Ragıp Duran: Türkiye’den Zincirli Medya Manzaları

Yazarlar

2019 yılında Atina’da yayınlanan kitaptan bir makale.

* Egemen medya, eski alışkanlığını sürdürerek, Erdoğan ve AKP’nin, yani devletin/iktidarın 24 saat reklam ve propagandasını yapıyor. İktidarın

önemli ama tayin edici olmayan ideolojik bir aygıtı oldu medya. Türk medyası bir günde bu hale düşmedi. Geçmişi çok parlak sayılmazdı ama bu kadar da kötü değildi.

 (*)

 

Fransız Le Monde gazetesinin kurucusu Hubert Beuve-Méry, ‘’Her ülke layık olduğu gazeteyi çıkarır’’der. Doğrudur. Der Spiegel’i ancak Almanya yayınlar, Libération’u da Fransa. CNN tipik bir Amerikanürünüdür, BBC de pek İngilizdir.

‘’Önce Vatan’’, ‘’Fanatik’’, ‘’AMK’’ ise Türkiye’de yayınlanan üç gazetenin adı.

Diğer gazetelerin isimlerine baktığımızda da Türkiye’de nelerin eksik olduğunu anlayabiliriz: Hürriyet, Cumhuriyet, Doğru Haber, Yeni Söz, Güneş, Yeni Şafak, Vatan, Karar, Aydınlık, Evrensel, Yeni Yaşam…80 öncesinde bir de ‘’Demokrat’’ adlı bir gazete çıkardı.

O ZAMAN BU ZAMAN, ORASI BURASI

Zamanda ve mekanda kıyaslama bize ilginç ipuçları veriyor. Mesela Batı’da ilk gazeteleri ticaret burjuvazisi çıkarttığı için, o ilk gazetelerin içeriği bugünkü Ticaret Odası bültenlerine benzer. O gazetelerin yayın politikası da haliyle yükselen yeni sınıf olan burjuvazinin görüşlerini yansıtırdı.

Bugün Türkiye’de bir-iki ciddi gazete hariç, diğer gazeteleri olduğu gibi İngilizce ya da Fransızcaya çevirip bunları İngiliz ya da Fransız gazetecilere hatta okurlara gösterseniz, o insanlar ellerindeki şeyin gazete olduğuna inanamaz. Çünkü bugün Türkiye’de kelimenin anlamını hak eden bir gazete yok. Gazetemsi, gazete gibi bültenler var. Kağıda, mürekkebe çok yazık! Boşa giden zamana ve emeğe de günah…

Bugünkü durum yeni bir oluşum değil: 1832’de gün yüzüne çıkan Türk matbuatının doğum yeri Padişah’ın Sarayı idi. II. Mahmut döneminde, Padişah açık açık belirtmişti. Kullarını Saray ve icraatı hakkında bilgilendirmek amacıyla gazete çıkarma kararı almıştı kendisi. İlk gazete Saray’da, Saray için, Saray tarafından çıkarıldığına göre, haliyle, ilk gazetenin çalışanları da Saray’ın maaşlı memurlarıydı.

Dolayısıyla bizim mesleki atalarımız devlet memurları idi, maaşlarını Hazine’den alırlardı ve Saray’ın görüş ve çıkarlarını yazıp çizer ve savunurdu.

Aradan geçen 186 yıl içinde çok şey değişmedi. Bugünkü Türk medyası hala Saray’ın görüş ve çıkarlarını savunuyor. Belki iki küçük fark var: Saray artık Istanbul’da değil, Ankara’da. İktidarın medyasında çalışanlar resmen devlet memuru değil. Ama zihniyetleri hala tam olarak memur zihniyeti. Amiri söylüyor, memur yazıyor!

Oysa ki gazetecilik mesleğini icra etmek için olmazsa olmaz bir koşul, özgürlük ve bağımsızlık. Canlı varlıklar için hava, su ne ise, gazeteci için de özgürlük ve bağımsızlık aynı şey. Gazetecilik ayrıca doğal olarak, yapısal olarak, misyon olarak muhalif bir meslek. Çünkü siyasetin, ekonominin, toplumun, kamu hizmetlerinin… vs… dört dörtlük işlediği, şahane bir şekilde çalıştığı bir ortamda gazeteciye ihtiyaç yok. Böyle bir memlekette gazeteci neyi araştıracak, neyi yazacak, hangi olumsuzluğu, hangi yolsuzluğu ortaya çıkaracak ki? Belki de işte bu nedenle gazetecilere ‘’Felaket Tüccarı’’ der kimileri. Gazetecinin işi, olumsuzluğun başladığı/olduğu yerde başlar. Yanlış anlaşılmasın, gazeteci sadece olumsuzluklardan beslenen bir meslek erbabı değil. Çünkü gazetecinin, olumsuzluğu saptayıp sergiledikten sonra, olumlunun yolunu yordamını da göstermesi gerekir.

Bugün doğru dürüst gazetecilik yapmaya çalışanlar, ya ‘’Cumhurbaşkanına Hakaret’’ ya da ‘’Terör Örgüt Propagandası’’ suçlamasıyla tutuklanıp yargılanıyor ve mahkum ediliyor. Türkiye halen dünyanın en büyük gazeteci hapishanesi.150’den fazla meslekdaşımız içeride. En az 200 gazeteci şimdilik dışarıda, ama yazıları nedeniyle yargılanıyor ve hakimlerin vereceği mahkumiyet kararını bekliyor. Olağanüstü Hal kararnameleri nedeniyle kapatılan televizyon, radyo, gazete, dergi ve yayınevleri nedeniyle de binlerce gazeteci/yazar işsiz.

PATRON, GAZETECİ VE OKUR

Türk medyasında işveren ya da gazeteci olarak görev almış kişilerin kronolojik olarak kıyaslanması da bize mevcut medyanın durumu hakkında ilginç hatta şaşırtıcı bilgiler verebilir. Mesela 1923’de Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra bizzat kendileri de gazeteci ve başyazar olan Yunus Nadi, Ahmet Emin Yalman, Zekeriya Sertel gibi siyasi görüşleri ne olursa olsun eğitimli, kültürlü patronlar vardı medya mahallesinde. Bugünkü gazete patronları ise gazetecilik, eğitim, kültür, edebiyat gibi alanlardan son derece uzak mecralarda, enerji holdingi sahibi, tüpgaz şirketi yöneticisi hatta tek özelliği Erdoğan’ın korumalığını yapmış insanlar.

Keza muhabir, yazar düzeyi de son 100 yıl içinde olağanüstü bir şekilde erozyona uğradı Türk basınında. Nazım Hikmet’ten Yaşar Kemal’e kadar Türk edebiyatının parlak kalemleri bir dönem hayatlarını kazanmak için gazetelerde çalışmışlardı. Bugün gazetelerde görev yapanların büyük bir çoğunluğu, kurallara uygun bir şekilde Türkçe yazmaktan bile aciz insanlar. Aslında yandaş medyada kalem sallamak için bilgiye, eğitime, kültüre de zaten pek ihtiyaç yok. Biraz okuma yazma biliyorsanız, kişiliğiniz yok ise, güce tapıyorsanız kolayca köşe yazarı da olabilirsiniz, artık varlığı/işlevi yok olan muhabir de olursunuz.

Medyanın ilk iki sacayağı işveren ve gazeteciler ise üçüncü sacayağı olan okur kesiminde de önemli bir değişimi gözlemek gerekir. Yakın Türkiye tarihinin sadece siyasi değil toplumsal ve kültürel yaşamının da kırılma noktalarından biri olan 1980 askeri darbesine kadar, okur ile gazetesi arasında var olan sadakat ilişkisi artık neredeyse tamamen koptu. Eskiden her yurttaş, siyasi-ideolojik meşrebine göre bir gazete seçer, onu, bilhassa köşe yazarlarını yani kamuoyu oluşturucularını sevgi ve saygıyla izlerdi.

Gazeteler, o zaman bugüne oranla daha ciddi idiler ve daha çok bir fikir kurumuna benzerlerdi. Ticari yanı tali idi. Otomobil yedek parça tüccarlarının medyaya patron olarak girmesiyle, gazetecilik mesleği o zanaatkâr niteliğini yitirdi ve artık bir sanayi haline geldi. Dolayısıyla arz/talep mekanizması gazetecilikte de etkili olmaya başladı. Gazeteler artık bilgi, fikir veren, boş zamanları hoşça geçirecek bir araç olmaktan çıktı, ticari faaliyet başat hale geldi. Kupon verip kültürle ilişkisini tam olarak kesmediğini göstermek için ansiklopedi dağıtmaya başladı. Bu kupon işi o kadar yaygınlaştı ve yozlaştı ki, 100 kupon biriktiren okurlara, büyük ikramiye olarak küçük bir uçak öneren piyangoya katılma şansı verildi. Dahası… yine çekiliş sonucu öyle pek de matah sayılmayan kimi sahne sanatçısı kadınlarla bir akşam yemeği öneren kuponlar bile basıldı.

ASKERİ DARBE BASINI DA YOZLAŞTIRDI

Gazete artık haber, bilgi, fikir dağıtmıyordu. Kupon öneriyordu. Yozlaşmanın başlangıcı…

12 Eylül 1980 dönemi, siyasetin yasaklandığı, kitapların silahların yanında suç aleti gibi sergilendiği dönemdi. Gazeteler siyaset yasaklanınca işi magazine vurdu. Özel hayatlar çiğnendi, 3. sınıf sahne sanatçılarının iç çamaşırlarının sergilendiği kataloglara döndü bol renkli gazeteler.

İlginçtir, Türk basınında vakti zamanında nispeten güçlü olan sendikalaşma da, işte bu kupon döneminde gerilemeye sonra da sahneden büyük ölçüde çekilmeye başladı.

Sadece eğitim düzeyi düşük yurttaşlarda değil, Türk toplumunda genel olarak DNA’lara işlemiş bir devletperverlik var ki, matbuat-basın-medya dönemlerinde bu kimlik, bu hususiyet, bu hassasiyet çok belirgin bir şekilde birinci sayfalara, manşetlere yansıya gelmiştir. Devletin sahibi belki bugün değişmiştir ama bu devlet sevgisi değişmemiştir.

Türk medyası doğduğundan beri devlet/ iktidar yanlısıdır. Bakın bugünkü hükümet yanlısı gazetelere, varsa yoksa Erdoğan! Kocaman portrelerini koyarlar birinci sayfaya. Manşetlerde hep onun bir sözü vardır. Tırnak içine bile almazlar. Çünkü O’nun söylediği, devletin sözüdür. Devlet dediğim iktidar, devlet dediğim güç!

Bu aşırı devletçi yaklaşım nedeniyle bazı konular partilerüstü hatta siyaset üstüdür. Mesela Türk Silahlı Kuvvetlerinin bütçesi hakkında hiç kimse bir tek eleştirel satır yazamaz. Keza yakın zamana kadar dış politika da, askeriyenin tekelinde dokunulmaz bir alandı. Türk diplomasisini eleştirmeye kalkan ya vatan haini olurdu ya da casus! Atatürk, Kürt Meselesi, Ermeni Soykırımı gibi bazı konular da tabu idi ve bu alanlarda sadece bir tek görüş savunulurdu medyada: Devletin resmi görüşü!

Devlet ya da iktidar yanlılığı aslında Türkiye’ye has bir durum değil. Medya bütün dünyada giderek egemenlerin, iktidarların sesi soluğu haline geliyor. Ülkeden ülkeye değişiyor medyanın gerçek patronu. Bazen ekonomik iktidar, bazen askeri iktidar, bazen siyasi iktidar çoğu zaman da ideolojik iktidar günümüzün yeni medya patronları.

PATRON DEĞİŞİYOR ZİHNİYET DEĞİŞMİYOR

Türkiye’deki medya mülkiyet yapısını izlemek ve anlamak için sık ve yoğun gözlemler gerekiyor.

ABD’de Pentagone Papers skandalını ortaya çıkaran Washington Post gazetesinin o zamanki (Haziran1971) genç ve acar muhabiri, bizim Maraş asıllı Ben Bagdikian, bilahare önemli bir medya eleştirmeni oldu ve ülkesindeki medya sahipliği yapısını ve değişimlerini incelediği ‘’Media Monopoly’’ başlıklı bir kitap yayınladı. Bu kitap 1983 ila 2004 arasında tam 20 yeni/güncellenmiş baskı yaptı. Çünkü ABD’de finans kapital ve büyük askeri sanayi ve iletişim holdingleri, irili ufaklı medya kuruluşlarını birer birer satın alarak ya da şirket evlilikleri sayesinde medya tekeli oluşturuyordu.

Benzeri bir gelişme Türkiye’de de yaşandı. AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından bu yana Türk Medya Manzarası çok büyük ölçüde değişti. Siyasi iktidarın medya mülkiyetine el koyması her ne kadar Turgut Özal döneminde(1983-93) başlamışsa da, Erdoğan rejimi, başta yakın akrabaları ve iktidar yanlısı inşaat şirketlerinin patronları hatta bizzat kendi koruması olmak üzere yakın çevresini medya patronu yaptı. İletişim akademisyenleri Dr. Esra Arsan ve Dr. Ceren Sözeri’nin ne yazık ki her geçen gün eskiyen çalışmalarında bu korkunç değişimi görmek mümkün. Erdoğan aslında Türkiye’nin en büyük medya patronu.

Eskiden, Türk medyası esas olarak üç kolondan oluşuyordu: Popüler büyük medya, iktidar yanlısı gazeteler, küçük/orta çaplı bağımsız/muhalif medya organları. Erdoğan rejimi bu üçlü yapıyı tamamen yıkarak, bugün medyanın belki de %95’ini doğrudan ya da dolaylı olarak denetim altına aldı, kadim popüler medya da Saray’ın kontrolüne girdi, geriye azınlık konumunda bağımsız ve muhalif olmaya çalışan medya adacıkları kaldı.

Türk medyası, asli ve esas görevi olan yurttaşı bilgilendirme misyonunu aslında çok önceden zaten terketmişti. Erdoğan ile birlikte bu medya artık tamamen iktidarın ideolojik ve siyasi bir ajitasyon/propaganda aracı haline geldi. Haziran 2018 sonunda Türk egemen medyasında en çok ilgi çeken iki konu, iktidar ortağı aşırı-sağcı MHP’nin seçim sonrası teşekkür ilanı ve bir Mafya liderinin cezaevinden yayınladığı açıklama oldu.

MHP, sözkonusu ilan metninde, isim vererek bir grup gazeteciyi tehdit ediyordu. Mafya lideri de yine açıkça isimler sayarak bazı gazetecilerin ‘’cezalandırılmasını’’ talep etti. Bu iki yayın da savcılar tarafından ciddiye alınmadı!

DIŞ GÖRÜNÜM CENNET HALBUKİ İÇERİSİ CEHENNEM

Türkiye’yi hiç tanımayan ama Türkçe bilen ve mesela Arjantinli bir yurttaş, yandaş gazeteleri okusa, Türkiye’nin şahane bir ülke olduğunu sanır. Çünkü iktidar medyasına inanacak olursak, Türk ekonomisi şahane bir şekilde gelişmekte, ülkede çok iyi bir demokratik ortam sürmekte, muhalefet diye bir yapı bulunmamaktadır. Tabi böylesine sağlam ve güçlü bir ülkeye karşı başta ABD ve Batı ülkeleri olmak üzere bütün dünya diş bilemekte, Türkiye’nin kalkınmasını, yıldızının parlamasını önlemek için elinden gelen saldırı ve komploları gerçekleştirmektedir. Bu amaçlarına ulaşmak için de ülke içindeki bölücü, terörist, Ermeni, Yahudi, komünist, anarşist, ateist, Batı yanlısı vatan haini kişi ve kesimleri kullanmaktadır.

Türk egemen medyasının yayın politikası ve ideolojik hattı aslında İslami görünümlü neo-liberal bir hattır. Neo-liberalizmin önemli özelliklerinden biri ‘’Tek Düşünce’’ olduğuna göre, Erdoğan’ın da sık sık slogan olarak dile getirdiği ulus-devletin parolası olan, ‘’Tek Millet/Tek Devlet/Tek Bayrak/Tek Dil’’ aslında bizatihi kendisi için biçtiği ‘’Tek Adam’’ rejiminin süslenmiş bir reklam mottosundan başka bir şey değildir. Anadolu gibi zengin bir coğrafyada, ‘’Tek Millet’’ ya da ‘’Tek Dil’’ gibi bir yaklaşımıntoplumsal ve siyasal hiçbir karşılığı ne dün ne de bugün hayat bulabilmiştir.

İşte zaten bu nedenle de aslında büyük israfa yol açan yandaş medya organlarının, gazete, radyo, televizyon ya da İnternet sitesi olsun, her gün aynı yavan yalanı yayınlama zorunda kalması trajiktir.

Türk basınında öyle günler yaşadık ki, 15 kadar günlük gazete, aynı manşetle ve aynı içerikle çıktı. Manşet, Erdoğan’ın sarfettiği bir cümle idi, içerik de konuşmasının tam metninin iktibası idi.

Yine de çelişkili bir durumu hatırlatmanın yararı var: Türkiye’de bugün yandaş gazetecilik yapmak sanıldığı kadar kolay bir görev değil. Evet, tamam, iktidar ya da Erdoğan ne söylerse harfiyen onu tekrar edeceksiniz, onu yayınlayacaksınız, değil mi? Ne var ki, Erdoğan, hem sığ siyasi ve kültürel bilgisi hem de oportünist hatta yalancı karakteri ile aslında kendi içinde öyle çok da sağlam ve tutarlı bir lider değil. Bir gün söylediğinin tam tersini ertesi gün söyleyebilir. İki gün önce yaptığı açıklamayı şiddetli bir şekilde tekzip edebilir. Ediyor da zaten…

Dolayısıyla Erdoğan’ın söylediklerini kopya eden yandaş kalemler her an ofsayda düşebilir. Ya da öndeki arabayı çok hızlı bir şekilde takip eden şoför gibi şarampole devrilebilir. Öndeki araca küt diye çarpmazsa şanslı sayılmalı! Erdoğan zigzaglar izleyince, esnek ve yumuşak olan, yani şahsiyetsiz kalemler de aynı şekilde davranmak zorunda kalıyor. Erdoğan’ın nutuk, söyleşi, demeç arşivine baktığımızda her konuda her çeşit görüş ve tutum bulmak mümkün. Istanbul’un eski Belediye Başkanı, sonra Başbakan, son olarak da Cumhurbaşkanı olarak kentsel dönüşüm adı altında kenti beton mezarlığına çeviren Erdoğan, bir sabah kalkıp birden bire dünyanın en çevreci, en yeşilsever, en ağaç hayranı lideri pozuna bürünmüşlüğü vardır.

Ya da Suriye Devlet Başkanı Esad ile bir aralar ailece görüşen, kendisine kardeşim diye hitap eden Erdoğan, birden bire Esad’ı terörist, katil ilan etti. Kürt meselesinde de mesela 2005’de ya da Barış/Çözüm Süreci adı verilen dönemde demokrat sayılabilecek açıklamalar yapmış olan Erdoğan, Süreç’e son verdikten sonra Kürt meselesine en milliyetçi en saldırgan yöntemle yaklaşan siyasetçi oldu.

ARŞİVİMİZ KARMA KARIŞIK VE ÇELİŞKİ DOLUDUR

Tüm bu tutarsızlıklar yandaş medya tarafından kayda geçirildi. Bir gazetenin, radyo, televizyon ya da İnternet sitesinin niteliğini tayin eden önemli kimlik kartlarından biri de herhalde arşividir. Türk medyasının arşivi çelişkiler hazinesidir. Üstelik ufak tefek nüanslar filan da değildir bu çelişkiler. Ak kimi zaman kara kimi zaman mor olarak kayıtlara girmiştir bu arşivlerde.

Sonuç olarak Erdoğan’ın ya da onu izleyip aktaran Türk egemen medyasının ne menem bir medya olduğu kolay bir şekilde anlaşılamaz.

 

SANAL, HAKİKATE KARŞI

İletişim çağında yaşadığımız söyleniyor, yazılıp çiziliyor her gün. Oysa ki gerçek duruma baktığımızda kitleye iletim çağında yaşıyoruz. Egemenlerin siyaset ve ideolojisi çeşitli medya araçlarıyla 24 saat boyunca, haber, yorum, afiş, pankart, reklam ya da TV dizileri ile zihinlerimize nakşediliyor.

Erdoğan rejimi, medya mülkiyeti aracılığıyla sanal iktidarı eline geçirip tüm toplumu kendi istediği gibi şekillendirmenin peşinde. Kendi medyatik gerçeğini kuruyor ve bu gerçeği hakiki gerçekmiş, yani toplumsal-siyasal gerçek, sokağın gerçeği imiş gibi empoze etmeye çalışıyor. Yalan ve din unsurunun yanısıra medya, Erdoğan rejiminin önemli silahlarından biri. Ne var ki 24 Haziran seçimleri bile, sonuçlar yapılan hileler nedeniyle gerçeği yansıtmamasına rağmen, yandaş medyanın gücünü ya da güçsüzlüğünü gösterdi.

Kamu medyası adı verilen resmi medyanın yüzde yüzünü tam olarak yönlendirmesine, özel sektör medyasının da en az yüzde 90’ına hakim olmasına rağmen, Erdoğan seçimlerde, resmi rakamlara göre ancak yüzde 52 oranında oy kazandı. Partisi AKP ise, son seçimlere göre en az 7 puan kaybederek yüzde 42.5’da kaldı. Halbuki son seçimden bu yana iktidar çok sayıda radyo, televizyon ve günlük gazetenin sahibi olan Türkiye’nin en büyük medya grubu Doğan Holdingi de yandaş medya havuzuna dahil etmişti.

‘’Fazla vergi, vergiyi öldürür’’ diye bir deyiş var ya, ‘’Fazla medya, medyayı öldürdü’’ diyebiliriz. Çünkü Erdoğan’ın medyası, toplumsal/siyasal/ekonomik gerçeği eğmeden bükmeden abartmadan yansıtacağı yerde, tek yanlı bir şekilde 24 saat Erdoğan ve AKP reklamı/propagandası yapınca bırakın sıradan yurttaşı, AKP seçmenini bile bezdirdi. 24 Haziran öncesi yapılan reyting ölçümlerinde, Erdoğan’ın birkaç yandaş TV kanalı ile ortaklaşa yayınladıkları özel Cumhurbaşkanı söyleşileri, sıralamada dizi tekrarlarının bile altına düşerek 23 numaraya gerilemişti. Ekranda Erdoğan’ı gören TV izleyicisi zapping yapıyordu artık. 5-10 kanal atladıktan sonra nihayet Erdoğansız bir kanal bulabiliyordu. Ve söz konusu kanal her halükarda Erdoğan’dan daha kötü olmadığı için onu izliyordu.

Medya sonuç olarak siyasette önemlidir ama tayin edici değildir. Medya toplumda, siyasette lokomotif olamaz, olmamıştır da hiçbir zaman. Medya olsa olsa vagon olur. Lokomotif raydan çıkınca vagon da yoluna devam edemez haliyle.

Medya, tayin edici bir güç olsaydı, Pravda’sı, İzvestia’sı ve TASS haber ajansı ile dünyanın en sıkı ve en denetimci medyasına sahip olan SSCB yıkılmazdı. Medya tayin edici olsaydı, 2002’de AKP seçimleri kazanamazdı. Keza medya tayin edici olsaydı, ABD’de son Başkanlık seçimlerini Trump değil Clinton kazanırdı.

Önümüzdeki dönemde, Türkiye’de, medya konusuyla ilgilenenler, (Bağımsız gazeteciler, iletişim akademisyenleri, medya okur-yazarlık düzeyi yüksek okurlar… vb… ) kuşkusuz bağımsız ve özgür medyayı geliştirmek, yaygınlaştırmak için çabalarını sürdürecek. Bu alan, kaçınılmaz olarak siyasi muhalefetin güç kazanması, meşrulaşması ve yaygınlaşması ile doğrudan ilişkili.

(SON/RD)

/Bu yazı apoletlimedya.blogspot.com’dan alınmıştır/

İlginizi Çekebilir

Trump: Epstein-Clinton ilişkisi araştırılsın
Avrupa Birliği’nden 3 bin Filistinli polisi eğitme planı

Öne Çıkanlar