Kürtlerin son yüzyıllık hikayesi, yalnızca toprakların değil, bilincin de kuşatma altına alınmasının hikayesidir. İşgalciler, dağları ve şehirleri denetlemekle yetinmedi; hafızaya, dile, hatırlama biçimlerine de yöneldi. Çünkü biliyorlardı: Hafızasında özgür bir yurt taşıyan bir halk, haritada yok sayılsa bile uzun süre esaret altında tutulamaz.
Bugün yaşadığımız kırılma, yalnızca coğrafi bir kayıp değil; pusulasını yitirmiş bir mücadelenin ağır bilançosudur. “Barış” adıyla sunulan pek çok girişimin ardında, çoğu zaman, Kürtlerin statüsüz kalmasını garanti altına alan hesaplar gizlendi. Asıl tehlike ise bu hesapların, kimi zaman iyi niyetle, kimi zaman korkuyla, kimi zaman da kısa vadeli kazanç uğruna kendi içimizde yankı bulabilmesiydi. Uğruna bedel ödenen idealler yavaş yavaş terk edildi, kimileri ayıp sayıldı; yerlerini cilalı kavramlar ve kolay sloganlar aldı.
Kürt hareketinin son yirmi yılı, bu iç savrulmanın izlerini taşıyor. “Demokratik Cumhuriyet”, “Halkların Kardeşliği”, “Türkiyelileşme” gibi kavramlar, başlangıçta ortak bir gelecek umudunu beslese de zamanla Kürdistan fikrini görünmez kılan bir sis perdesine dönüştü. Bu da işgalcilerin hayal ettiği, uğrunda Türkiye’yi açık bir hapishaneye dönüştürdüğü fakat hiç başarmadığı ve başarmayı ummadığı bir hedefti. Fakat Kürt tarafının yanlış siyaseti, ideolojik savrulmaları Türkiye’yi bu hayalini gerçekleştirmeye yaklaştırdı maalesef. Yanlışlar çoğaldıkça, yanlış oldukları fark edilmez oldu. Buna dikkat çekenlere, eleştirenlere ise tepki gösterildi. “Kürt” ve “Kürdistan” tutkusu “ilkel milliyetçilik” yaftasıyla ayıplandı, bir kenara bırakıldı.
Bu manzaranın bir başka yüzü, kültürel ve medyatik alanda belirginleşti. “Türkiyelileşme” adı altında, Kürtlerin dili ve hafızası törpülendi; Türkçe yayın yapan kanallar, gazeteler ve ajanslar “Kürt medyası” etiketiyle sunuldu. Türkçe yayın yapan medya bilinçli veya bilinçsiz Türkçe’nin yaygınlaşmasına hizmet etti. Kurdi bilinç yumuşatıldı, mücadeleye var eden direncin ana damarları esnetildi. Asıl hedef toz toprak içinde bırakılarak geriye itildi.
Bütün bunlar sürpriz değildi. Görmek isteyen için bu kırılmanın ayak sesleri yıllar öncesinden duyulmuştu. Fakat yetersizlik, mücadeleyi çökertme stratejisinin yol açtığı boşluklar, niyet bulanıklığı bunun önüne geçilmesine fırsat vermedi. Birçok neden bir araya geldi ve etkileri ağır oldu. Yoksa tek bir neden bu kırılmayı yaratamazdı.
Şimdi soru şu: Bugün bunun önüne geçmek mümkün mü? Belki tümüyle değil fakat kırılmanın şiddetini azaltmak, altında ezilmemek hala elimizdedir. Bunun yolu, Kürt’ün işgalcisine reva gördüğü devlet dahil, her hakkı kendi halkına da reva görmek ve bunu çekinmeden dilendirmekten geçiyor. Bir diğer yolu ise, Kürt’ün kendi varlığına, iradesine, mücadelesinin tarihsel meşruiyetine değer vermesinden geçiyor. Kendi varlığına, iradesine ve mücadelesine kıymet vermeyen bir toplum, başkalarının merhametine mahkûm olur.
Kürt ve Türk ilişkileri tarihseldir fakat bu ilişkide tarihin hiçbir anında Kürtlerin hayrına bir sayfa yoktur. Malazgirt’ten Çaldıran’a bütün tarih, hatta “Kurtuluş Savaşı” da buna dahildir. Sırtını Türklere dayayan Kürdün sırtı hep hançerlenmiştir. Bu tarih ve örneklerden ibret almayan, sırtı hançere doymayan Kürt yine sırtını Türklere mi dayayacaktır? Karşılığında ne alacaktır? Hangi mağduriyeti ortadan kaldırılacak, hangi haklı talebi karşılanacaktır?
Her darbeye rağmen, işgalcilerin her ihanetine rağmen yeniden ayağa kalkma iradesi ve inadı da mevcut olan Kürt’ün pusulasının, inadı doğrultusunda doğru yöne çevrilmesi, bunun gereklerinin hızla yerine getirilmesi gerekir.
Sayın Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte, özgür iradesi sınırlandırılmış bir Kürt gerçeği ortaya çıktı. 26 yıldır Öcalan’ın İmralı’da tutulması ve eşi benzeri görülmemiş bir izolasyona maruz bırakılması, Kürt siyaseti üzerinde bir tehdit aracı olarak kullanıldı ve bu politika bugün de devam ediyor. Ancak fiziken özgür olanlar, Türkiye’nin bu tehdidini boşa çıkaracak, sayın Öcalan üzerindeki baskıyı hafifletecek bir yol açmayı başaramadılar. Aksine onun omuzlarındaki yükü daha da ağırlaştırdılar. Kuşkusuz, Öcalan her Kürdün kırmızı çizgisidir ve olmalıdır. Fakat sağlığı ve özgürlüğü kırmızı çizgi olmalıydı. Onu hedef göstererek “o ne dese o olur” demek, sadece işkence ve izolasyonu ağırlaştırmaktan öteye geçmeyeceği bilinmeliydi.
Oysa yapılması gereken, duygusallıktan azade bir yaklaşımla aklı kullanarak İmralı sisteminin etkisini bertaraf etmekti. Fakat bu gerçekleştirilemedi. Bugün Kürt aklı kuşatılmak, bastırılmak, denetime alınmak gibi ciddi bir tehditle karşı karşıyadır. Bu tehlike sadece Kuzey Kürdistan’la sınırlı değil, dört parça ve diasporayı da hedeflemektedir. Buna karşı önlemler alınmalı, politik argümanlar devreye sokulmalıydı.
Örneğin Rojava… Rojava, Türkiye’deki Kürt mücadelesinin bir uzantısı gibi algılanmamalıydı; başından beri bu konudaki muhataplığı kabul etmek, kanaatimce bir hataydı. Ve sanki bu hatada ısrar ediliyor.
Kürtlerin önünde zorlu bir süreç var. Büyük kazanımların ve ağır kayıpların iç içe geçtiği bu dönemde herkese tarihi sorumluluklar düşüyor. Bu süreci aşmak için farklı yollar aranabilir, bu anlaşılır bir durumdur. Ancak Kürtler arasında anti-Kürtlük ya da anti-Kürdistan söylemlerinin güç kazanması asla kabul edilemez, buna izin verilmemelidir. Türk’e, Arap’a ya da Fars’a ne diliyorsak, aynı hakkı ve gelecek umudunu Kürtler için de dilemeliyiz; Kürt umudunu diri tutmak zorundayız.
Kanımca bu noktada Kürt medyasına büyük görev düşüyor. Medya, dilsel ve düşünsel yüzeysellikten sıyrılarak; kısa vadeli ajitatif söylemler yerine uzun ömürlü, öngörüye dayalı bir Kürdi bakış açısını merkeze almalıdır. Kürtlerin yakıcı gerçeklerini gözeten bir sorumlulukla hareket etmelidir. Durum ciddidir ve bu yetersiz, zaaflı, etkisiz yaklaşımlar Kürt mücadelesine zarar vermektedir. Reel dünyayı yakından izleyen, Ortadoğu’nun konjonktürüne hâkim, kendi kültürüyle barışık yaşayan ve Kürdistan kaygısı taşıyan yorumculara, analistlere, akademisyenlere daha fazla alan açılmalı. Kürtlerin içinde bulunduğu bu süreç, ancak güçlü bir akademik fikir katılımıyla aşılabilir. Unutulmamalıdır ki hiçbir ideoloji, Kürt veya Kürdistani kimliğe engel teşkil etmediği gibi; bu kimliğin karşısında da konumlanmamalıdır.
Hem Türkiye hem de Kürtler, “devam mı, tamam mı?” noktasındalar. Her iki tarafın da kendine özgü avantajları ve dezavantajları var. Ancak Kürtler açısından bu tercih yalnızca Kuzey Kürdistan’ı ilgilendirmiyor; sonuçlar çok daha geniş bir coğrafyada etkisini gösterecek. Türkiye bunun farkında ve bu nedenle tüm imkanlarını seferber etmiş durumda. Ne yazık ki aynı ölçüde bir seferberlik Kürtler arasında görülmüyor.
Rojava’nın nasıl bir yol izleyeceği, önümüzdeki Kürtlerin yüzyılının pusulasını şekillendirecektir.









