Ronî Riha: Kürdistan savaşında finale doğru

Yazarlar

İsrail’in Süveyda’ya müdahalesi ve Dürzi halkına kalkan olması, sadece Suriye’deki denklemi değiştirmekle kalmadı, aynı zamanda Türkiye ve ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi ve Orta Doğu’nun yeni tüccarı Tom Barrack ile birlikte boğmaya çalıştığı Rojava için de adeta bir can suyu işlevi gördü.

 İsrail’in Süveyda’da kararlı bir duruş sergilemesiyle Kobanê’ye gelip Kürtlere yardım etmesi arasında bir fark yoktur. Suriye’de Kürtlerle aynı kaderi yaşayan Dürzi halkına yönelik destek, Kürt halkına yönelik bir destektir. Bunu hem İsrail hem de Kürtler bu şekilde okudu. Aynı şekilde Türkiye de bu gelişmeleri böyle yorumladı ve buna dönük hamleler yaptı.

Bunun en açık göstergesi, İsrail müdahalesiyle Süveyda’daki katliamların son bulmasının ardından dengelerin değiştiğini gören Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın şu açıklamasında görüldü: “Başkasının ortaya koyduğu bir oyundan size bir fayda olmayacağını hatırlayın. Kaostan faydalanarak otonomi, bağımsızlık çıkarmayın… Buna izin vermeyiz. Zaman entegre olma zamanıdır…”

Bu açıklamanın hemen ardından Türkiye Savunma Bakanı da “Eğer Suriye devleti bizi çağırırsa Suriye’nin “bölünmemesi” için gireriz” dedi. Bir gün sonra ise Türk devletinin beklediği o “resmî çağrı”, sahadaki eski resmi DAIŞ kalıntılarından geldi. Gerçi Türkiye, böyle bir çağrıya ihtiyaç duymadan 2016’dan beri Suriye’dedir. Kürt şehirleri olan Afrin, Gire Spî ve Serêkaniyê hâlâ Türkiye’nin işgali altındadır; bu şehirlerden Kürt halkı zorla sürülmüş, evlerine ve mallarına el konulmuştur.

Hakan Fidan’ın dillendirdiği “Gelin entegre olun” çağrısı, esasında “Gelin teslim olun” demektir. Önüne ve arkasına “demokratik” gibi süslü kelimeler eklemekle bu gerçek gizlenemez. Türk devletinin tarih boyunca barıştan anladığı şey, teslimiyet olmuştur. Bunu anlamak için illa “Kürt” olmak mı gerekir?

Tüm bu gelişmelere rağmen Türkiye, Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yılının geride kaldığını, Kürtlerin artık eski Kürtler olmadığını ve Orta Doğu’da Birinci Dünya Savaşı benzeri bir iklimin yeniden oluştuğunu 2012’den beri fark etmiş durumda. Bu nedenle, savaşla başaramadığını şimdi “Terörsüz Türkiye” adı altında, sözüm ona bir “barış süreci” ile başarmaya çalışıyor. Ancak bu yeni konjonktürde ister savaşla ister barışla olsun, Türkiye’nin ırkçı, tekçi, Kürt karşıtı politikası kaybetmeye mahkûmdur. Türkiye için söz konusu Kürtlerdir fakat sahadaki hegemon güçler için söz konusu yeni dünya düzeni ve Türkiye’dir. 

Peki, Kürtler kazanmaya mahkûm mu? Hayır. Ama büyük kazanabilirler- tek bir şartla: Ulusal çıkarlar etrafında birleşmeleri, kişi, parti ve ideolojileri bir kenara bırakmaları ve ulusal bir akıl ile hareket etmeleri gerekiyor. Mevcut dağınık hâlleriyle kazanacakları şey sınırlı olurken, birlik içinde hareket ettiklerinde bunun katbekat fazlasını elde edebilirler.

Ancak şu uyarı da yapılmalıdır: “Taraf tutmadan izleyeceğiz” diyenlerin bertaraf olma riski her zamankinden büyüktür. Zira saflar netleşmiş, pozisyon alma zamanı gelmiştir ve artık riskler almaya değerdir.

Suriye fiilen bölünmüştür. Bu gerçeği engellemeye ve buna Kürdün ölü bedenini kalkan yapmaya çalışan Türkiye bile artık inkâr edememektedir. Umarım Kürtler de bu yeni tabloyu daha net görür ve ona göre hareket ederler. Golan Tepeleri’nden Hermon Dağı’na, Dera’dan Kuneytra, Süveyda ve Şam kapılarına kadar olan bölge artık İsrail koruması altındaki Dürzilerin egemenlik alanı sayılabilir.

Kobanê’de fitili ateşlenen Birinci Kürdistan Savaşı, bugün son cephelerinde ölüm kalım muharebeleriyle devam ediyor. Koşullar, iklim, müttefikler – her şey Kürtlerin lehine. Bu zafer yürüyüşünde tek bir şeye ihtiyaç vardır: Birliğe ve geri adım atmadan mücadele etmeye…

Yapay sınırları çizen Lozan aşılmaya, Türkiye ise tarihsel kaderiyle yüzleşmeye mahkûmdur.

İlginizi Çekebilir

Günay Aslan: Lozan – Türkiye – Kürdistan 
CHP: Demokrasi ve adalet çıkacaksa komisyonda olacağız

Öne Çıkanlar