Süveyda ve Dürziler hiç beklenmedik bir zafer kazandı. Süveyda için Şam’ın bombalanması beklenmiyordu. Tahran’dan sonra Şam’ın bombalanması ardından hiçbir şey olmamış gibi silahların durmasına ne diyeceğiz? Küresel savaştan kaçınmak için bölgesel savaştan kaçınmak, bölgesel savaşı önlemek için ise operasyonel askeri müdahaleler gerçekleştirmek içinde yaşadığımız dilimde fiili olarak yaşanan küresel savaşın gerçekleştiği tarzdır.
Yaşadığımız küresel bir savaş mıdır? İçinde küresel olarak bütün Doğu ve Batı bloklarının lider ve asil devletleri var. Ukrayna savaşında herkes var, İran ile yaşanan müdahalede herkes vardı ve Süveyda için Şam’a yapılan müdahalede yine hepsi vardı. Diğer taraftan Putin Ukrayna’ya yönelik işgal harekatının adını “operasyon” koydu. İsrail’in Tahran ve Şam’a yönelik harekat da bir operasyondu. Eski tarz kesintisiz ve cephelerin boydan boya savaşa girdiği bir savaş bekleyenler için bunlar savaştan sayılmıyor.
Ortadoğu’da Küresel Savaşın Güney Cephesi ve Yeni Dönüm Noktası
HTŞ’nin Süveyda’ya gerçekleştirdiği saldırı, bir cihatçı operasyon olmanın ötesinde, Ortadoğu’daki çok katmanlı jeopolitik denklemin kristalize olduğu bir kırılma noktasıydı. Bu hamle, yüzeyde radikal bir grubun lokal bir hedefe yönelimi gibi görünse de, Doğu Bloku’nun Ortadoğu’da kırılgan pozisyonunu tahkim etme çabası, İran’ın düşüşünü durdurma stratejisinin bir parçası ve Türkiye’nin yeni pozisyonlanma arayışı kapsamında çok yönlü bir müdahale modeline oturuyor.
HTŞ’nin Süveyda saldırısı, Doğu Bloku‘nun Suriye’deki etki alanının çöküşünü engellemek üzere planlanmış daha geniş kapsamlı bir stratejinin parçasıyd. İran’ın Lübnan’dan Irak’a kadar uzanan Şii ekseni artan İsrail baskısıyla zayıflamaya başlamıştı. İran’ın düşüşü, Türkiyenin düşüşü anlamına geliyor ve bunu Nupel’de yayınlanan Küresel Savaş 2 makalemizde geniş bir şekilde ele almıştık. İran’ın ayakta kalabilmesi, bölgede yükseltilecek kaos ile mümkündü ve Süveyda saldırısı buna hizmet edecekti. HTŞ eliyle hayata geçirildi. HTŞ Rusya, Türkiye ve İran’ın Suriye’de üzerine hesap yapabileceği tek güç olarak kaldığı için bu normal. Bu bağlamda, Süveyda saldırısı sadece askeri değil, aynı zamanda stratejik ve psikolojik bir müdahale olarak değerlendirilmelidir.
Saldırının Dürzi toplumunun özyönetim kapasitesini bastırmak ve bölgedeki ademi merkeziyetçi eğilimleri kontrol altına alma hedefi gerçekleşseydi o noktada durmayacaktı. Süveyda’da 2011 sonrası gelişen Dürzi öz yönetim yapıları, Rojava ile paralel hem yerel meşruiyet hem de dış ilişkiler açısından büyüyen bir potansiyele sahipti. HTŞ’nin bu yapıya müdahalesi sadece ideolojik bir yok etme girişimi değil, aynı zamanda güney Suriye’deki olası federal eğilimleri topyekûn bastırma stratejisiydi. Bu çerçevede Süveyda, HTŞ için olduğu kadar Türkiye gibi aktörler açısından da kritik bir müdahale alanı haline gelmiştir.
Bununla birlikte Süveyda’nın bir başka önemi, Rojava’nın doğudan Tanf üzerinden güney cephesine açılma ihtimalinin yarattığı stratejik tehdittir.
ABD’nin hâlen özel kuvvetlerini bulundurduğu Tanf üssü ile Süveyda arasında kurulabilecek bir koridor, hem İsrail sınırına yakın yeni bir ABD–Rojava hattı doğurma potansiyeli hem de Ürdün-İsrail güvenlik hattının parçası haline gelme ihtimali Doğu Blokunu ürkütmektedir. Dolayısıyla bu bölgesel ve küresel hesapları bozacak olan aktörün cihadist, marjinal ve tamamen çembere alınmış HTŞ olma ihtimali sıfır. Bu koridoru daha kurulmadan kesme çabası yalnızca Türkiye ya da İran’ın değil, Doğu Bloku’nun bütüncül güvenlik refleksinin bir uzantısı olarak görülmelidir. Kimse arkasında küresel bir güç olmadan Ortadoğu’da belaya girişmez. Bu refleks, hem askeri müdahaleyle hem de nüfus mühendisliği ve yerel aktörleri bastırma politikalarıyla yürütülmüştür.
Batı ittifakı, özellikle de İsrail, bu gelişmeye hızlı ve etkili bir karşılık vermekte gecikmedi. İsrail için Süveyda’ya yerleşmiş bir HTŞ varlığı, kuzeydoğudan gelen füze tehditleriyle birleştiğinde, çok cepheli bir kuşatma anlamına geliyordu. Bu nedenle İsrail, hem istihbarat hem de hava gücüyle HTŞ’nin derinleşmesini önlemeye yönelik bir önleme stratejisi izledi. Aynı anda ABD, Ürdün üzerinden lojistik ve teknik destek sağlayarak bölgedeki dengeyi koruma girişimini hızlandırdı. Böylece HTŞ’nin kalıcılaşması engellenirken, Süveyda’nın direniş potansiyeli Batı destekli olarak tahkim edildi.
Bu gelişmeler neticesinde üç yeni stratejik imkân ortaya çıktı: Birincisi, Tanf-Süveyda hattında Rojava’nın koridor açma imkânı ciddi biçimde tartışılmaya başladı. İkincisi, HTŞ’nin Suriye’de sürdürülebilirliği sorgulanır hale geldi. Üçüncüsü, Süveyda’da meşruiyet temelli bir özyönetim inisiyatifi yeniden yükselişe geçti.
Bu yeni jeopolitik konjonktürde Türkiye, Doğu Bloku’nun stratejik çıkarları doğrultusunda Suriye’ye yeniden giriş için zemin oluşturmaya başladı. HTŞ’nin “resmî talebi” üzerinden planlanan müdahale, yalnızca İdlib ve kuzey bölgelerin savunulması değil, aynı zamanda güneydeki gelişmelere müdahale etme hedefini de taşımaktadır ve Türkiye “Şam-Kudüs” vurgusu yaparak bunu saklama gereği bile duymuyor.
Türkiye, bu adımı yalnızca kendi sınır güvenliği açısından değil, aynı zamanda İsrail’in etki alanını sınırlamak ve Rojava’nın güneye açılma kapasitesini engellemek için gerekli görmektedir. Bu hedef, Türkiye ile İsrail arasında artık açık ve doğrudan bir çatışma riskini beraberinde getirmiştir. 2025 yazında Türkiye’nin İsrail’in çıkarlarını tehdit edecek biçimde Suriye’ye doğrudan geçiş yapması, artık vekil savaşlar döneminden çıkılarak devletler arası çatışma dönemine girildiğinin açık göstergesidir. Gelinen noktada, Ortadoğu’da küresel operasyon sahası giderek güney Suriye’ye, özellikle de Süveyda-Tanf hattına kaymıştır. Bu hattın kontrolü, yalnızca Suriye’nin geleceğini değil, aynı zamanda İran’ın kaderini, Türkiye’nin bölgesel rolünü, İsrail’in güvenlik doktrinini ve ABD’nin bölgedeki askeri varlığını da belirleyecektir.
Yeni denklemde artık ideolojik sınırlar yerini stratejik hatlara bırakmış, vekil aktörlerin yerini doğrudan devlet güçleri almaya başlamıştır. Süveyda saldırısı ve sonrasında oluşan denge, Ortadoğu’nun küresel bir hesaplaşmanın hem simgesi hem de laboratuvarı haline geldiğini göstermektedir. Bu çatışmalı süreçte şekillenecek yeni sınırlar ve özerklik modelleri, yalnızca Suriye’nin değil, bütün bölgenin geleceğini tayin edecektir. Dolayısıyla bu gelişmelerin değerlendirilmesi, klasik Ortadoğu analizlerinin ötesine geçerek, büyük güçler rekabeti ve küresel savaş parametreleri çerçevesinde ele almak gerekir.
Rojava’nın Yükseliş Konjonktürü
Süveyda’ya yönelik HTŞ saldırısı ve sonrasında oluşan askeri-politik denge, yalnızca bir cephe hattının değişimi değil, Suriye’nin ve genel olarak Ortadoğu’nun siyasal yapısına dair paradigmaların da sarsılmakta olduğunu göstermektedir. Bu yeni konjonktür, sadece yerel özneler açısından değil, aynı zamanda küresel aktörler için de yeniden pozisyon alma zorunluluğu yaratmaktadır. HTŞ’nin başarısız saldırısı sonrası doğan boşluk, artık yalnızca kimin yöneteceğiyle ilgili değil, nasıl yönetileceği sorusunu gündeme taşımıştır. Bu bağlamda, General Mazlum Abdi ve Rojava yeni Suriye’nin ve hatta yeni Ortadoğu’nun şekillendiği sürecin stratejik aktörleri olarak öne çıkmaktadır.
Süveyda’daki konjonktürel kırılma, Doğu Bloku’nun ısrarla savunduğu merkeziyetçi ulus-devlet modeli ile Batı destekli ademi merkeziyetçi, çok kimlikli ve çoğulcu bir federal Suriye tasarımı arasında stratejik bir çatışmayı beraberinde getirecektir. Rojava bu kapsamda diplomatik bir aktör olarak bölgesel yeniden inşanın öznesi haline gelmiştir.
Rojava’nın stratejik vizyonu üç ayakta inşa edilmekte: Birincisi, HTŞ sonrası Suriye’nin ademi merkeziyetçi bir yapıya evrilmesi ve bu yapının uluslararası tanınırlık kazanması. İkincisi, Suriye’deki bütün etnik ve dini kimliklerle coğrafi bağların oluşturulmasıdır. Üncüsü ise, sadece Süveyda değil, Suriye’nin her bölgesi ile Rojava modeli arasında bir yönetsel ve güvenliksel uyumun sağlanmasıdır. Bu üç başlık, sadece Suriye’nin yeniden yapılanmasını değil, aynı zamanda Doğu bloğunun dayattığı merkeziyetçi-otoriter modelin tasfiyesini hedefleyecektir.
Doğu Bloku’nun Suriye’de merkezi ulus-devlette ısrarı, jeopolitik bir strateji kadar, ideolojik bir dayatmadır. Ademi Merkeziyetçi federal sistem, muhalif bir tercih değil, stratejik bir zorunluluktur. Suriye gibi çok etnisiteli, çok mezhepli ve bölgesel gerilimlere açık bir ülke için, bu model, krizlerin daimi yönetiminde esneklik sağlayacak bir araç olarak düşünülmelidir.
Rojava Yönetimi, uzun yıllardır uyguladığı kantonal yönetişim, halk meclisleri ve savunma yapıları sayesinde bölgede federal bir yapının hem mümkün hem de işlevsel olabileceğini kanıtladı. Bu modeli Dürzi ve Alevi bölgelere, yani Suriye’ye taşıma zamanı gelmiştir. Dürzi toplumu, tarihsel olarak ademi merkeziyetçi eğilimlere yakın bir sosyopolitik kimliğe sahip olduğu için, bu entegrasyonun yalnızca zorunlu değil, aynı zamanda doğal bir evrim olduğu da söylenebilir. Ancak bu sürecin sürdürülebilirliği askeri kapasite ile yakından ilgilidir.
Süveyda hattının savunulması, özellikle hava gücü ve ileri teknoloji desteği bakımından ciddi bir açık barındırmaktadır. Rojava, kendini bir bölgesel denge gücü olarak konumlandırmak istiyorsa, bu boşluğu kapatacak askeri ortaklıklar geliştirmek zorundadır. İsrail, bir anlaşması olsa da olmasa da bölgedeki aktörlerden yana taktiksel ve stratejik tercihini zaten yapmıştır. Taktikleri bunu yeterince ifade etmektedir. Rojava Yönetimi, Rojava’nın hava savunma ihtiyacını Türkiye’nin işgal ve saldırı girişimleri çok canlı iken ya İsrail ile ya da varsa başka aktörlerle gidermek zorundadır. Caydırıcı olmak bir savaşa girmekten daha iyidir ve savaşı önleyicidir. Süveyda zaferi böyle caydırıcı bir işbirliğinin eseridir. Rojava ve Suriye halkları, İsrail dahil Ortadoğu’daki bütün güçlerle doğru komşuluk ilişkilerine sahip olmak zorundadır.
Rojava’nın zaten Türkiye’nin doğrudan hedefidir. Efrin işlgaline izin veren Rusya’nın da doğrudan hedefi olduğu ortaya çıkmıştı. Türkiye, HTŞ’nin resmi davetiyle Şam’a elini ve ayağını daha fazla uzatabilir. İsrail bunu kaldıramaz.
Sonuç olarak, Süveyda’da oluşan yeni konjonktür, Suriye’nin siyasal geleceğini şekillendirecek bir eşik işlevi görmektedir. İsrail-Rojava ile Türkiye-HTŞ arasında stratejik kapışmanın kaçınılmazlığını ortaya çıkarmıştır. Ademi merkeziyetçi Federal Suriye fikrinin uluslararası meşruiyet zeminine taşındığını, Rojava’nın ise artık sadece bir savunma bölgesi değil, bölgesel yeniden inşanın kurucu aktörlerinden biri olarak sahneye çıktığını görmek gerekir.
Rojava için bundan sonraki süreç, yalnızca diplomatik görünürlük kazanmak değil; askeri kapasiteyi genişletmek, uluslararası işbirlikleri kurmak ve Süveyda gibi stratejik bölgelerde yerel öz yönetim modellerini örgütlemek üzerinden ilerleyebilir. Süveyda ve Lazkiye ile coğrafi bağın kurulması ve Suriye’nin Federal Suriye’ye dönüştürülmesi Rojava’nın elindeki konjonktür ruhudur. Ortadoğu’nun parçalı yapısına uygun bir barış modeli olarak, geleceğin güvenlik mimarisini belirleyecek temel yapı taşıdır. Bu mimarinin yükselip yükselemeyeceği ise, Rojava’nın proaktifliğine, Batı’nın kararlılığına ve Doğu Bloku’nun direncinin ne ölçüde kırılabileceğine bağlıdır.











