dair değerlendirmeniz nedir? İnanç liderleri ve uluslararası toplum bu tür trajedileri önlemek için ne yapmalı?
Alevilere ve Dürzilere yaşatılanlar korkunç. Bu, sadece intikam ve nefret döngüsünü besleyecektir. Ve ne yazık ki, eğer suçlular ve cihatçılar durdurulmazsa, bunun gibi daha fazla katliam vakası yaşanabilir. Etnik Hristiyanlar öldürüldü ve hatta yakın zamanda Süveyda’daki saldırıda bir Evanjelik papaz ve ailesi katledildi. Dünyadaki inanç önderlerinin ne yapabileceği önemli bir sorudur; ancak bölgede uzun süredir devam eden şiddet ve yaygın radikal ideolojiler karşısında birçok kişi kendini çaresiz ve felç olmuş hissediyor. Özellikle Müslüman dini liderlerin burada açık bir sorumluluğu var ve seslerini yükseltmeli, cihatçıların üstünlük sağlamasını engellemek için yoğun çaba göstermeliler. Barışçıl bir birlikte yaşam için gerçek bir demokratik hareketin olması gerekiyor.
Dışarıdan gelen inanç önderleri olarak, bölgede barış içinde bir arada yaşamı ve gerçek insani değerleri gerçekten savunan dini liderlerin yanında durmalı ve onları desteklemeliyiz.
Türkiye’nin bölgedeki politikaları, HTŞ gibi gruplarla ilişkilendirilen iddialar ve Şam’la temaslar sıkça tartışılıyor. Dünya kamuoyunun görece duruma sessiz kaldığı yorumları da var. Bu sessizliği nasıl yorumluyorsunuz? Türkiye’nin silahlı radikal gruplara verildiği ileri sürülen açık ya da örtülü destek iddiaları karşısında nasıl bir tutum alınmalı?
Katılıyorum, silahlı grupların ve radikal grupların dış aktörler tarafından finanse edilip silahlandırıldığı gerçeği karşısında uluslararası alanda fazlasıyla bir sessizlik var.
Gerçekten de Suriye’nin geleceğini, onca acı çekmiş olan halkın kendisinin belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Bunun biraz iyi niyetli bir dilek olduğunu biliyorum, ama yine de doğru olan budur. Sahadaki veriler, Suriye’nin geleceğini kendi çıkarlarına göre şekillendirmeye çalışan büyük dış siyasi aktörler olduğunu gösteriyor. Bu mesele doğru şekilde ele alınmazsa, daha fazla sorun doğuracaktır.
Suriye sahasında İsrail ile Türkiye’nin zaman zaman karşı karşıya geldiği, ilan edilmemiş bir gerilim gözlemleniyor. Sizce bu çekişme Ortadoğu ve Suriye’nin geleceğini nasıl etkiler?
İsrail, 7 Ekim katliamından ve İran ile onun vekillerinden gelen tehditlerden dersini aldı. Halkını gerçekten korumak ve sınırlarına yakın bölgelerde hiçbir düşman gücün yeniden konuşlanmasına izin vermemek zorundalar. Şimdi proaktif davranmaya ve saldırı kapasitesi oluşturabilecek herhangi bir gücün ortaya çıkmasına izin vermemeye karar verdiler. Düşmanlarının niyetlerini biliyorlar. Onların ne söylediklerini duyuyorlar ve buna inanıyorlar.
Ama eğer İsrail yalnız bırakılırsa, barış olmayacaktır. Onları yok etmek isteyenler bunu denemeye devam ederse, elbette bu bütün bölgeyi etkileyecektir.
Üç semavi dinin çıktığı bir coğrafya hâlâ yangın yeri. Medeniyetin, inançların çıktığı bu coğrafyada Kürtler bir arada yaşamayı savunurken, bunun mücadelesini verirken tekçi, radikal İslamcı bir anlayış ise uluslararası meşruiyet kazanmış durumda. Siz bir inanç önderisiniz. Diğer inanç liderleriyle bu konuda görüşlerinizi paylaşıyor musunuz veya bir adım atacak mısınız? Bu adımlar neler olabilir?
Kürtlerin barışçıl bir birlikte yaşam arayışındaki rolü, uluslararası alanda belli bir ölçüde tanınıyor. Bu, üzerine inşa edilebilecek bir şeydir. Ne yazık ki, birçok Kürt grup ve parti arasındaki bölünmüşlük, dışarıdaki demokratik aktörlerin biraz tereddüt etmesine yol açıyor. Umarım Kürtler kendi evlerini daha fazla düzene sokabilir. Bunu söylüyorum çünkü olumlu gelişmeler de var. Ancak halkı farklı yönlere çeken birçok güçlü kuvvet mevcut. İçten gelen güç ve birlik hem diğer azınlıkları hem de yabancı devletleri, ortak bir insanlık ve barışçıl birlikte yaşamın birleşik bir projesi vizyonunda bir araya getirecektir. İnanç liderleri olarak bizler bunu teşvik etmeliyiz ve ben de her fırsatta hem dini liderlerle hem siyasetçilerle hem de askeri liderlerle bu konuyu konuşuyorum.
Şunu eklemek isterim ki, barışçıl birlikte yaşam, gerçek inanç özgürlüğüne ve vicdan özgürlüğüne saygı üzerine kuruludur. Ve bu çok önemlidir çünkü bu, yalnızca başkasının inancını kabul etmekten ibaret değildir. Aynı zamanda bireylerin ve ailelerin kendi seçimlerini yapmalarına da izin vermek demektir: neye inanacakları, inançlarını nasıl yaşayacakları konusunda. Ne yazık ki aileler ve topluluklar içinde çok fazla kontrol ve yönlendirme görüyorum; farklı bir yol seçenler tehdit ediliyor ya da dışlanıyor. Eğer barışçıl bir birlikte yaşam olacaksa, bu mikro düzeyde de uygulanmalıdır. Ve bu, demokrasinin temelidir. Gerçek bir demokrasi, gerçek bir siyasal özgürlük, ancak gerçek bir dini özgürlükle mümkündür; bu da vicdan özgürlüğüne ve ifade özgürlüğüne yol açar.
Devletin, kolluk güçlerinin rolü ise kendi fikirlerini zorla veya şiddet yoluyla dayatmaya çalışan herkesi durdurmak olmalıdır. Barışçıl birlikte yaşam, insanların hiçbir şekilde tehdit edilmeden dua edebileceği, düşünebileceği, inanabileceği derin bir inanç üzerine kurulmalıdır.
Bu coğrafyadaki kadim inanç ve halkların bir arada yaşaması için sizlere düşen görevler olduğunu düşünüyor musunuz? Zira inanç liderleri toplumsal barışı sağlamada da önemli mevkiler.
Kesinlikle, yani dini liderlerin doğru fikirleri, doğru bakış açılarını, insan hayatının doğru değerini ve çatışmaların şiddetle değil, diyalogla, karşılıklı saygıyla, anlayışla nasıl çözülebileceğini teşvik etmede çok büyük bir sorumluluğu vardır. Bu son derece önemlidir. Ve tekrar vurgulayayım, bu öncelikle bölgede yaşayanların veya farklı gruplara mensup olanların sorumluluğudur. Dış aktörler bunu gerçekleştiremez; değişim içeriden gelmelidir.
Sorun şu ki, eğer bazı türden dini liderler bu zihniyete sahip değillerse, cihada inanıyorlarsa, kılıcın gücüne inanıyorlarsa, başkalarına hükmetmenin hakları olduğunu düşünüyorlarsa… Bu fikirleri ve inançları çocukların kalplerine ve zihinlerine bile ekiyorlarsa, işte asıl büyük problem budur. Bu yüzden diyorum ki, barışçıl bir birlikte yaşamı ve gerçek dini özgürlüğü savunan tüm inançların dini liderleri birleşmeli, birbirlerini teşvik etmeli ve gücü ellerinde bulunduranları –silah taşıyanları, büyük parayı kontrol edenleri– etkilemelidirler.
Son olarak: Mezopotamya ve Ortadoğu’da toprakları dört başka ülke arasında bölünmüş yaklaşık 50 milyonluk bir Kürt nüfusu söz konusu. Kürtler bu dört ülkede de varlık mücadelesi veriyor. Dillerinde konuşmaları dahi bir suç olarak görülüyor. Kürtlerin hak ve özgürlükleri mücadelesinde uluslararası kurumlara, siz inanç liderlerine düşen görevler nelerdir? Kürt halkı ile dayanışmayı büyütmeyi planlıyor musunuz? Bu temelde inanç liderlerine çağrınız ne olacak?
Evet, doğru. Yani milyonlarca Kürt kendi dillerini konuşma ve kendi kültürlerini ifade etme gibi en temel haklardan bile mahrum bırakılarak mücadele etti. Uluslararası kurumlar ve dini liderler, hem barışçıl bir birlikte yaşamı hem de Kürtlerin haklarını teşvik edebilir; ancak bunun, etnik Hristiyanlar, Ermeniler, Dürziler, Êzidîler, Aleviler, Çerkesler ve benzeri diğer azınlık grupların haklarıyla da bağlantılı olması gerekir. Kürt davası, diğer etnik topluluklarla birleştiğinde güçlenir.
Benim şahsen birkaç ay önce Erbil’de “dua kahvaltısı” olarak adlandırılan bir etkinliğe katılmışlığım var. Orada birçok farklı mezhepten ve dinden inanç liderleri ve siyasi elit vardı. Herkes barış içinde bir arada yaşamaktan söz ediyordu, bu da cesaret vericiydi. Bu yüzden Kürtlerin hem Suriye hem de Irak’ta kontrol ettikleri coğrafi alanlar, bu toprak parçası için umudumuz var. Duam odur ki, bu durum böyle kalsın ve demokratik, barışçıl bir yönde gelişmeye devam etsin. Kürtler hem Rojava’da hem de Kürdistan Bölgesel Yönetiminde çok sayıda mülteciye kucak açtı ve cihatçılığa karşı savaştı. Kürtlere dair dayanışmamı diri tutuğum gibi umudumu da diri tutuyorum.









