Ronî Riha: Kürt Coğrafyasının Bitmeyen Türk Esareti

Yazarlar

Kuzey Kürdistan, Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim ile Safevi hükümdarı Şah İsmail arasında mezhep temelli bir çekişmenin güç ve toprak mücadelesine dönüştüğü 1514’ten bu yana, büyük Kürdistan’ın en geniş parçası olarak Türklerin elinde rehin tutulmaktadır. Güney Kürdistan’da ise özerkliğin şekillenmeye başlandığı 1991’den bu yana PKK’yi bahane eden Türk ordusunun kısmi bir işgali mevcuttur. Bu mevcudiyet, zamanla genişleyerek garip bir hakimiyet, kuşatma biçimine dönüşmüş durumda.

Öyle ki, 2018’deki Güney Kürdistan bağımsızlık referandumu sırasında, Kürtlerin kaderini tayin etme kararına itiraz eden Türkiye, bağımsızlık referandumun uygulanmaması için Irak ordusunu da yanına alarak Habur Sınır Kapısı önünde günlerce savaş tatbikatı adı altında Kürd’ün katli için kılıç biledi. Ve sonuçta referandum kararının hayata geçmesini engelledi. Kısacası, Irak’ın iç meselesine doğrudan müdahale ederek, dünyadaki tüm Kürtlerin kaderinin kendi ellerinde rehin olduğunu ilan etti. 

Suriye iç savaşı sırasında, bugün SDG’nin (Suriye Demokratik Güçleri) kontrolünde olan topraklar, başlangıçta cihadist gruplar tarafından Suriye ordusundan silah zoruyla alınmıştı. Bu gruplar Rakka’yı “Irak ve Şam İslam Devleti’nin başkenti” ilan edip yıllarca bölgede hüküm sürdüler. Ancak bununla da yetinmeyip Kürt köylerine, kasabalarına ve şehirlerine saldırarak, dünyanın gözü önünde eşi benzeri görülmemiş bir soykırıma giriştiler. Soykırımdan kurtulmak için sınırlara doğru koşan halka kapılarını kapatan Türkiye, Kürt “kardeşlerine” yardım etmek bir yana dursun, kapıları kapattı, sivil halka kurşun sıktı. Kürt kadınları sırtlarında bohça, kucaklarındaki çocuklarla, Kürd’ün Kürd’e kavuşmaması için mayınlar düşenmiş iki tel arası mayın tarlalarında tutuldu. Yürürlükte olan Kürtlere yönelik bu soykırımın daha kanlı olması için durmadan cihadist gruplara gıda ve silah sevkiyatı yapıyordu.

Can havliyle kendini savunmaya çalışan Kürt kadınları ve erkekleri, uluslararası koalisyonun da desteğiyle, uzun soluklu bir savaşın ardından, kendilerine “İslam Orduları” adını veren cihadist grupları yenerek kendi topraklarından söküp attılar. Kürtlerin öncülük ettiği bu savaşta, yalnızca Kürt halkı değil; Arap, Süryani, Ermeni ve diğer halklar da korundu. Zamanla bu halkların evlatları da Kürtlerle omuz vererek bu kurtuluş mücadelesine katıldılar.

Günün sonunda, Kürtlerin öncülüğünde yenilen bu cihadistler başarısız olunca, bu kez Türk ordusu, uzun zamandır Kürtlere doğrulttuğu namlularına mermi sürüp resmen savaş ilan etti. Kürtlerin tek “suçu”, cihadistleri yenmiş, halkını korumuş ve uluslararası arenada büyük bir saygınlık kazanmış olmalarıydı. Yani “Kart-Kurt” tezi çökmüş, Kürtlerin onurlu, kültürlü bir halk olduğu ortaya çıkmıştı. Ve böylece Türkiye kuruluşundan bu yana ikinci defa başka bir ülkeye saldırdı. Birincisinde Kıbrıs’taki Türklerin hak sahibi olması içindi. İkincisinde ise Suriye’deki Kürtlerin hak kazanmaması içinndi. 2017’den bu yana Türkiye, Cerablus, El-Bab, Ezaz, Efrîn, Grê Spî, Serêkaniyê ve Minbic gibi bölgeleri işgal etti.


Zaten yüzyıllardır Kuzey Kürdistan’ı rehin tutan, ardından Güney Kürdistan’ı da dolaylı yollarla denetimi altına alan Türkiye, şimdi Batı Kürdistan’ı (Rojava) da tamamıyla rehin almak için seferber olmuş durumda. Türkiye’nin hüküm sürdüğü Kürdistan coğrafyasında yalnızca toprak işgali değil, aynı zamanda bir irade esareti de söz konusudur.


Türklerin henüz hüküm süremediği ve kaderini elinde rehin tutamadığı tek Kürdistan parçası ise şimdilik Doğu Kürdistan’dır. Şimdilik…

Türkiye, Kürtlerin toprak üzerinde egemenlik kurmasını yalnızca kendi sınırları içinde değil, ne Irak’ta ne Suriye’de ne de İran’da istemiyor. Muhtemelen evrenin hiçbir yerinde de istemeyecek. Türklerin gözünde Kürtler, olsa olsa bir “Kart-Kurt” sesi olabilirler, o da Türklerin karda yürürken çıkardıkları ayak sesine denk düştüğü sürece.

Türk zihniyetinin, Kürt halkın tamamen ortadan kaldırılmasını idealize ederek yıllarca dillerine marş eden soykırımcı düşünce biçiminin sıfatı olan ‘En iyi Kürt ölü Kürt’tür’ söylemi, son yüz yıllık Kürt direnişiyle aşılmayınca, yeni bir düşünce ve anlayış biçimi devreye sokmuştur. Bu yeni anlayış ise ‘En iyi Kürt yurtsuz Kürt’tür’ ilkesidir ve Türklerin uygulamaya koyduğu güncel politika artık budur. Yani Kürtleri öldürmek yerine, onları yersiz, yurtsuz, kimliksiz kılmak. Buda ölümün, öldürmenin toplu halidir.

Toprak egemenliği olmayan bir halk için toprak her şeyden önce gelir.Toprağın kontrolü yalnızca fiziki bir hâkimiyet değil, aynı zamanda zihniyetin, dilin, düşüncenin, giyim-kuşamın ve hafızanın özgürleşmesidir.
Kürtlerin bir ulus olarak geleceğe yürüyebilmesi için mutlaka bir toprak parçası üzerinde kendi egemenliğini kurması gerekir.
Bu toprakta yalnızca zeytin, arpa, buğday ya da nohut yetişmeyecek; dört devletin asimilasyon pençesinde çarpıtılmış Kürt kimliği de yeniden filizlenecek, kendi kökleri üzerinde yeniden yükselecektir.


Türk devletinin dünyanın dört bir yanında Kürt kurumlarına ve oluşumlarına yönelttiği saldırılar, esasen bu “Kürt fidesinin” toprağa tutunmasını engelleme çabasıdır. İşte bu yüzden Rojava, bütün Kürtler için yalnızca bir toprak parçası değil, aynı zamanda bir köklenme alanıdır.

Eğer Kürtler son on beş yıldan ders çıkarmaz; partiler, inançlar, ideolojiler ve şahıslar üstü düşünemez; ortak bir Kürt projesi etrafında birleşemezlerse, olası bir İran kargaşasında Doğu Kürdistan’ın kaderi de Türkiye’nin eline geçeceğine benziyor.
Ulus-devletlerin şekillenme sürecinin son demlerinin yaşandığı 21. yüzyılda, statü sahibi olmayan ulusların geleceği tehlikededir. Önümüzdeki yüzyıllarda devletleşememiş halklar, egemen ulusların gölgesinde yurttaş, birey olup asimile olmakla karşı karşıyalar. Kürtler, tarihsel fırsatlarla dolu ama bir o kadar da kırılgan bu zaman aralığında kendi kaderlerini belirleme iradesini göstermek zorundadır.

Uzun zamandır bütün Kürt partilerinde ciddi bir öngörüsüzlük hâkim ve bu durum hâlâ aşılmış değil. Bunu aşmanın yegane yolu, Kürt siyasetinin ve Kürt tarafının Kurdî–Kurdistanî bir ajandaya sahip olmasıdır. Böyle bir ajandadan yoksun kalan Kürt siyaseti, hangi masaya oturursa otursun, hangi anlaşmaya imza atarsa atsın, kısa sürede kaybeden taraf olmaktan kurtulamayacaktır. Kurdî–Kurdistanî bir ajandaya sahip, stratejik bir sabırla kendi çeperinde mevzilenip bu doğrultuda müttefik arayışına giren Kürtler, bugün küçük kayıplar yaşasalar da yarınların Orta Doğusunda büyük kazanacaklar.
Diğer türlü savaş cephelerinde veya işgalcilerin meclislerinde milletvekili sayılarını artırıp günü birlik zafer kazansa bile, böylesi bir ajandasızlık yüzünden barış ve müzakere masasında kaybetmeye hep mahkûmlar. Tarih bize, bunu defalarca söylüyor.

Kürtler özgürlüğünü artık başkalarının insafında ya da lütfunda aramamalı; onu kendi birliğinde, kendi aklında ve kendi iradesinde bulmalıdır.
Yok, eğer Kürtler bizim için de “Hayalî Kürdistan burada meftundur” diyeceklerse, bu artık bir talihsizlikten ziyade, bütün bir halkın tarihsel hafızasının mezar taşlarına dönüştüğünün kanıtı olacaktır. 

İlginizi Çekebilir

Behice Feride Demir: Gelo Kî Dilarê Nasdike; Ew 34 Sale Girtîye 
Delil Karakoçan: Kürt sanatı ve sanatçının dramatik serüveni…

Öne Çıkanlar