Ronî Riha: Suriye’de Federasyon mu, Kaos mu?

Yazarlar

Suriye’de 8 Aralık 2024 tarihinde Beşar Esad rejiminin 13 yıllık kanlı bir iç savaşın ardından devrilmesiyle birlikte; Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki gruplar başkent Şam’da kontrolü sağladı. Esad’ın düşüşü ve yerine IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi’nin eski yardımcısı ve Cephet el-Nusra’nın kurucusu Ebu Muhammed el-Colani’nin gelmesi, aslında tesadüf değil, uluslararası bir mutabakatın sonucuydu. İdlib’de geçirdiği yıllar boyunca birçok grubu ortak bir “cihat” ideolojisi etrafında birleştiren Colani, kangrenleşmiş Suriye sorununun çözümü için bir enstrüman olarak görüldü. Bu sürecin en kritik eşiği ise 7 Ekim 2023 tarihindeki Hamas saldırısı sonrası İsrail’in Orta Doğu’da başlattığı hamlelerle İran’ın bölgedeki hâkimiyetinin kırılmasıydı. Bu strateji doğrultusunda, İran’a bağlı hiçbir Şii gücün bölge yönetimlerinde söz sahibi olmaması temel bir hedef haline geldi.

Bu plan çerçevesinde, Şii hattının karşısına “Sünni” bir ideolojinin iktidar olarak konumlandırılması önem kazandı. Bu noktada tek alternatif, Türkiye’nin de kabul ettiği HTŞ lideri Colani’ydi. Colani de bu ihtimali öngörerek uzun süredir İngiltere başta olmak üzere birçok uluslararası güçle temas halindeydi. Fakat Şam’ı teslim alan ve uluslararası bir “tükürükten tutkalla” Suriye’yi bir arada tutmaya çalışan Colani yönetimi, kısa sürede içsel bir dağılma emaresi göstermeye başladı. Beklenen o “Sünni tutkal”, Suriye’nin heterojen yapısında beklendiği gibi tutmadı.

29 Mart 2025 tarihinde, Colani başkanlığında “İkinci Suriye Geçiş Hükümeti” kuruldu. Kendini Devlet Başkanı olarak “Ahmed eş-Şara” adıyla tanıtan, kravat takarak imaj değişikliğine giden Colani; yeni bir kabine ve geçici bir anayasa ilan etti. Bu yönetim, sözde ülkeyi yeniden inşa etmeyi ve halkı seçimlere hazırlamayı amaçlıyordu. Ancak bu değişimin gerçek bir demokratik dönüşüm olmadığı gibi, bölgeye azami bir huzur da getirmeyeceğini en iyi bilen kesim Kürtler (Rojava) idi. Zira Colani; huzur, barış veya demokrasi için değil, El-Kaide kökenli kıdemli bir cihatçı olarak “cihat” ajandası uğruna savaşıyordu.

Colani’nin biyografisine bakmak bu gerçeği anlamak için yeterlidir: ABD’nin Irak müdahalesi sırasında Irak el-Kaidesi saflarında Ebu Musab el-Zerkavi ile birlikte savaşmış, ardından Bukka Kampı’nda yıllarca tutuklu kalmıştır. Burada IŞİD’in müstakbel lideri Bağdadi ile tanışarak ideolojik formasyonunu tamamlamıştır. 2010’da Bağdadi’nin emriyle Suriye’deki cihadı örgütlemekle görevlendirilen Colani, Pan-Arabizm ve mücahitlik senteziyle hareket ederken ilk hedeflerinden biri yine demokrasi savunucuları Kürtler olmuştur. Halkını radikal gruplardan korumak için silahlanan Kürt kadınlarına karşı savaşan ilk grup, Colani’nin IŞİD’den ayrılarak kurduğu Cephet el-Nusra’dır.

Şam yönetiminin Colani’ye devredildiği günden beri Kürtler, bu yapının Esad’dan daha karanlık bir tablo vaat ettiğini biliyorlardı. Kabineye alınan ve geçmişi “kafa kesme” videolarıyla anılan radikal isimler, bu endişeleri haklı çıkarıyordu. Buna rağmen ABD başta olmak üzere küresel güçlerin Colani üzerinde bir mutabakata vardığı aşikârdı. Kürtler, bu süreçte rasyonel bir politika izleyerek diyalog kapısını açık tutmuş ve belli şartlar dahilinde Colani yönetimini tanıyabileceklerini belirtmişlerdir.

Suriye’nin sahil kesiminde Alevi katliamları yaşanırken, General Mazlum Kobani’nin iç huzuru sağlama adına ABD gözetiminde Şam’a giderek imzaladığı 10 Mart Antlaşması, Colani yönetimine verilmiş bir tarihi şanstı. Ancak uluslararası alanda kazandığı özgüvenle yeniden şiddet sarmalına yönelen Colani; Alevilerden sonra bu kez Dürzileri hedef aldı. Dürzilere yönelik saldırılar ve Kürtlere savrulan tehditler, Suriye sahasında yeni bir kırılmaya yol açtı. Bu durum Colani’nin kendisine sunulan tarihi fırsatı heba ettiğini, cihatçı zihniyetten vazgeçmediğini ve dünyanın dört bir yanından gelen radikal unsurları kontrol edemediğini kanıtladı.

Bir diğer önemli nokta ise Türkiye’ye bağlı Suriye Milli Ordusu (SMO) altındaki grupların “Savunma Bakanlığı’na” bağlanarak düzenli orduya entegre edildiği iddiasının asılsız çıkmasıdır. Türkiye, Rojava’nın eline koz vermemek için kendine bağlı grupların merkezi yönetime bağlanmasını, kendi komuta zincirlerini korumaları şartıyla kabul etmişti. Özünde SMO; emir-komuta zinciri Türkiye tarafından belirlenen, ‘general’ rütbesi kuşanmış çetelerin kontrolünde, hâlâ bağımsız tugaylar halinde hareket eden TSK’nin Suriye yapısıdır. Halep’teki Kürt mahallelerine yönelik son saldırıların, Şam yönetiminin iradesi dışında bizzat SMO inisiyatifinde gerçekleştirilme ihtimali oldukça yüksektir.

Türkiye’nin “Kürt karşıtlığı” üzerine kurulu politikası, onu stratejik bir körlüğe itmektedir. Seküler Arapların, Dürzilerin, Alevilerin ve Suriyeli Hristiyanların; yıllarca kendileriyle savaşmış selefi bir grup tarafından yönetilmesinde ısrar etmek sürdürülebilir bir politika değildir. Türkiye’nin bir “paranoya” haline getirdiği bu anti-Kürt siyaseti, onu Orta Doğu’da olduğu kadar Doğu Akdeniz’de de yalnızlaştırmaktadır. Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail arasındaki stratejik iş birliği bu durumun en somut göstergesidir. Ayrıca Somali üzerinden Afrika’ya açılmaya çalışan Türkiye, burada da sıkıştırılmış durumdadır. İsrail’in Somaliland’i bağımsız bir devlet olarak tanıması sıradan bir hamle değildir; Doğu Akdeniz’deki kuşatma şimdi de Afrika’da tekerrür etmektedir. Japonya’daki Kürt mültecilerin haklarına dahi tahammül edemeyen bu zihniyet, Türkiye’yi dünyadan izole etmektedir. 

Türkiye bu kör Kürt düşmanlığından vazgeçmediği sürece, bırakın bölgesel doktrinlerini, kendi iç güvenliğini dahi korumakta zorlanacaktır. Sayın Öcalan’ın belirttiği gibi; “Bu mesele çözülmezse Türkiye Anadolu’ya çekilir ve cehennemini yaşar.” Türkiye adım adım bu noktaya doğru sürüklenmektedir. Bu politikadan dönebilir mı? Dönmek için takati ve vakti var mı?

Cihatçı grupların son günlerde Halep’in Kürt mahallelerine ve ardından tekrar Alevilere saldırmasıyla, Suriye’de baskıyla kontrol altına alınmaya çalışılan kaos tekrar patlak verdi. Korku ve baskıyla Suriye’yi yönetebileceklerini sanan cihatçı zihniyetin devlet ve toplum yönetme kabiliyetinin olmadığı bir yıl içinde ayyuka çıkmıştır. Bugün Suriye’de yegane çözümün federasyon olduğu; Alevilerin, Kürtlerin ve Dürzilerin özyönetim haklarının kaçınılmazlığı artık herkes tarafından fark edilmektedir.

Kürtler açısından “işgalcilerin” sarsıldığı bu yüzyıl, büyük tarihsel fırsatlar barındırmaktadır. Fakat “fırsat”, ancak doğru bir stratejiyle kazanıma dönüşür. Rojava yönetimi şu ana kadar diplomatik ve askeri anlamda başarılı bir sınav vermiştir. Bir asır sonra hem Suriye hem de Kürdistan genelinde şartlar Kürtler için hiç olmadığı kadar olgunlaşmış durumda. Bu süreci belirleyecek olan; Kürtlerin ulusal birliği, ortak stratejik aklı ve kararlılığı olacaktır. Sayın Öcalan’ın ifadesiyle; “Savaş, ‘generalini’ arıyor…”

İlginizi Çekebilir

Hakan Tahmaz: Türkiye’ye özgü sürecin muhasebesi
Yemen’de 90 Gün OHAL İlan Edildi

Öne Çıkanlar