Narin Güran, Diyarbakır’ın Bağlar ilçesine bağlı Tavşantepe Mahallesi’nde yaşayan sekiz yaşında bir kız çocuğuydu. 21 Ağustos 2024 tarihinde kaybolduğu bildirildi.
Her nedense, bu kayboluş Türk medyasında eşi benzeri görülmemiş bir yankı uyandırdı. Olay kısa sürede bir “kim daha duyarlıdır” yarışına dönüştü. Türkiye’nin dört bir yanından gönüllü ekipler ve “vicdanlı insanlar” bölgeye akın etti. Aynı “yardımseverlik yarışı” sosyal medyada da yaşandı; fenomenler, ünlüler ve gazeteciler adeta birbirleriyle yarıştı. Bu olay hem kamuoyunun hem de medyanın reyting malzemesine dönüştü.
Kürt coğrafyasında yaşanan nice acıyı görmezden gelen, Kürt milletvekillerine dahi söz hakkı tanımayan ana akım medya, bu kez muhabirlerini bölgeye göndererek haber nöbetine girişti. Tavşantepe, bir anda bölgenin sosyolojisini bilmeyen, bir Kürtçe kelime dahi anlamayan muhabirler, askerler ve “vicdanı bol” batılılar tarafından adeta işgal edildi. Bir yandan en sansasyonel bilgileri merkezlerine aktarmak için etik sınırlarını ayak altı eden muhabirler bir yandan da elindeki mikrofonları silahla karıştırıp kolluk kuvvetlerine katilin kim olduğunu veya kim olmadığını fısıldıyorlardı.
Kürtlerin yaşam gerçekliğinden bihaber, beyaz insan fantezilerinin şekillendirdiği zihinler, ellerindeki kameralarla köylüleri sorguya çeker hâle geldi. Kürtçe düşünüp çat-pat Türkçe konuşmaya çalışan köylülerin duraksamaları, kırık dökük cümleleri dahi suç delili gibi sunuldu. Bu süreçte, ‘çağ dışı siyah Kürt’ün yardımına koşan medeni beyaz Türk’ün iyilik masalı’ da bolca yansıtıldı, olay bir ‘uygarlık misyonu’ gibi sunuluyordu.
Bir gün bir televizyon kanalında “katil abisidir” deniyordu; başka birinde “esrar içip köpeğe bir şeyler yapmış, Narin de görmüş, bu yüzden öldürülmüş” senaryosu anlatılıyordu. Aynı günün akşamında başka bir “uzman” ya da “gazeteci” bambaşka bir hikâye uyduruyordu:
“Amca Salim Güran, Narin’in annesi Yüksel Güran’la bir gönül ilişkisi yaşıyordu. Narin bu uygunsuzluğa şahit oldu, amca Salim de annenin iş birliğiyle Narin’i ortadan kaldırdı.”
Akla hayale sığmayan senaryolar havada uçuşuyordu. Kimi bu hikâyeleri bilinçli olarak üretiyor, kimi de rüzgâra kapılıp gidiyordu. Öyle bir atmosfer oluşmuştu ki bu konuda susan cahil, haber yapmayan gazeteci “kötü gazeteci” sayılıyordu. Muhabirler, daha çok ses getirecek yeni bir “detay” bulmak zorundaydı.
Türk medyasının mahkeme salonuna dönen ekranlarında, muhabirler yargıç kesilmişti. Tavşantepe’ye Trabzon’dan, İzmir’den, Kayseri’den insanlar gelmişti. Ünlü isimlerin kimisi Diyarbakır’a gitmiş, kimisi sosyal medyada “duyarlılık” sergiliyordu: Gülben Ergen, Demet Akalın, Hadise ve daha niceleri…
Ama bir tek Kürt medyası yoktu. Bölgeyi, halkın sosyolojisini bilen Kürt gazeteciler orada değildi. Dahası, Narin’in hikâyesi Kürt medyasının sayfalarında, ekranlarında yer bulamıyordu. Çünkü Türk medyasının söylediğine göre aile “devletçiymiş”. Ne yazık ki Kürt siyasetçileri de bu iddiaların gölgesinde sessiz kaldı.
“Devletçi” denilen ailenin fertleri, karakolda ve emniyette küçük çocuklar, kadınlar dahil ağır işkencelere maruz kaldı. Suçu üstlenmeleri isteniyordu. Aile, çaresizce durumu Diyarbakır Barosu’na bildirdi. Ancak baro yetkilileri, savunma görevlerini unutarak devletin polisi gibi davranıyor, “Doğruyu söyleyin, kızınızı siz öldürdünüz” diyordu.
8 Eylül 2024 tarihinde, yani kayboluşundan 18/19 gün sonra, Narin’in cansız bedeni Eğertutmaz Deresi kenarında bir çuval içinde bulundu. Soruşturma kapsamında 20’den fazla kişi gözaltına alındı; aile bireyleri, akrabalar, komşular…
Tutuklananlar arasında anne Yüksel Güran, ağabey Enes Güran, amca Salim Güran ve komşu Nevzat Bahtiyar da vardı. Kameralarda arabasıyla cesedin bulunduğu yere gittiği görülen Bahtiyar, cesedi arabasıyla dereye taşıdığını kabul etti; ancak günlerce medyada “ailesi tarafından öldürüldüğü” söylentilerin kabulü üzerine Nevzat Bahtiyar’da medyada tekrarlanan tezi tekrarladı.
Buna rağmen, Yüksel, Enes ve Salim Güran hakkında “iştirak halinde çocuğa karşı kasten öldürme” suçlamasıyla dava açıldı.
Nevzat Bahtiyar ise “suç delillerini gizleme ve değiştirme” ile suçlandı.
28 Aralık 2024 tarihinde karar açıklandı: Anne, ağabey ve amcaya ağırlaştırılmış müebbet hapis, Nevzat Bahtiyar’a ise yalnızca 4 yıl 6 ay hapis cezası verildi.
Oysa Bahtiyar, kameralar önünde cesedi dereye taşıdığını kabul etmiş, hatta ilk ifadesinde “Ben öldürdüm” demişti. Fakat daha sonra, belli bir gücün devreye girmesiyle ifadesini değiştirip “Ben öldürmedim, sadece cenazeyi taşıdım” dedi.
Yargı, bu çelişkili ifadeye rağmen Bahtiyar’ın sözünü esas aldı ve akıl almaz bir sonuca imza attı: Narin’in katili aynı anda hem abisi hem annesi hem de amcasıydı. Bütün aile birleşmiş sekiz yaşındaki kızını öldürmüşlerdi…!
Bu dava, birçok yönüyle ileride çok tartışılacak; özellikle medyanın rolü açısından ders niteliğinde olacaktır. Gazetecilik nedir, ne değildir, bu olay, bu soruyu bize bir kez daha hatırlatıyor.
Narin Güran olayı, Türkiye’de medya etiğinin, hukuk sisteminin ve toplumsal vicdanın aynı anda iflas ettiği bir örnektir.
Narin’in bedeni bulunmuş olsa da onu öldüren gerçek fail hâlâ ortaya çıkarılamamıştır. Hakikatin, adaletin ve vicdanın kaybolduğu bir ülkede, cansız bedenin bulunması ne kadar anlam taşır ki?
Bu yüzden, Narin hâlâ kayıptır.










