Nereden başlamalı? Hangi kelimeye sığar bir dağın yüreğinden kopup gelen bir adamın hikâyesi? Hangi kelime bükülmeden taşır bu yükü?
Bazı öyküler vardır, insan onları anlatmaz. Onlar, dağların, rüzgârların, yıldızların içinde yaşar. Gün gelir, dilin kendisi olur. Ses söze, söz cümlelere dönüşür. Bu da öyle bir hikâye. Hikâye diyorum çünkü, hakkıyla yaşanan her hakikat, zamanı aşarak hikâyeye dönüşür. Ve Hikayeleşen her yaşam zamana kazınarak ölümsüzleşir.
Zaman, çürümüş bir meyve gibi kabuğunda çatlamıştı. Hakikat, bu çatlağa sıkışmış bir solucan gibi debeleniyor, debelendikçe insanlığın üzerine daha çok çamur sıçratıyordu.
Ama bir adam vardı, Ferhat’tı adı. Dağlardan kopmuştu. Dağın diliyle konuşur, dağın yüreğiyle dokunur, sever, dağın sabrıyla bekler ve öfkesiyle savaşırdı.
Başka diyarda hangi isimle çağrılırdı bilmiyorum. Fakat Kobanê’de Ferhat Cûdî diyorlardı ona. Ovanın dağa olan haykırışından mı yoksa hasretinden mı Cûdî dağının ismi verilmişti, bilinmez. Fakat o, ovada yalnız dağın değil; direnişin, inadın, ölüme zere minnet eylemeyen, gözünün içine baka baka yürüyenin de adıydı. Ölümüne yaşam kuşanmıştı, adı gibi. Cûdî…
Ben Karacadağ’dan gelmiştim, o Kürdistan dağlarının birinden, bir yerinden. Hangi dağ, bilinmez. Belki Zagros’un sırtıydı, belki Munzur’un göğsüydü, belki Nuh’un gemisine liman olan Cûdî’nin en yüksek zirvesiydi. Ama bilirim ki, neresiyse, orada bir rüzgâr estiğinde onun nefesi duyulurdu.
Kobanê düşmüştü düşecekti. Bu kara haber Ferhatların Cûdîleştiği yüreklerde ağıtlarla karşılanırken, Kürdistan’ın Ferhatlarına kefen ölçüp biçen ellerde ise davul ile zurnayla karşılanıyordu. Kobanê düşüyordu… Kötülük kara atlarına binmiş göğü kurşunla, toprağı barutla yarıyorlardı. Çöl savaşçıları, kara bir sel gibi Hor Ovasına akıyordu. Kobanê, taşla etin, demirle yüreğin savaş alanına dönmüştü.
Doğu cephesinde bir avuç insan, rüzgâra karşı yürüyen bir avuç yaprak gibi, dimdik durmuştu. En önlerinde Ferhat Cûdî. Elinde demir bir boruya dönüşmüş yorgun bir doçka, sağında solunda yirmi otuz bitkin savaşçı.
Yüzlerinde güneş yanığı, gözlerinde dağ karı vardı. Geceleri, gündüzleri olmayan, vızıldayan kurşun sesleriyle uyuyan, uyanan adamlardı bunlar. Kadını ve erkeğiyle hepsinin tek bir ismi vardı: Kobanê. Ölüm de yaşam da…
Günlerce direndiler. Ne ekmek yediler ne su içtiler. Tuzlu terlerinden, Kobanê’nin tozlu toprağından ve barut kokusundan başka tat bilmediler. Bir de kurşunların arasından kulaklarında çınlayan sesinde, sabrında, inancında bir dağ heybeti olan Ferhat Cûdî’nin “Geçit vermeyin… bağırışları.” Cûdî, o gün sadece düşmana değil, zamana da meydan okuyordu.
Ve geçit bulamadılar. Dört doçka, yüzlerce savaşçı, tank, top… Ama geçemediler. Çünkü bir avuç insan, sırtını Kobanê’nin taş duvarlarına değil, halkının bin yıllık direnişine dayamıştı.
Aynı anlarda, Miştenûr Tepesi’nde Arîn Mîrxan ve arkadaşları, canlarını kefen gibi kuşanmış, savaşıyorlardı.
Cepheler arasında haber kesilmişti. Komutansız bir savaş başlamıştı artık. Her savaşçı kendi yüreğinin komutanıydı.
Arîn, ölümün üstüne yürüdü. Miştenûr düştü. Düşman, aradan sızdı. Şehre karanlığın gölgesi düştü.
Kobanê’nin sokaklarında gölgeler uzadı. Ölülerin ahı kara bir duman gibi göğe yükseldi.
Doğu cephesi komutanı Ferhat Cûdî, şehir merkezine düşmanın girdiğini öğrendiğinde bir an durdu. Soludu. Gözlerini kapadı. Sonra gözlerini açtı ve sanki bütün dağlar onun bakışında toplandı.
Mevzisinden fırladı. Elinde son şarjör, yüreğinde son ateş. Kurşun sağanağında doçkalı bir pikabı düşmanın üzerine sürdü. Düz bir arazide durdu. Ağaç yok. Siper yok. Yalnızca toprak, barut ve gökyüzü.
Pikap durdu. Pikaptan iki adam indi. Hızlıca birkaç çuvala toprak dolduruldu. Yere bir demir borusu kuruldu. Pikap kurşunları yararak hızlıca ayrıldı.
Artık bir doçka, üç doçkaya, üstüne üstlük onlarca keskin nişancının soğuk namlusuna karşı savaşıyordu. Azınlıkta kalan iyiliğin, çoğunlukta olan kötülüğe karşı amansız ir kavgası başlamıştı; Cûdî’nin yalnız doçkasının şahsında. Cûdî oradaydı. Göğsü, yüreği, bütün varlığı siper olmuştu. Karanlığın, pusun, dumanın içinden çıkan bütün namlular ona doğrulmuştu. Kurşunlar gökten yağan bir dolu misali üstüne yağıyordu. Ne devrildi ne de pes etti.
Kurtarmaya çalıştığı arkadaşları, gözlerini ondan alamadı. Sanki kurşun değil, zaman durmuştu. Herkesin kirpiğine bütün heybetiyle bir Cûdî asılmıştı. Savaşarak çekilmesi gereken arkadaşları namluları düşmana fakat gözleri Cûdî’deydi
“Vurulacak mı, düşecek mi?” diye kirpiklerini kapatmaktan korkuyorlardı.
Cûdî düşmedi.
Düşmanın çemberinden arkadaşlarını kurtardı. Yaralılar, şehitler yerde bırakılmadı. Ve kuşatma yarıldı.
Sınır kapısına yürüdüler. Ağır yaralılar, hafif yaralıların sırtında. Yorgun bedenler, yanmış parmaklar, eğilmiş namlular, göz çukurlarında gün batımın titrek ışığı. Telsizden bir ses:
— “Heval Ferhat, çekilirken yaralıları bırakmayın.”
Cûdî cevap verdi:
— “Ne yaralıları ne de Kobanê’yi bırakacağız. Biz çekilmeyeceğiz karanlık çekilecek.”
O ses, bir kıvılcım oldu.
Kobanê’nin duvarlarında yankılandı.
Yanan evlerin bacasından, patlamış pencerelerden, devrilmiş selvilerden geçti.
Toprağın bağrına, halkın kalbine düştü. Ve zaferin tohumu toprağa düştü.
Günler sonra vuruldu Ferhat Cûdî. Savaşın göbeğinde, ölümü yendikten sonra, hayat onu sırtından yakaladı. Suruç’a götürüldü. Oradan da Amed’e.
Ama ölmedi. Çünkü bazı insanlar sadece yaşamaz, yaşatır. Ferhat, Cûdî, Cûdî de dağ olmuştu. Ovadaki dağın adıydı artık onun adı.
Tedaviden sonra yine döndü Kobanê’ye.
Bıraktığı şehir, zılgıtlarla, naralarla direniyordu.
Gök hâlâ barut kokuyordu. Ama Kobanê toprağının içinde Cûdî’nin inadı filizlenmişti artık.
Direnişin tohumu tutmuştu.
Şimdi nerede, bilinmez.
Belki Metîna’da, belki Qendîl’de, belki… Ama bilirim ki bir dağ eserse, o esintide onun soluğu vardır.
Yaşamı kavgadan ibaret, bedeninin her yerinde kavganın izleri olan, Amed’in inatçı isyancısına…
Kobanê’nin Cûdî’sine selam olsun.
Dağdan gelen, dağa dönen yiğide selam olsun…











