İşgal yalnızca askeri bir eylem değildir. Bir coğrafyanın topraklarını ele geçirmek kadar, o coğrafyanın insanlarını, emeğini, kaynaklarını, hafızasını ve kimliğini kontrol altına almak da işgalin bir parçasıdır. Afrika’dan Kürdistan’a uzanan hatta görülen şey, farklı dönemlerde farklı biçimler alsa da aynı mantıkla işleyen bir tahakküm sistemidir.
İsviçre Ulusal Müzesi’ndeki “Colonialisme” sergisi de tam olarak bunu anlatır: İsviçre’nin doğrudan bir sömürge imparatorluğu olmasa bile, sömürge sisteminin içinde nasıl yer aldığını… Sergiyi gezerken karşıma çıkan bir kakao ağacı, beni bir anda başka bir coğrafyaya götürdü. Bu karşılaşma, Kürdistan’daki zeytin ağaçlarına uzanan bir çağrışım hattı açtı; özellikle Efrin’de askeri operasyonlar sırasında kesilen ve başka yerlere taşınan zeytin ağaçlarına. Petrolü, altını ve diğer yeraltı kaynaklarını saymaya bile gerek yok; doğanın kendisi de işgalin hedefidir.
Sergiyi gezerken fark ettiklerim oldukça çarpıcıydı: Kakao ve pamuk üretimi, köle emeği, o dönemde deniz üzerinden yapılan insan taşımacılığı ve ticareti… Tüm bunlar sömürgeciliğin ne kadar sistemli ve acımasız olduğunu açıkça gösteriyordu. Ancak bir yandan da dikkat çekici olan, bütün bu gerçeklerin bugün bir devletin resmi müzesinde sergilenmesi ve halkın bu şekilde bilgilendirilmesiydi. Bu durum, geçmişle yüzleşmenin mümkün olduğunu da gösteriyordu.
Avrupa sömürgeciliği, 15. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan tarihsel süreçte şiddet, sömürü ve tahakküm ekseninde yapılandırılmış küresel bir düzen üretmiştir. Bu düzen, yalnızca büyük imparatorlukların doğrudan kolonyal hakimiyetiyle sınırlı kalmamış; finansal ağlar, ticaret şirketleri, misyoner faaliyetleri ve askeri organizasyonlar aracılığıyla, o dönemde “Helvetik” olarak anılan İsviçre gibi resmi kolonilere sahip olmayan aktörlerin de aktif biçimde dahil olduğu çok katmanlı bir sömürü sistemi olarak işlemiştir. İsviçreli tüccarlar, şirketler, misyonerler ve paralı askerler bu sistemin ekonomik, askeri ve ideolojik yapısında rol oynamıştır. Üniversiteler ve bilimsel kurumlar ise bu düzeni meşrulaştıran ırkçı fikirlerin yayılmasına katkıda bulunmuştur. Bu düzenin en sert yüzü köleliktir. 1500 ile 1945 yılları arasında yaklaşık 12 milyon insan zorla köleleştirilmiştir. Bu insanlar Afrika’dan koparılmış, zincire vurulmuş, insan olarak değil birer “mal” gibi görülmüş ve hiçbir karşılık almadan çalıştırılmıştır. Şiddet, işkence ve insanlık dışı koşullar bu sistemin temeliydi. Buna rağmen köleleştirilen insanlar direnmiş, kaçmaya çalışmış ve isyan etmiştir.

Sömürü yalnızca insan üzerinden değil, ürünler üzerinden de kurulmuştur. Pamuk ve kakao bunun en açık örnekleridir. Köleleştirilen insanlar Amerika’da pamuk tarlalarında çalıştırılmış, bu pamuk Avrupa’ya taşınarak kumaşa ve kıyafete dönüştürülmüş ve büyük kârlar elde edilmiştir. Aynı şekilde kakao, Afrika ve Amerika’dan alınmış, Avrupa’da işlenerek “İsviçre çikolatası” gibi markalara dönüşmüştür. Ancak bu ürünlerin kaynağı Avrupa değil, sömürülen coğrafyalardır.
Bu süreç, küresel ticaretin temelini oluşturmuştur. Avrupa ülkeleri yüzyıllardır dünya genelinde ürün alıp satmış, Afrika’dan insanları ve hammaddeleri alırken, karşılığında kendi ürünlerini vererek büyük bir ekonomik sistem kurmuştur. Ancak bu ticaret eşit değildir; sömürüye dayalıdır. Zenginlik bir tarafta birikirken, yoksulluk diğer tarafta derinleşmiştir.
Sömürgecilik yalnızca ekonomik değildir; aynı zamanda askeri güçle desteklenmiştir. Paralı askerler, yani “mercenaires”, kolonilerde toprakları ele geçirmek, halkları kontrol altında tutmak ve köleleştirilen insanların kaçmasını engellemek için kullanılmıştır. Modern silahlarla donatılan bu güçler, şiddet yoluyla direnişi bastırmış ve işgali kalıcı hale getirmiştir.
Bunun bir diğer boyutu ise yerleşim kolonileridir. Avrupa’dan gelen insanlar, yeni topraklara yerleşmiş, orada yaşayan yerli halkları zorla yerinden etmiş ve onların yerine geçmiştir. Bu, sadece ekonomik değil, aynı zamanda demografik bir işgaldir. Toprak yalnızca kontrol edilmez; kimlik olarak da dönüştürülür.
Bugün bu sömürü biçimleri tamamen ortadan kalkmış değildir. Aksine, farklı biçimlerde devam etmektedir. Çocuk işçiliğiyle çıkarılan madenler, küresel ticaret zincirleri ve ekonomik bağımlılıklar bunun bir parçasıdır. Bununla birlikte, günümüzde zorunlu göç ve mültecilik meselesi de bu sistemin yeni halkalarından biri haline gelmiştir. Savaşlar, işgaller ve ekonomik yıkım nedeniyle yerinden edilen insanlar, Avrupa’ya ulaştıklarında çoğu zaman en ağır, en güvencesiz ve en düşük ücretli işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu durum, klasik kölelik ile birebir aynı olmasa da, emeğin değersizleştirilmesi ve insanların çaresizlik üzerinden sömürülmesi bakımından benzer bir mantığa dayanır.
Bu çerçevede Kurdistan’a bakıldiginda, isgalin farkli tarihsel ve siyasal bağlamlarda benzer bir tahakküm mantığıyla yeniden üretildigi görülür. Burada mesele yalnızca toprak kontrolüyle sınırlı değildir; dilin yasaklanması, kimliğin inkarı, kültürel pratiklerin bastırılması, yerleşim alanlarının zorla dönüştürülmesi ve doğal kaynakların sistematik bicimde denetim altına alınmasi, bu tahakkümün başlıca araçları olarak işlev görür. Bu durum, klasik sömürgecilikten farklılaşsa da, kültürel ve politik düzlemde işleyen bir sömürgeleştirme biçimine karşılık gelir.
Afrika’daki klasik sömürgecilik ile Kürdistan’daki modern işgal birebir aynı değildir; ancak temel mantık ortaktır: Güç sahibi olanın, diğer halkların yaşamı üzerinde kontrol kurması. Bu bazen ekonomiyle, bazen askeri güçle, bazen de ideolojiyle gerçekleşir. Sömürgecilik çoğu zaman kendini gizler. Dün “medeniyet götürme” söylemiyle sunulan bu sistem, bugün “güvenlik”, “kalkınma” veya “istikrar” gibi kavramlarla meşrulaştırılır. Ancak öz değişmez: Kaynakların kontrolü ve halkların iradesinin bastırılması.
Sonuç olarak, Afrika’daki kakao ağacından Kürdistan’daki zeytin ağacına uzanan bu hat, işgalin yalnızca geçmişe ait olmadığını gösterir. İşgal; ekonomik, askeri, kültürel ve demografik boyutları olan çok katmanlı bir sistemdir. Bu sistemi anlamak, yalnızca tarihi değil, bugünü de anlamaktır. Çünkü özgürlük, ancak bu ilişkilerin görünür hale getirilmesi ve sorgulanmasıyla mümkün olabilir.











