‘Jeopolitik contraction crisis’ (jeopolitik daralma krizi) sosyal bilimlerde bir devletin ya da ulusal-siyasal hareketin fiilî alan, güç ve manevra kapasitesi küçülmeye başladığında yaşadığı yapısal sarsıntıyı anlatır. Bu bir güç ekosisteminin daralmasıdır.
Basitçe; genişlerken umut, daralırken panik üretirsin. Bir hareket büyürken toplum ideolojiye sabreder, uzun vadeye inanır, fedakârlığı kabullenir. Daralma başladığında beyin şuna geçer; “Hayatta kalma modu”.
Jeopolitik daralma ne zaman başlar?
Şu üç şeyden biri olduğunda; alan kaybı, uluslararası destek kaybı ve çevre düşman basıncının artması. Yani “ilerliyoruz” duygusu yerini “sıkışıyoruz” duygusuna bırakır. Kürtler açısından bu eşik özellikle Rojava sürecinde görünür hale geldi.
Bu kriz dünyanın her yerinde aynı tepkileri üretir; suçlu arama patlaması. Kim yüzünden daraldık? Lider, ideoloji, müttefik ve iç gruplar. Bu süreçte radikal dil yükselir, ılımlılık “ihanet” gibi algılanır. Birlik zayıflar. Psikolojik panik oluşur ve rasyonel analiz yerine refleks konuşur.
Bunun biyolojik karşılığı şudur; bir organizma büyürken enerji öğrenmeye gider. Daralırken enerji savunmaya gider. Toplumlarda da aynısı olur. Bu yüzden strateji yerine öfke, plan yerine suçlama, sabır yerine patlama gelir. Bu bir ahlak sorunu değil, hayatta kalma refleksidir.
Tarihsel olarak; büyük ulusal dönüşümler hep daralma krizlerinden sonra gelir.
Yaşanan yoğun öfke şunu anlatıyor; Kürtler artık “baskı altındaki halk” psikolojisinde değil, “alan kaybeden siyasi özne” psikolojisinde. Bu ileri bir evredir. Bu evreye gelmeyen sadece ağlar, susar ve göç eder. Kürtler ise; hesap soruyor, tepki veriyor ve siyaset talep ediyor. Bu bir uluslaşma sürecidir.
Tarihte hiçbir ulus sakin tartışmalarla doğmadı. Uluslar: toprak kaybıyla, tehdit algısıyla, korkuyla, öfkeyle ve varoluş alarmıyla doğar.
Kayıtsızlık toplumdur. Acıyan refleks ise ulustur. Bir şey yandığında canı yanmayan beden canlı değildir. Bir kazanım giderken sarsılmayan halk da henüz uluslaşmamıştır.Bu yüzden Rojava’daki stratejik geri çekilme- daralma karşısında hissedilen korku, panik ve öfke; bir çözülme değil,ulusal sinir sisteminin çalışmaya başlamasıdır.
Bugün bazıları şunu karıştırıyor: “Sakin kalmak olgunluk, öfkelenmek geriliktir. “Hayır, uluslaşma sürecinde sakinlik kimi zaman uyuşmadır. Tepki ise canlılıktır. Olgunluk, tepkinin hiç olmaması değil; tepkinin doğru hedefe yöneltilmesidir.
Kürtlerde tepki vardı. Siyaset bunu yönetemediği için içe patladı. Bu bir hastalık değil, bu yönsüz güçtür ve yönsüz güç her zaman önce etrafı yakar.
Korku zayıflık değil, tarihsel hafızadır. Korku korkaklık değil, farkındalıktır. Bu korku, haritasız bırakılmış bir halkın korkusuydu, bir daha silinme ihtimalinin farkındalığıydı, “Yine mi yalnızız?” hafızasının tetiklenmesiydi. Sözler kontrolsüz, refleks sert olabilir. Bu, bugünün değil; yüzyıllık travmanın refleksidir.
Hakikat şudur, tepki vermeyen toplumlar çökmez, zaten uluslaşmamıştır. tepki veren toplumlar hata yapar ama uluslaşır. Bugün Kürtlerin yaşadığı: bir çöküş değil, bir çözülme değil ve bir dağılma hiç değil. Bu, ulus bilincinin sinir uçlarının ilk kez bu kadar güçlü çalışmasıdır.
Acıyı hissettiler, çünkü canlılar. Öfkelendiler çünkü uluslaşmaya başladılar, kaybın farkındalar ve durdukları yeri zaferler için elverişli görüyorlar.
Rojava Sonrası Kürd Krizi
Kürtlerin Rojava sonrası yaşadığı tabloyu aynı anda işleyen birkaç büyük politik fay hattının üst üste kırılmasıdır.
Uluslaşma süreçlerinde toplumların öfkelenmesi, içe yönelmesi, suçlu araması ve ardından sessizliğe gömülmesi bilinen bir olgudur. Bu yönüyle Kürtlerde yaşananlar şaşırtıcı değildir. Bu çerçeve şu sorulara cevap vermez: Neden şimdi? Neden bu kadar sert? Neden siyasal mekanizma bunu soğuramadı? Brada yalnızca psikoloji değil, doğrudan jeopolitik gerçeklik devrededir.
Rojava süreci Kürd siyaseti açısından bir genişleme dönemiydi. Alan kazanılan her evre ideolojik özgüven üretir, gelecek tahayyülü büyütür, toplumsal enerjiyi yukarı taşır. Bugün yaşanan ise bunun tam tersidir: bir jeopolitik daralma momenti. Tarih boyunca alan kaybeden her ulusal hareket aynı refleksi göstermiştir. Panik başlar, radikalleşme artar, iç suçlama dalgası yükselir ve öfke lidere, örgüte, fikre yönelir. “Kim yüzünden kaybettik?” sorusu bir anda siyasetin merkezine oturur. Bu bir zayıflık değil, sıkışan her politik yapının hayatta kalma refleksidir.
Krizin bu kadar sert yaşanmasının bir nedeni daha vardır: Kürt siyasal yapısının hâlâ tam anlamıyla kurumsallaşamamış olması. Devletleşmiş sistemler kriz yönetir; hareket aşamasındaki yapılar krizi bizzat yaşar. Kürt siyaseti büyük ölçüde lider merkezli ve refleks merkezli ilerlediği için geri çekilme topluma anlatılamadı, stratejik daralma rasyonel bir çerçeveye oturtulamadı, psikolojik hazırlık yapılmadı. Ortaya çıkan boşluğu da doğal olarak sosyal-politik-ideolojik öfke doldurdu. Bu kriz yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda kurumsallaşamamış bir ulusun ergenlik krizidir.
Rojava’daki geri çekilme ise bir ideolojik çözülmenin değil, bölgesel ölçekte oluşan devasa bir jeopolitik kasırganın sonucuydu. Aynı anda HTŞ, Türkiye, İran ve Rusya ekseninden gelen askeri, diplomatik ve stratejik baskı, sahada kalmayı bir kahramanlık meselesi olmaktan çıkarıp varoluşsal bir risk haline getirmişti. Kürt güçleri bu kasırganın altında ezilmemek için stratejik daralma yoluna gitti; bu bir gücü koruma hamlesiydi.
Bu jeopolitik realite halka rasyonel ve şeffaf biçimde anlatılamayınca, Kürtler geri çekilmeyi yenilgi olarak okudu, korku öfkeye dönüştü ve ideolojik kamplaşmalar derinleşti. Yaşanan patlama bir zayıflık değil; doğru yönetilemeyen bir jeopolitik krizin toplumsal psikolojide yarattığı sarsıntının kaçınılmaz sonucuydu.
Asıl patlayan bugünün kaybı değildi. Patlayan tarihsel hafızaydı. Kürt toplumunda her alan kaybı sadece bugünü değil, geçmişin bütün yenilgilerini tetikler. “Yine mi siliniyoruz?” korkusu kolektif bilinçte alarm üretir. Bu nedenle tepkiler dışarıdan bakıldığında orantısız görünür. Boşalan şey bir askeri mevzi değil, yüz yıllık bastırılmış travmadır. Kriz bu noktada politik olmaktan çıkar, varoluşsal bir anlam kazanır.
Buna bir de uzun mücadelenin yorgunluk evresi eklenir. Yüksek umut dönemlerinin ardından gelen ani daralmalar toplumlarda ya depresyon ya da öfke üretir. Rojava Küdler için tarihsel zirve umuduydu. Daralma ise derin bir hayal kırıklığı yarattı. Bu hayal kırıklığı Kürtlerde öfke olarak patladı. Bu da neredeyse bütün ulusların geçtiği klasik ergenlik sürecidir.
Kürd Uluslaşmasında Ergenlik Krizi
Bugün Kürtlerde yaşanan sarsıntıyı yalnızca anlık bir siyasi gerilim ya da ideolojik kavga olarak okumak büyük resmi kaçırmak olur. Ortada çok daha derin, tarihsel ve sosyolojik bir süreç var: Uluslaşma yoluna girmiş bir halkın, kendi enerjisini, öfkesini ve bilincini henüz dengeleyemediği bir geçiş evresi. Buna stratejik literatürde en doğru karşılık, “ergenlik krizi yaşayan ulus bilinci”dir.
Bireysel ergenlik nasıl insanın kimliğini aradığı, sınırlarını test ettiği ve duygusal fırtınalar yaşadığı bir dönemse, ulusların olgunlaşma süreci de benzer sancılar üretir. Toplum bir anda kendine şu soruları sormaya başlar: Biz kimiz, ne istiyoruz, hangi hedef için bedel ödüyoruz, sınırlarımız nerede başlıyor, değerlerimiz nerede bitiyor? Bu sorgulama doğal olarak ideolojik keskinleşmeyi doğurur. Farklı görüşler yalnızca tartışılmaz; çarpışır. Ulus bilinci henüz ortak bir merkez etrafında kristalize olmamıştır.
Bu evrede yalnız kimlik değil, otorite de sorgulanır. Tıpkı ergen bir bireyin aile yapısına ve kurallara meydan okuması gibi, uluslaşan toplumlar da mevcut liderlik biçimlerini, ideolojik kalıpları ve alışılmış siyasi doğruları tartışmaya açar,zorlar. Eğer bu enerji stratejik bir akılla yönlendirilmezse, yapıcı dönüşüm yerine dağılma başlar. Liderlikler test edilir, güven krizi büyür ve toplum kendi içindeki fay hatlarına savrulur.
Bunun en görünür yüzü ise duygusal dalgalanmalardır. Öfke, korku, hayal kırıklığı ve umut, aynı anda toplumsal sahnede yer alır. Geri çekilmeler, alan kayıpları ya da diplomatik daralmalar yaşandığında bu duygular patlamaya dönüşür. Dış tehdit net biçimde yönetilmediğinde, öfke çoğu zaman işgalciye değil, içerideki ideolojik rakiplere yönelir. Ulusun enerjisi dışa karşı güç üretmek yerine iç çatışmada tüketilir.
Tarih bu sürecin sayısız örneğiyle doludur. Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkan kaotik enerji, ideolojik kamplaşmalar ve iç hesaplaşmalar modern Fransa’yı parçalanmanın eşiğine getirmişti. Bu dağınık gücü merkezi bir akla dönüştüren liderlik, toplumun öfkesini ulusal projeye kanalize etmeyi başardı. Bunu yapan isim Napolyon Bonapart oldu ve kriz, modern devletin temelini attı.
Arap dünyası ise 1. Dünya savaşı sürecinde benzer bir ergenlik krizini yaşadı ancak merkezi stratejik akıl üretilemedi. Sömürgecilik sonrası oluşan yapay sınırlar, ideolojik parçalanmalar ve liderlik krizleri, enerjiyi ulus inşasına değil iç çatışmalara yöneltti. Sonuç sıçrama değil, kalıcı parçalanma oldu.
Bu tarihsel örnekler bize tek bir gerçeği gösteriyor: Ulusların ergenlik krizi kaçınılmazdır ama sonucu kader değildir. Belirleyici olan şey, bu kaotik enerjinin merkezi bir stratejik akılla yönetilip yönlendirilmesidir.
Uluslaşma süreci genellikle beş aşamada ilerler.
Önce toplum kendini tanımlar, kim olduğunu ve ne istediğini keşfeder. Ardından ideolojik çatışmalar yoğunlaşır, liderlikler sınanır. Jeopolitik baskılar veya geri çekilmeler kolektif öfkeyi doğurur. Eğer bu noktada merkezi bir akıl ortaya çıkarsa kaos bilinç ve güç üretimine dönüşür. Son aşamada ise ulus olgunlaşır; refleksleri oturur, enerjisi içe değil ortak hedefe akar.
Bugün Kürtlerde yaşanan tam olarak bu geçiş evresidir. Öfke patlamaları bir çöküşün değil, bilinç doğumunun sancılarıdır. Sessizlik dönemleri geri çekilme değil, toplumsal öğrenme anlarıdır. Asıl tehlike krizin varlığı değil, krizin yönsüz bırakılmasıdır.
Stratejik ders son derece açıktır: Ergenlik krizi normaldir ve geçicidir. Hayati olan merkezi bir stratejik aklın inşa edilmesidir. Toplumsal öfkenin içe değil, gerçek baskı kaynaklarına yönlendirilmesi gerekir. İdeolojiler ulusal hedefin hizmetine girmediği sürece her kriz yeni bir iç parçalanma üretir.
Başarıldığında ulus krizden güç doğurur. Başarısız olunduğunda ise kriz, tükenmeye ve bölünmeye dönüşür.
Bugün Kürtlerin yaşadığı şey bir sondan çok bir kalkış anının enerji birikimidir; tarihsel olgunlaşmanın en zor ama en öğretici eşiğidir. Uluslar tam da bu eşiklerde ya dağılır ya da kaderini kendi elleriyle yazar.
Kürtler için “Napolyon momenti”, ulusal bilincin kaotik enerjisinin ilk kez merkezi bir stratejik akılla birleştiği tarihsel eşiği ifade eder. Nasıl ki Fransız Devrimi sonrası savrulan toplumsal öfke ve ideolojik karmaşa, Napolyon Bonapart tarafından merkezileştirilerek modern bir ulusal güce dönüştürüldüyse, Kürtler açısından da bugün yaşanan krizler benzer bir potansiyel taşımaktadır. Bu moment; ideolojilerin ulusal hedefe tabi kılındığı, dağınık enerjinin tek bir stratejik merkezde toplandığı ve krizin parçalanma değil sıçrama ürettiği andır. Ya bu kaotik dönem bilinçli bir merkezleşmeyle güce dönüşecek ya da tarihsel fırsat iç kavgaların içinde eriyip gidecektir.
Bu süreçte Kürt Ulusal Güç Birliği’nin inşası büyük şanstır ve stratejik aklın liderlik merkezi olarak Napolyon momementini uyandıracak asli güçtür.
Dolayısıyla yaşanan tablo bir ulusal canlılık belirtisidir. Bir isyan refleksi değil, ölüm döşeğindeki ulusun ayağa kalkma ümidi ve inancıdır. Bu; uluslaşmanın psikolojisinin, jeopolitik sıkışmanın, kurumsal eksikliğin, tarihsel travmanın ve uzun mücadele yorgunluğunun aynı anda üst üste binmesi ve bunun sosyal-siyasal ve ideolojik olarak patlamasıdır. Büyük patlamayı yaratan şey tek bir neden değil, bu çok katmanlı kriz konjonktürüdür.











