7 Ekim 2023’te Hamas, Gazze Şeridi’nden İsrail’e büyük çaplı ve sürpriz bir saldırı düzenledi. Bu saldırıda yaklaşık 1.200 İsrailli sivil öldürüldü, 250 civarında İsrailli ve yabancı uyruklu kişi ise canlı cansız Hamas tarafından kaçırılarak Gazze’ye götürüldü. İsrail tarihinde “en ölümcül gün” olarak kayda geçen bu saldırı, iki bin yıllık Yahudi zulüm ve pogromları zincirine yeni bir halka daha ekledi.
Saldırının en çarpıcı ve dünyanın hafızasına kazınan görüntüleri ise Hamas militanlarının sokaklarda sürüklediği, motosiklet ve pikaplara yüklediği, soyulmuş ve kanlar içindeki kadın bedenleriydi. Bu vahşet en çok da biz Kürtlerin hafızasında, IŞİD’in Şengal’de Êzidî Kürt kadınlarına yaptıklarını yeniden canlandırdı. Sivil ve özellikle kadın bedenine yapılan bu insanlık dışı muamele dünyayı şok etti; ancak radikal İslami çevrelerde ve onların sempatizanları arasında bir “zafer” olarak kutlandı.
Bu saldırının ardından İsrail hükümeti, 1973 Yom Kippur Savaşı’ndan bu yana ilk kez “savaş durumuna” geçtiğini ilan etti. 27 Ekim 2023’te İsrail ordusu, Gazze’de kara operasyonunu genişlettiğini duyurdu ve bu tarih, büyük Gazze harekâtının başlangıcı oldu.
Savaşın şiddetlenmesiyle birlikte dünyanın pek çok ülkesinde protestolar ve dayanışma eylemleri gerçekleşti. Avrupa’nın birçok kentinde sol örgütlerin ve Gazze’deki silahlı grupların destekçilerinin öncülük ettiği gösteriler aylarca devam etti. Almanya, bu eylemlerin en yoğun adreslerinden biri oldu.
2025 yılının ortalarına gelindiğinde ise “Küresel Sumud Filosu” adıyla yeni bir girişim ortaya çıktı. Sivil toplum örgütleri, aktivistler ve gönüllülerden oluşan bu oluşum, Akdeniz üzerinden Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı ve deniz ablukasını kırmayı hedefleyen uluslararası bir yardım filosu kurdu.
İlk gemiler 31 Ağustos 2025’te Barcelona Limanı’ndan hareket etti. Tunus, Türkiye ve diğer Akdeniz limanlarından katılımlar ile Eylül başında filonun geniş bölümü Gazze’ye doğru yola çıktı. Yaklaşık 40 ülkeden katılımcıların yer aldığı filoya Türkiye’den de delegasyonlar dahil oldu. En kalabalık katılım 56 kişi ile Türkiye’den geldi. Türkiye, Karaelmas 1, Karaelmas 2 ve Umut Gemisi adlı üç gemi ile filonun önemli bir parçasıydı.
Türkiye’den bu filoya katılan ve kimliği açıklanan milletvekilleri şöyleydi: Saadet Partisi Hatay milletvekilleri Necmettin Çalışkan ve Mehmet Atmaca, Gelecek Partisi Denizli Milletvekili Sema Silkin Ün. HÜDA PAR Mersin Milletvekili Faruk Dinç…
Bu eylem aynı zamanda İslami kimliğiyle öne çıkan eski sunucu İkbal Gürpınar gibi birçok medyatik isimlerin rant ve yeniden kimlik edinme filosuna da dönüşmüştü.
Ancak bu yazıyı yazmama sebep ne Türkiye’den katılan parlamenterler ne de filonun kendisidir. Bu yazının konusu, filoya katılan ve Kürt mücadelesinin Avrupa’daki en görünür kültürel figürlerinden biri olan ressam Zehra Doğan’dır.
Zehra Doğan, Kürt kimliği ve gazeteciliği nedeniyle cezaevinde yatmış, uluslararası platformlarda Kürt kadınları ve Rojava mücadelesi konusunda projeler üretmiştir. Gazze’ye giden Sumud Filosu’na katılmış olması, tesadüfi okunamaz.
Rojava’da olup bitenleri bilen, kadın özgürlük mücadelesini iliklerinde hissetmesi gereken isimlerinden birinin Filistinli DAİŞ militanları tarafından yıllarca Êzidî Kürt kadınlarını esir tuttuğu Gazze’ye destek amaçlı bir dayanışma filosunda yer alması, sorgulanması gereken bir konudur. Hele ki son yıllarda Kürtlerle Yahudi halkı arasında oluşan dayanışma ve İsrail’in uluslararası diplomaside Kürtlere açtığı kapılar göz önünde bulundurulursa…
Türkiye, Kürtler ile Yahudilerin yan yana gelmesinden büyük korkuyor. Bu olası ilişkiyi bozmak, özellikle diasporada antisemitizm algısını Kürt toplumu içine bilinçli biçimde yerleştirmek için ciddi bir çaba yürütüyor. Bu nedenle umarım Zehra Doğan böyle bir tuzağın kurbanı değildir.
Bu yazıyı kaleme alırken etik gereği Zehra Doğan’ı da dinlemek, söz hakkı vermek istedim, maalesef ulaşamadım. Bundan dolayı Asopress’e verdiği “Gazze Dayanışma Filosunda Sürgün Bir Kadın: Zehra Doğan” başlıklı röportajından bazı ifadelerine yer vereceğim:
“Ben bir Kürdüm ve halkımızın özgürlük mücadelesi devam ediyor. Bir yerde hak ihlallerine karşı durmak, başka yerde olan biteni görmezden gelmek anlamına gelmemeli. Kürt mücadelesinden öğrendiklerim, başka coğrafyalardaki adalet ve özgürlük taleplerine duyarsız kalmamamı sağlıyor.”
“Benim savunduğum tekil bir mücadele değil; adalet, kadın özgürlüğü ve insan haklarıdır. Kürtlerin mücadelesi aynı zamanda dünyaya nefes aldıracak üçüncü bir yolun ısrarıdır: demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü bir yaşam.”
Doğan, 12–25 Eylül arasında filoya katıldığını; bu süre boyunca teknede kalarak gözlem yaptığını, yolculuğu yazı, video ve çizimlerle belgelediğini belirtiyor:
“Bu yolculuk yalnızca varmakla ilgili değil; insani yardımın ve sivillerin sesinin dünyaya duyurulmasıyla ilgili.”
Kürt mücadelesinin ateşinde sima bulan Zehra ve benzeri özneler, attıkları her adımın halklarına nasıl yansıyacağını hesap etmekle yükümlüdür. Bireysel özgürlük kutsaldır; fakat o özgürlük, bir milletin kaderiyle ilişkilendiği anda, tercihin terazisi artık bireyin değil halkın lehine ağır basar.








