Arap Baharı” olarak adlandırılan isyancı protestolar, aslında “Üçüncü Dünya Savaşı” olarak nitelendirilebilecek yeni bir küresel çatışmanın ilk ayak sesleriydi. Bu ayaklanmalar 2011 yılında, birçok etnik yapıya ev sahipliği yapan Suriye’ye sıçrayınca savaş bambaşka bir boyut kazandı.
2015’e gelindiğinde savaş sahasında artık yalnızca iç aktörler değil; Rusya, ABD, İran ve Türkiye gibi küresel ve bölgesel güçler de doğrudan yer alıyordu. Ön cephede bu ülkeler çatışırken, arka cephede Katar, Suudi Arabistan, Fransa, İngiltere gibi güçler de kendi bloklarını kurmuşlardı.
Bu savaş, Suriye sahasında Kürtler için adeta bir ölüm kalım savaşına dönüştü. Türkiye, Suriye’de rejime karşı savaşmak için sahaya inen radikal İslamcı grupları eğiterek Kürtlerin üzerine saldı. Ancak bu saldırılara karşı amansız bir direniş sergileyen Kürtler, dünya kamuoyu nezdinde büyük bir saygınlık kazandı. Uluslararası destek ve ilginin de sayesinde Rojava’da kendi halkını ve topraklarını koruma yolunda önemli bir adım attılar. Kürtler ise diğer parçalara model ve müjde olacak önemli bir mevzi kazandı.
7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e gerçekleştirdiği saldırıyla Suriye’de tıkanan bu savaş bir çok cepheye sıçrayarak farklı bir evreye girdi. İsrail’e yapılan bu saldırı, bölgede paramiliter güçleri destekleyen İran’ın, başını çektiği “direniş ekseni”ne ciddi bir darbe oldu. Ardından Esad rejiminin çözülmesiyle birlikte, ayaklanmalarla başlayan ve rejimleri hedef alan bu savaş yeni bir evreye geçti. Artık İsrail, doğrudan cephede yer almaya başlamıştı.
Bu süreçte savaşı kendi sınırlarından uzak tutmak isteyen İran, artık kendi sınırları içinde vuruluyor. Başka bir deyişle İran’ın korktuğu şey başına gelmiş durumda. Bir gecede İran ordusunun bütün komuta kademesinin kendi evlerinde öldürülmesi sadece bir İsrail başarısı olarak ele alınmamalı, bu durum profesyonellikten, disiplinden, akıldan uzak köhnemiş bir Iran molla rejiminin çarpıcı örneğidir.
Peki, bu savaş İran’da mı son bulacak?
Hayır. İran’la sınırlı kalmayacak ve Türkiye’ye de sıçrayacaktır. Sadece zaman meselesidir. Bunun farkında olan Türkiye, Kürtlerin merkezde olduğu bu savaşın kendisine zarar vermemesi veya en az hasarla atlatılması için İmralı kapılarını çalmış durumda. Aynı Türkiye, son 12 yıldır olası bir Kürdistanı, Kürt statüsünü engellemek için hem Rojava’yı işgal etmiş hem de PKK’yi bahane ederek Rojhilat’ta Kürtlerin bir kazanım elde etmesini engellemek üzere İran sınırında mevzilenmiş, Irak’ta da kalıcı üsler kurmuştur. Ayrıca Başûr’un bağımsızlık hayalini de aynı stratejiyle önlemeye çalışmaktadır.
İsrail’in başını çektiği, Orta Doğu’da rejimleri hedef alan ve zamana yayılan bu savaş fırtınası, Arap coğrafyasında sınırları değil, rejimleri değiştirmiştir. Ancak Kürtlerin merkezde yer aldığı Suriye, Türkiye, Irak ve İran’a sıçrayarak artık bambaşka bir evreye geçmiştir. İran, İsrail ve Türkiye ekseninde şekillenen yeni jeopolitik çatışmada Kürtler sadece seyirci mi, yoksa belirleyici mi olacak? Arap Yarımadası’nda bu fırtınanın doğasında rejimleri devirmek varken, Kürtlerin olduğu üçgende sınırları değiştirme potansiyeli söz konusudur.
Bu noktada kilit soru şudur: Kürtler bu tarihi dönüşümün önünde bir kalkan mı olacaklar, yoksa bu fırtınayı yönlendirerek kendi kaderlerini mi belirleyecekler?
Birinci Dünya Savaşı’yla dört parçaya bölünen ve yüz yıldır büyük acılarla yoğrulmuş Kürtler, nihayet bir asır sonra büyük bir tarihsel fırsat yakalamış durumdalar. Son yüzyıldır Kürtlerin yazgısını rehin alan işgalci devletler birer birer sarsılıyor. Kur’an ayetlerinden esinlenerek, Kürtlerin Enfalcısı Saddam Hüseyin’in Irak’ı, Kürt yazgısıyla yüzleşti ve yıkıldı. Aynı akıbet Esad rejiminine de kısmet oldu. Sıra, Kürtlerin darağacısı mollaların- Humeyni’nin İran’ında…
Tüm bu gelişmelere rağmen hâlâ “Kürt annesini görmesin” diye demokrasinin kırıntısından dahi korkan Türkiye, bütün oyunlarına ve çabalarına rağmen çaresiz. Son çare olarak, düne kadar “yok” saydığı Kürtlere sığınmaya çalışıyor – tıpkı tarih boyunca dara düştüğünde Kürtlere sarılan selefleri gibi.
Tarihsel ironi şu: düne kadar Kürtleri inkâr eden rejimler, bugün Kürtlerle varlık pazarlığı yapıyor.
Şimdi asıl soru şudur:
Kürtler de yine ataları gibi her dara düştüğünde kendilerine sarılan bu zehirli yılanı tekrar besleyecekler mi?
Yoksa önlerine gelen bu tarihi fırsatı değerlendirip kendi yazgılarını kendileri mi yazacaklar?
Kürtlerin bu kudreti, bu aklı, bu feraseti var mı?
Yoksa bütün bu tarihsel fırsat yine bir hüsrana mı dönüşecek?
Bu sorunun yanıtını yalnızca zaman verecek.
Ve görünen o ki, zaman artık çok dar.










