Ronî Riha: Koço’dan Şengal Dağı’na; Yaşamla ölüm arasında bir halk

GenelGündem

Yaklaşık iki saat süren kamyon yolculuğunun ardından gözleri açılan Kadem, yüzlerce Êzîdî esiriyle birlikte kendisini Telafer’in tarihi kalesinde bulur. İki gün boyunca burada tutulurlar. Ardından tekrar elleri bağlanarak sıraya dizilirler. 

Müslümanlığı kabul eden esirler, Êzîdîlikten tamamen arındırılmaları için kalenin yanındaki bir gölete götürülür. Sıra hâlinde önce erkekler, ardından kadınlar suya girip kendilerine verilen yeni elbiseleri giyerler. Erkekler yeniden kaleye götürülürken, kadınlar ise kaleye yakın bir okula yerleştirilir.

Koço’dan Şengal Dağı’na Yaşamla Ölüm Arasında: Bir Halk, Bir Çocuk, Bin Kurban

Koço köyünden olan Kadem Saado, 73. Şengal Fermanı gerçekleşmeden önce YNK peşmergesiydi. Olası bir DAİŞ saldırısına karşı Şengal’i ve Êzîdî halkını korumak amacıyla birliğiyle birlikte Şengal’in güneyinde, Girzerek, Sîba Şêx Xidir ve Koço köyü civarında görev yapmaktaydı.

3 Ağustos 2014 gecesi, saat 03.00 sularında telsizden ani bir emir gelir: Herkes birliğine dönmelidir. Bağlı olduğu birlik araçlarla hızla Duhok ve Hewlêr’e çekilirken, Kadem Saado silahsız bir şekilde, ailesinin de bulunduğu Koço köyüne gider. Sabah saat 08.00’de, Şengal’in hem şehir merkezinin hem de birçok çevre köyünün DAİŞ’in eline geçtiği haberi ulaşır Kadem ve Koço sakinlerine. Aynı zamanda, daha önce iyi ilişkiler içinde oldukları Arap komşularının silahlandığı ve tüm yolları kestikleri haberleri yayılmaya başlar.

Kadem, ailesiyle birlikte Şengal Dağı’na sığınmak üzere arabaya binip yola koyulur. Ancak çok geçmeden, tanıdıkları Arap komşuları tarafından yolları kesilir…

Şu anda Almanya’nın Baden-Baden kentinde mülteci olarak yaşayan Kadem Saado, o günleri ve bir yıl süren DAİŞ esaretini şöyle anlatıyor:

“Arabada ben, babam, annem, babaannem ve iki kız kardeşim vardı. Yolumuzu kesenler bizi Şengal şehir merkezine götürdüler. Merkezin girişine bir askeri kontrol noktası kurulmuştu. Yüzlerce araç durdurulmuş, ortalıkta çaresizce bekleyen binlerce insan vardı. Bir süre sonra biz erkekleri kadınlardan ayırdılar ve hepimizi sırayla nüfus dairesi binasına aldılar. Orada üç gün boyunca kaldık. Bu sürede, Koço köyünden tanıdığım üç gençle kaçmaya karar verdik. Ancak planımızdan haberdar olan babam beni durdurdu. ‘Sen kaçarsan, bizi neyle cezalandıracaklarını biliyorsun değil mi?’ dedi. Kuşkusuz biliyordum. Bunun üzerine kaçmaktan vazgeçtim. Akşam saatlerinde diğer gençler ölümü göze alarak kaçtı. Birkaç saat sonra yakalandılar ve öldürüldüler.”

Aynı gece, erkeklerin gözleri bağlanır, elleri arkadan kelepçelenir ve dışarı çıkarılarak saatlerce bekletilirler. Kadem Saado, uzun süre gözleri kapalı, tek sıra hâlinde ve karın üstü bekletildikleri o anları şöyle anlatıyor:

“Her an boğazımıza dayanacak soğuk ve keskin bir kılıcı bekliyorduk. Önümüzde durmaksızın dolanan bir DAİŞ üyesi ‘Az sonra hepinizin kafası kesilecek,’ diyordu. Elindeki kılıcı boğazımıza dayayıp, ‘Yeterince keskin mi?’ diye bağırıyordu. Vahşi bir ölüme hazırlanırken yanımıza yanaşan kamyonların sesi duyuldu. Büyük bir ikilem içindeydim: Acaba bizi öldürüp cesetlerimizi taşımak için mi gelmişlerdi, yoksa başka bir yere götürüp orada mı öldüreceklerdi?”

“Müslümanlık mı, Ölüm mü?”: Telafer Kalesinde Can Pazarı

Yaklaşık iki saat süren kamyon yolculuğunun ardından gözleri açılan Kadem, yüzlerce Êzîdî esiriyle birlikte kendisini Telafer’in tarihi kalesinde bulur. İki gün boyunca burada tutulurlar. Ardından tekrar elleri bağlanarak sıraya dizilirler. Kadem anlatmaya devam ediyor:

“Bizi teker teker çağırıp, elinde kılıç tutan bir Amir’in huzuruna çıkardılar. Amir, Müslüman olup olmayacağımızı sordu. Kabul edenleri bir kenara, etmeyenleri başka bir kenara ayırdı. En son din değiştirmeyi kabul etmeyenlerin safına baktığımda sadece iki kişi kalmıştı. Onlardan birinin kucağında küçük bir erkek çocuğu vardı. DAİŞ’li biri gelip çocuğu babasından aldığında çocuk ağlamaya başladı. Birden bir yetişkine dönüşen çocuk, ellerini bize doğru uzatıp, ‘Babamı kurtarın!’ diye haykırdı. Bu sahneye tanıklık eden bizler, çaresizlik içinde sessiz sessiz ağladık. Birkaç dakika sonra, gözlerimizin önünde o baba ve Müslümanlığı kabul etmeyen diğer kişiyi öldürdüler. Ardından Amir bize dönerek, ‘Müslüman ol, canını kurtar!’ dedi kahkahalar atarak. Oysa sonradan anladık ki, din değiştirmek bile canı kurtarmıyordu. Biz Müslümanlığı kabul edenlere ödül niyetine, halkın marketlerinden çaldıkları bisküvi ve gofretleri getirdiler. Bu, dört günün sonunda boğazımızdan geçen ilk lokmaydı bu.”

Müslümanlığı kabul eden esirler, Êzîdîlikten tamamen arındırılmaları için kalenin yanındaki bir gölete götürülür. Sıra hâlinde önce erkekler, ardından kadınlar suya girip kendilerine verilen yeni elbiseleri giyerler. Erkekler yeniden kaleye götürülürken, kadınlar ise kaleye yakın bir okula yerleştirilir.

Esaret günlerini anlatmaya devam eden Kadem Saado şöyle diyor:

“20 Ağustos’ta, ismi okunanların aileleriyle görüşmek için dışarı çıkabileceği söylendi. Aynı gün beni ve babamı çağırdılar. Kadınların tutulduğu okula götürdüler bizi, ailemizi almak üzere. Okula vardığımızda annem, babaannem ve 8 yaşındaki kız kardeşim bizi bekliyordu. Fakat 13 yaşındaki kız kardeşim Aliya ortalarda yoktu. Yanımızdaki DAİŞ’liye kardeşimi sorduğumuzda, ‘Kalanlara şükredin,’ dedi. Birkaç aileyle birlikte bizi bekleyen kamyonlara bindik. Yaklaşık bir saatlik yolculuktan sonra, talan edilmiş bir Şii köyü olan Kızıl Qeyo’ya götürüldük.”

Her Gün Bir Kadın Eksiliyordu

Kadem Saado ve ailesi, Kızıl Qeyo köyünde, yaklaşık bir ay boyunca DAİŞ çeteleri tarafından kuşatılmış bir şekilde yaşar. Bu süre zarfında, köy sorumlusu olan DAİŞ’li Amir’le temasa geçen babası, ona bir teklifle gider. Kısa süre sonra Amir, yaklaşık 300 başlık bir koyun sürüsü getirir. Kadem ve babası, bu koyunlara çobanlık yapar; Telafer bölgesindeki tüm karargâhlara taze yoğurt, peynir ve istenildiğinde kesilmiş koyun gönderirler.

“Bununla bir nevi ömrümüzü uzattık,” diyen Kadem şöyle devam ediyor:
“Biraz güven kazandıktan sonra aynı Amir babama, ‘Eğer civarda hapiste tanıdığınız aileler varsa, onları da buraya getirebiliriz,’ dedi. Babam da Telafer’e gidip DAİŞ’in cariye olarak götürmediği, çoğu Koçolu kadınları, kaldığımız köye yakın bir yere getirdi. Bu kadınlar arasında kocası öldürülmüş ve birkaç aylık bebeğiyle kalan ablam da vardı; onu da yanımıza aldık. Aynı zamanda Zorava köyünden esir alınmış bir aile de vardı: bir baba, bir anne ve Siham adında genç bir kız. DAİŞ’in bu kızı götürmesini engellemek için onu eşim olarak evimize aldık. Ne zaman canları sıkılsa başka bir kadını gelip alıyorlardı. Her gün bizden bir kadın eksiliyordu.”

Ölümüne Zar Atmak

Yaklaşık üç ay boyunca Kızıl Qeyo ve civar köylerde DAİŞ için çobanlık yapan Kadem ve babası, bu esaretten kurtulmak için bir çıkış yolu aramaya başlarlar. Koço köyünden olan birkaç akrabalarıyla birlikte bir kaçış planı yaparlar. Ancak önce, tüm aileyi riske atmadan planın işlerliğini denemek üzere birinin güzergâhı test etmesi gerekmektedir. Bu görevi üstlenen, eli yaşlarında bir akrabaları gece vakti gizlice köyden çıkıp yola koyulur. Bir nevi canı üzerine zar atar.

“Sabahın erken saatlerinde bağrışmalar ve küfürler arasında bizi köy meydanına topladılar,” diyor Kadem ve devam ediyor:
“Kaçış planımızın bir parçası olan akrabamız yakalanmıştı. Elleri ve ayakları bağlandı, yere yatırıldı. Sonra hepimizin gözleri önünde bir kamyonetle üzerinden geçtiler. Bize ibret olsun diye cenazesi çürüyene kadar meydanda bırakıldı, kaldırmamıza izin verilmedi. Artık kaçmayı hayal etmekten bile korkuyorduk. Takriben esaretimizin 11. ayında, böyle yaşamak yerine özgürlük uğruna ölmeye karar verdik ve yeni bir arayışa girdik. Dünya ile hiçbir irtibatımız yoktu. Bir bağlantı kurabilmek için uzun süre köyde kıyıda köşede unutulmuş bir cep telefonu aradık.”

Bu arayış esnasında kaldıkları köyde bulunan herkesin Musul’a götürüldüğünü söyleyen Kadem, sözlerini şöyle tamamlıyor:

“Sadece onlara çobanlık yapan üç aile kaldık. Sonradan duyduk ki Musul’a götürülenlerin içinden bazı kadınları ayırmışlar, kalan herkesi öldürmüşler. Öldürülenlerin hepsi Müslümanlığı kabul etmiş yaşlı erkeklerdi.”

Bir ay sonra Kadem’in babası, DAİŞ’lilerden gizlice bir telefon çalar ve Kürdistan Bölgesi Asayişi’nde görevli bir akrabasına ulaşır. Akrabası, Telaferli bazı Arap dostlarının olduğunu söyler ve belirli bir para karşılığında onları kurtarmaya çalışabileceğini ifade eder. Umutla bekleyişe geçen Kadem ve babası, bir ay sonra kendilerini kurtarmaya gelecek kişilerle iletişime geçer. Telaferli üç kurtarıcı, Kadem ve babasına köye yaklaşık üç kilometre uzaklıkta bir yer tarif eder ve gece saat 02:00’de orada buluşacaklarını söyler.

Kadem ve babası, beraberlerinde 18 kişiyle birlikte büyük bir tehlike içinde DAİŞ’in çemberinden çıkmayı başararak tarif edilen noktaya ulaşır. Ancak orada olmaları gereken rehberleri bulamazlar. Gece saat 03:00’e kadar umutla bekledikten sonra, rehberlerin gelmemesi üzerine çaresizce geri dönmeye karar verirler. Bu başarısız kaçış, yakalanmaları hâlinde ölüm anlamına gelecektir.

Özgürlük Düşü, Ölümün Gölgesinde

Sabah saat 06:00’da mucizevi bir şekilde DAİŞ’e görünmeden köye geri döndüklerini anlatan Kadem Saado, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Özgürlük umudumuzun son kırıntısı da yitip gitmişti. Kurbanlık koyunlar gibi, tamamıyla ölüme teslim olmuş şekilde sıramızı bekliyorduk. Asayişteki akrabamızla yeniden irtibata geçip, adamlarının belirttiği noktaya gittiğimizi ancak orada kimseyi bulamadığımızı söyledik. Bir ay sonra aynı yere tekrar gitmemizi istedi. Ama biz, rehberlere güvenmediğimiz için gitmeyi kabul etmedik. 18 kişinin yeniden yola çıkmasındansa, rehberlerin köye gelmesini istedik. Bir hafta sonra bu talebimiz kabul edildi. İki rehber, tarif ettiğimiz noktaya geldi. Gelenler silahlıydı. Babam, köyde gizlenmiş iki kalaşnikof ve dört dolu şarjör bulmuştu. Ben ve babam da silahlarımızı alarak, çoğunluğu kadın ve babaları DAİŞ tarafından öldürülmüş yetim çocuklardan oluşan 18 kişiyle birlikte, iki Arap rehberi takip ederek yola koyulduk.”

Gece saat 00:00’civarında, DAİŞ’in çemberini aşan kafile, alacakaranlıkta saklana saklana yürümeye başlar. Üç saatlik yürüyüş boyunca 18 kişilik kafilede sadece beş kişi erkek, geri kalanlar ise kadın ve çocuklardan oluşmaktadır. Saat 03:00 civarında, onları bekleyen bir KIA pikaba ulaşırlar ve araca binerek ilerlemeye başlarlar.

“Ölüme mahkûm olduğumuz ecelin avucundan kurtulmuştuk nihayet. Lakin önümüzde bizi bekleyen nice sırat köprüleri vardı,” diyen Kadem, anlatımını şöyle sürdürüyor:
“Yarım saat boyunca alacakaranlıkta, arabanın farları kapalı şekilde yol aldık. Nerede olduğumuzu bilmiyorduk. Bir süre sonra bir dereye indik. Hemen ardından bir köy önümüze çıktı. Eli silahlı bir grup DAİŞ’li bizi durdurmak istedi. Şoför gaza bastı. Bir araçla peşimize düştüler. Yaklaşık yarım saat süren bir kovalamacanın ardından, DAİŞ’in aracından kurtulmak için şoförümüz, farları kapalı olan aracı Tilbinan civarındaki ilk dönemeçte bir çukura sürdü. O çukurda sabah güneş doğana dek saklandık.”

İki rehberle bundan sonraki planı konuşan kafile, gündüz saatlerinde hiçbir adım atılamayacağını öğrenir. Rehberler ayrılmadan önce, “Sizi uzaktan gözetleyeceğiz. Eğer akşama kadar DAİŞ’e görünmezseniz, karanlık çökünce geri geleceğiz,” der.

“O gün akşam karanlığı çökene kadar, görünmemek için karın üstüne uzanmış şekilde hiç kıpırdamadan bekledik,” diyor Kadem.
“Gece saat 20:00 civarı üç rehberimiz yeniden çıkageldi. Muhtemelen uzak bir noktada kendilerini gizlemişlerdi. ‘Hazırlanın, tekrar yola çıkacağız,’ dediler. Aynı arabaya binerek, farları kapalı şekilde bir bilinmezliğe doğru yeniden ilerledik. Önce Suriye sınırına, ardından Şengal’in Şilo köyüne yakın bir yere vardık. Gece saat 23:00 civarında, rehberler arabayı durdurup, ‘Bundan sonrasını siz yürüyeceksiniz. Biz artık yokuz,’ dediler. Ancak ne olduysa, son anda rehberlerden biri bizimle kalacağını söyledi. Diğer ikisi araçla oradan ayrıldı.”

Bir Uğur Böceği ve 18 Can 

18 kişilik kafileye Kadem Saado, yaşlı babası ve Arap bir rehber öncülük eder. Kısa bir molanın ardından yönlerini Şengal Dağı’na çevirerek karanlık içinde sessizce ilerlerler. Hedefleri, güneş doğmadan önce 73. Ferman’da binlerce insanın sığındığı dağın zirvesine ulaşmaktır. Umuda giden o yolculuğu anlatan Kadem, yaşadıklarını şöyle dile getiriyor:

“Biraz ilerledikten sonra, hemen yukarımızdaki kayalıklarda DAİŞ’in nöbet noktasıyla karşılaştık. Geri dönüp kısa bir süreliğine bir çukura gizlendik. Burası, DAİŞ’in Şengal Dağı’na yönelik son sınır noktasıydı. Herhangi bir sızma ya da saldırıya karşı burada sayıları hayli fazlaydı.
Şafak sökmeden oradan çıkmalıydık. Saklandığımız yerden çıkarak, az önce karşılaştığımız nöbet noktasına yeniden rastlamamak için rotamızı biraz değiştirerek dağa tırmanmaya başladık.
Kısa bir süre sonra, bir kayalığın üzerinde mevzilenmiş bir DAİŞ grubuyla karşı karşıya geldik. Nasıl fark etmediklerini hâlâ anlayamıyorum. Aramızda en fazla 20 metre vardı. Ben ve babam öndeydik. Hemen kendimizi yere attık. Kayaların arasından sürünerek kafileyi aşağıya, kayalıkların altına doğru çektik.
Koço’da öldürülen amcamın eşi ve onun yanında yetim kalmış üç çocuğu da bizimleydi. Meğer kadıncağız uzun bir süredir ayakkabısı ayağından düömüş, onca yolu yalın ayak yürümüş. Ayakları yara bere içindeydi ve artık kayalık arazide yürüyemez durumdaydı.
‘Sessizce, ben burada ölümü bekleyeceğim. Sizden ricam, üç çocuğumu yanınıza almanız. Ben artık devam edemem,’ dedi.
Hemen ayağımdaki ayakkabıyı ona verip yeniden yola çıkmak için hazırlandık.”

O zorlu anları tekrar yaşarcasına anlatan Kadem, sözlerini şöyle sürdürüyor:

“Gün ağarmak üzereydi. Şengal Dağı’nın yamaçlarına ulaşmıştık. Altına sığındığımız kayalıkların hemen üstünde DAİŞ’in son kontrol noktası bulunuyordu. Nöbet tutan teröristlerle aramızda en fazla 50 metre vardı.


Tam o sırada, ablamın sırtına bağladığı bir buçuk yaşındaki oğlu uyanıp ağlamaya başladı. Ses duyulmasın diye ablam fistanını ağzına siper ediyor, elleriyle çocuğun ağzını kapatmaya çalışıyordu. Ama ne yaptıysa, çocuğun ağlamasını durduramadı.
En sonunda babam, ablama dönerek kısık bir sesle şöyle dedi: ‘Kızım, anlaşılan kurbana doymayan tanrı, 18 kişinin kurtulması için bizden bir kurban daha istiyor. Eğer bu çocuk ağlamaya devam ederse, tüm çabamız boşa gidecek ve hepimizi kurşuna dizecekler. Elini ağzının üzerine koy, nefessizlikten ölene dek hiç kaldırma.’
Ortalığa bir ölüm sessizliği çöktü. Canımızı kurtarmak için bir candan vazgeçmek üzereydik. Ablam hiç tereddüt etmeden söyleneni yaptı.
Tam o sırada, ablamın evladını boğmak üzere kullandığı eline bir uğur böceği kondu. O an çocuk elini uğur böceğine uzatı.  Vicdan azabına kapılan babam, ablamın elini evladının ağzından kaldırdı. Böceği avucuna alan çocuk gülümsemeye başladı. Demin annesi tarafından ağlamaması için boğulmak üzere olan çocuk avucuna aldığı  uğur böceği ile kendini avuttu.
Çocuğun ağlaması kesilir kesilmez, hemen yerimizden çıkıp sürünerek kayanın altından uzaklaştık ve dağa tırmanmaya devam ettik.
Sabah saat 08:00 civarında Şengal’in zirvesine vardık. Hepimiz, oturduğumuz yerde saatlerce tek kelime etmeden, sadece aylarca tutulduğumuz Telafer’e, Musul’a, binlerce insanımıza mezar olmuş topraklara bakarak ağladık.”

Aliya, Fırat Nehri’ne Emanet…

DAİŞ’in elinden kurtulmayı başaran Kadem ve babası, bu kez geride kalan kız kardeşleri Aliya’yı kurtarmak için arayışa girer. Kadem, yaşadıklarını şöyle aktarıyor:

“En son iletişime geçtiğimiz eski bir DAİŞ sorumlusunun anlattığına göre; Aliya ve başka bir Êzidî kadın, Amir isimli biri tarafından ‘cariye’ olarak götürülmüş. Araçla yolda ilerlerken Musul köprüsü üzerinden kadınlar Amir’e müdahale ediyor ve araç Musul Köprüsü’nden Fırat Nehri’ne düşüyor. Hepsi birlikte hayatını kaybediyor. Aliya Fırat suyuna düştü.”

*

/Bu yazının ilk versiyonu 1 Ağustos 2022’de Yeni Özgür Politika gazetesinde yayınlanmıştır./

 

İlginizi Çekebilir

Selîm Temo: Bir Soluk
İstanbul: İngiliz turist saç ektirdikten sonra öldü

Öne Çıkanlar