Salih Müslim: Amerika’nın acelesi var; bu nedenle adalet gözetmeksizin kağıt üzerinde bir istikrar bekliyor

*Bugünün Şam yönetimi, tam anlamıyla bir ‘kötülük koalisyonundan’ oluşuyor. Bu kötülüğün Türkiye’nin talimatlarıyla yol aldığını açıkça söylemeliyiz. Şam yönetimi Türkiye’nin gölgesi gibi hareket ediyor.

*Rojava yönetiminin anlaşmaya sadık kalmadığı veya uygulamaya koymadığı yönündeki iddialar temelsiz propagandalardan ibarettir. Kürtler savunmasız olsaydı Alevilere ve Dürzilere yaptıklarını Kürtlere de yapacaklardı. Uygun bir fırsat kolluyorlar ve bunun için temelsiz propaganda yapıyorlar.

*Şam bize SDG’nin üç askeri tümen olarak katılmasını kabul ettiğini iletti ancak bu tümenlerin doğrudan Şam yönetimine bağlı olmasını şart koşuyor. ‘Sizi biz yönetirsek bazı haklar verebiliriz’ diyorlar. Ayrıca Rakka ve Deyrizor’u kendilerine teslim etmemizi talep ediyorlar. Demokratik çözüm önerisine de asla yanaşmıyorlar. Velhasıl karşılıklı bir diyalog ve bilgi alışverişi olsa şimdilik iki tarafın kabul ettiği anlaşmaya yok..

*10 Mart Anlaşması spesifik bir yol haritasından ziyade bir ‘iyi niyet’ protokolüdür. Konuşularak içeriğinin doldurulması gereken, yoruma açık bir çerçeve anlaşmasıdır.

*ABD’nin SDG ile Şam arasındaki sürece dair temel motivasyonu Suriye’de bir an önce istikrarın sağlanmasıdır. İki tarafın ivedilikle bir anlaşmaya varmasını istiyorlar. Ancak bu yaklaşım, “mazlum tarafın zulmü kabul etmesini, zalimin ise hükmüne devam etmesini” isteyen bir noktaya evriliyor. ABD’nin acelesi var; bu nedenle adalet gözetmeksizin, sadece kağıt üzerinde bir istikrar oluşmasını bekliyor…

* Ayrıca şu an Suriye sorununa dahil olan uluslararası güçlerin tamamı ademi merkeziyetçi bir sistemden yana. Tek merkezden kontrol edilen bir Suriye’nin geleceğinin olmadığını herkes çok iyi biliyor.

*Türkiye’nin müdahale ihtimalini şu an için düşük görüyoruz. Çünkü uluslararası güçlerin tamamı böyle bir saldırıya karşı duruyor. Yine de ihtimal sıfır değildir.

Ronî Riha

Suriye’de yaşanan yönetim değişikliği ve bölgede yeniden şekillenen dengeleri, Kürt siyasetinin tecrübeli ismi Eski PYD eş Başkanı ve PYD Başkanlık Konseyi Üyesi Salih Müslim ile konuştum.

Rojava ile Şam arasında imzalanan ve tıkanma noktasına gelen 10 Mart Mutabakatı’na, Türkiye’nin sahadaki hamlelerinden Rojava’nın gelecek vizyonuna kadar merak edilen pek çok konuyu bu söyleşide ele aldık. 

Suriye’de ‘yeni bir dönem’ mi başlıyor, yoksa eski krizler mi derinleşiyor? İşte Salih Müslim’in analiziyle Suriye’nin bugünü ve yarını.

Saygıdeğer Salih Müslim, Colani yönetimindeki Suriye’nin birinci yıl geride kaldı.  Suriye’de yönetimin el değiştirmesi neleri değiştirdi? Bugün karşımızda nasıl bir Suriye portresi var ve son durumu nasıl tanımlarsınız?

Salih Müslim: Suriye’nin durumu son derece karışık. Daha önce özellikle bölgemizde Kürtlere, seküler Araplara ve dini azınlıklara karşı savaşan, terör estiren Cephet el-Nusra, IŞİD ve diğer cihatçı güçler 2013’te kırıldılar. Bu gruplar, saha koordinasyonlarını yapan Türkiye’nin himayesinde İdlib’e gittiler. Türkiye, orada kümelenen bu grupları hem korudu hem eğitti hem de besledi.

En nihayetinde Türkiye ve diğer güçlerin koordinesiyle Şam’a yürüdüler ve yönetimi ele geçirdiler. Sünni mezhebi adına hareket ettiğini iddia eden bu gruplara Sünni dünyası destek vermiyor; fakat amaçları dün olduğu gibi bugün de radikal temellere dayalı bir İslam devleti kurmaktır. Bu radikalizm argümanları ile, Suriye’nin sahil şeridinde bu toprakların öz evlatları olan Alevileri kıyımdan geçirdiler. Ardından yönlerini Dürzi bölgesine çevirip Dürzi halkına yönelik de katliamlar gerçekleştirdiler.

Bu kıyımları yaparken Kürtleri de tehdit ediyor, sıranın onlara geleceğini açıkça söylüyorlardı. Eğer Kürtler savunmasız olsaydı, bu tehditlerini hayata geçirecek; Alevilere ve Dürzilere yaptıklarını Kürtlere de yapacaklardı. Ancak Kürtlere diş geçiremeyeceklerini bildikleri için uygun fırsatı kolluyorlardı. Dolayısıyla Colani ve yönetiminin başa geldiği Suriye’de barış ve huzur adına tek bir adım bile ilerleme kaydedilmedi.

Diktatörlük yine aynı diktatörlüktür; değişen tek şey isimdir. Dün Esad idi, bugün Colani… Bu “yeni” Suriye’nin yürütücüleri ve yöneticileri iki kişidir: Biri Colani, diğeri ise Şeybani’dir. Her ikisinin de geçmişi bellidir. İşledikleri suçlar nedeniyle başlarına ödül konmuş iki cihatçı teröristler.

Ahmed el-Şara’nın (Colani) hakimiyeti altındaki güçlerin çoğu yabancılardan oluşuyor. Bunlar Uygur, Tacikistan, Kazakistan ve Çeçenistan gibi yerlerden gelen, ağırlıklı olarak Orta Asyalı savaşçılardır. Diğer tarafta ise Türkiye’ye bağlı SMO çatısı altında toplanan Hamza Tümeni, el-Amşat ve Sultan Murat gibi ganimet karşılığında savaşan çete grupları yer alıyor. Bu grupların en temel motivasyonu ve hedefi Kürtleri katletmek, mallarını ve mülklerini talan etmektir. Bugünün Şam yönetimi, tam anlamıyla böyle bir “kötülük koalisyonundan” oluşuyor. Bu kötülük sarmalıyla yarının Suriye’sinin nereye evrileceğine dair net bir öngörüde bulunmak maalesef mümkün değil. Ancak bu kötülüğün Türkiye’nin talimatlarıyla yol aldığını da açıkça söylemeliyiz.

General Mazlum Kobani ve Colani arasındaki 8 maddelik 10 Mart mutabakatı, karşılıklı suçlamaların ve Türkiye’nin müdahalesinin gölgesinde kalmış durumda. Bu anlaşma şu an fiilen devrede mi, yoksa tamamen tıkandı mı? Tıkanıklığın asıl sorumlusu kimdir?

10 Mart Anlaşması Türkiye’den habersiz gerçekleşti. ABD’nin gözetimi altında Şam (Colani kanadı) ve Rojava tarafı masaya oturarak bu mutabakata vardılar. Suriye’ye huzur ve barışın hakim olması amacıyla 8 maddelik genel bir çerçeve üzerinde uzlaşıldı. Bu maddeler Suriye’nin geleceğini, tüm halkların haklarını ve güvenliğini kapsıyor; ayrıca Colani tarafının bu yeni değişime ayak uydurmasını öngörüyordu. Aynı zamanda Rojava bölgesinin hem idari hem de askeri açıdan yeni Suriye’ye nasıl entegre olacağının ana hatları çizilmişti.

Masada olmayan Türkiye, anlaşmanın duyurulmasıyla birlikte buna şiddetle karşı çıktı ve bu tutumunu sürdürüyor. Rojava yönetiminin anlaşmaya sadık kalmadığı veya uygulamaya koymadığı yönündeki iddialar ise tamamen temelsiz propagandalardan ibarettir.

Aslında bu sekiz madde spesifik bir yol haritasından ziyade bir “iyi niyet” protokolüdür. Konuşularak içeriğinin doldurulması gereken, yoruma açık bir çerçeve anlaşmasıdır. Örneğin; yeni Suriye’nin anayasasının nasıl olacağı bu metinde madde madde yazılmamış, ancak sistemin temel rengi üzerinde bir mutabakat sağlanmıştı. Bunun hayata geçmesi için tarafların bir araya gelerek samimiyetle tartışması gerekiyordu. Aynı durum askeri ve idari entegrasyon için de geçerliydi.

Fakat Türkiye’nin gölgesi gibi hareket eden Şam tarafı, tartışmaya kapalı bir tutum sergiliyor ve detayları konuşmaya yanaşmıyor. Ezberledikleri tek bir cümleyi tekrarlıyorlar: “Gelin, teslim olun.” Ancak biz teslim olmayacağız. Büyük bedeller ödeyerek, demokratik temeller üzerinde özerk bir yönetim inşa etmiş bir gücün; demokrasiden bihaber olan, aksine tek motivasyonu demokratik değerlerle savaşmak olan bir zihniyete teslim olması eşyanın tabiatına aykırıdır. Bize “katılın” derken aslında “kölemiz olun” demek istiyorlar. Ödediğimiz bunca bedel, zaten köleliği kabul etmediğimiz içindir. Bu saatten sonra bizden böyle bir yaklaşım beklemek ahmaklıktır.

Türkiye de bu grupları bize karşı daha fazla bileyip keskinleştiriyor. Bizler Suriye’nin barışı, huzuru ve demokrasisi için “Geçici Suriye Yönetimi” ile 10 Mart mutabakatı çerçevesinde konuşmaya hazırız; bunu tüm taraflar biliyor. Anlaşmadan kaçan taraf Özerk Yönetim değildir. Aksine, başkaları tarafından geçici yönetime dayatılan ve onların da hevesle kabul ettiği şey, bizim teslimiyetimizdir. Biz bunu reddediyoruz. Üstelik bu mesele Suriye’nin bir iç meselesidir.

Son görüşmelerde, sistemsel bir entegrasyondan önce askeri güçlerin birleşmesi konusunda ısrar ettiler; bunu da kabul ettik. Belirli bölgelerde SDG’nin birkaç askeri fırkadan (tümenden) oluşması noktasında başlangıçta bir çerçeve anlaşmasına varıldı. Ancak sonradan ağız değiştirip, bu fırkaların emir-komuta zincirinin tamamen kendilerine bağlı olmasını dayattılar.

Açıkçası onlar komutan, biz ise onların emir eri olalım istiyorlar. “Akademileriniz olabilir ama bizim eğitim müfredatımızın esas alındığı bir sistem olsun” diyorlar. Oysa kendi “akademilerinde” verdikleri eğitim şeriat ve cihatla ilgilidir. Özerk Yönetim’in akademilerinde bilim ve modern dünya esas alınırken, onların akademilerinde zihniyet İslamiyet’in ilk yıllarına, yani 1600 yıl geriye dayanan bir dönüştür. Kısacası, yine “teslim olun” noktasına geliyorlar. Bu da kabul edilemez.

Bugüne kadar 10 Mart çerçevesinde üzerinde uzlaşılan ana hatlardan sapmadık. Sorunları diyalog yoluyla çözmekten yanayız. Fakat ne zaman bir diyalog zemini oluşsa Türkiye müdahale ediyor. Sonuç olarak; 10 Mart Anlaşmasından hangi tarafın kaçtığını ABD çok iyi biliyor, çünkü süreç onların gözetiminde gerçekleşti. Ayrıca şu an Suriye sorununa dahil olan uluslararası güçlerin tamamı ademi merkeziyetçi bir sistemden yana. Tek merkezden kontrol edilen bir Suriye’nin geleceğinin olmadığını herkes çok iyi biliyor.

Şam yönetimi tarafından Rojava yönetimine yeni bir anlaşma önerisi sunulduğu söyleniyor. Bu yazılı önerinin içeriği nedir ve Rojava yönetimi bu mektuba nasıl bir karşılık verdi?

Yukarıda da belirttiğim gibi, Şam yönetimi üç askeri tümen kurulmasını kabul ettiğini iletti ancak bu tümenlerin doğrudan Şam yönetimine bağlı olmasını şart koşuyor. Yani SDG’ye (HSD), onların o cihatçı sözde komutanları eğitim verecek. “Sizi biz yönetirsek, biz eğitirsek size bazı haklar verebiliriz” diyorlar. Bizi bir çıkmaza sürüklemek, deyim yerindeyse köşeye sıkıştırmak istiyorlar.

Tabii, bir de Rakka ve Deyrizor’u kendilerine teslim etmemizi talep ediyorlar. Biz de buna karşılık, “Rakka ve Deyrizor halkına başvuralım” dedik. Bir referandumla halkın iradesine danışılmasını, halk ne isterse onun yapılmasını önerdik. Ancak bu demokratik çözüm önerisine de asla yanaşmıyorlar. Velhasıl karşılıklı bir diyalog ve bilgi alışverişi olsa şimdilik iki tarafın kabul ettiği anlaşmaya yok.

Rojava yönetimi ile Şam arasında yeni bir anlaşmadan söz edilirken; aynı gün Kudüs’te Netanyahu, Miçotakis ve Hristodulidis bir araya geldi. Diğer yandan Türkiye’den Hakan Fidan, Yaşar Güler ve İbrahim Kalın’dan oluşan üst düzey bir heyet Şam’daydı. Hakan Fidan yaptığı basın açıklamasında Rojava yönetimini suçlayarak, bu yapının İsrail tarafından koordine edildiğini iddia etti. Bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs arasında gerçekleşen bu görüşmelerin amacı; doğalgaz boru hattı ve Akdeniz politikalarıyla ilgili devam eden bir süreç ve projedir. Bu ortaklık projesine Lübnan ve Suriye’yi de dahil etmek istiyorlar. Türkiye ise Akdeniz’deki hakimiyet mücadelesinden ve mevcut politikalardan dışlanmış durumda. Ortada büyük bir “pasta” var ancak Türkiye pay alamadan oyun dışı bırakıldı. Bu durum Türkiye’yi ciddi anlamda rahatsız etmiş ve zora sokmuştur.

Türk heyetinin aynı gün Şam’da olması hem Kudüs’teki o toplantıyla alakalıdır hem de SDG’yi doğrudan tehdit etme amacı taşımaktadır. Türk heyeti; SDG ile Şam arasında bir anlaşma ihtimalinin konuşulduğu bir dönemde, Şam hükümetine “ayar vermek” ve bizi tehdit etmek için oradaydı. Bunun en somut kanıtı ise Halep’in Şêx Mexsûd mahallesinde patlak veren çatışmalardı.

Türkiye ile Şam yönetimi arasında bir sorun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Son dönemde aralarında bir sorun olduğunu söylemek mümkün. Şam yönetimi ayakta kalmak ve iktidarını korumak için artık Türkiye’ye değil; ABD ve müttefikleriyle çalışmaya meyilli görünüyor. Bu bağlamda aralarındaki krizden bahsedebiliriz; ancak bu krizin ne kadar derin olduğunu veya onarılıp onarılamayacağını henüz tam olarak kestiremiyoruz.

ABD’nin Rojava ve Şam yönetimi arasındaki arabuluculuk veya denge pozisyonu hakkında neler söyleyebilirsiniz?

ABD’nin SDG ile Şam arasındaki sürece dair temel motivasyonu Suriye’de bir an önce istikrarın sağlanmasıdır. İki tarafın ivedilikle bir anlaşmaya varmasını istiyorlar. Ancak bu yaklaşım, “mazlum tarafın zulmü kabul etmesini, zalimin ise hükmüne devam etmesini” isteyen bir noktaya evriliyor. ABD’nin acelesi var; bu nedenle adalet gözetmeksizin, sadece kağıt üzerinde bir istikrar oluşmasını bekliyor.

Biz bunu kuşkusuz kabul etmiyoruz. En başından beri adaletli bir istikrardan yanayız ve bunda ısrar edeceğiz. Kendi yokluğumuz üzerine inşa edilecek bir istikrarı kabul etmemiz mümkün değil. Suriye’deki tüm farklı inançların ve halkların hakları anayasal teminat altına alınmadan gerçek bir istikrarın oluşması imkansızdır. Kürtlerin, Dürzilerin ve Alevilerin razı olmadığı ve katledildiği bir Suriye’de kalıcı bir istikrar inşa edilemez.

Türk heyetinin Şam’da olduğu gün, Halep’in Kürt mahallesi Şêx Mexsûd’a bir saldırı gerçekleşti. Bu saldırıyı nasıl okumak gerekir?

Bu saldırıyı iki farklı şekilde analiz etmek mümkün. Birincisi; hem Türk tarafı hem de Şam yönetimi tarafından Rojava yönetimine yönelik bir tehdit ve gözdağı olarak okunabilir. İkincisi ise Halep’in askeri kontrolü büyük oranda Türkiye’nin güdümündeki SMO’nun (Suriye Milli Ordusu) elinde. Dolayısıyla Kürt mahallelerine saldıran bu güçler, Türkiye’nin yönlendirmesiyle Şam yönetimine de baş kaldırmış olabilir. Yani Türkiye, Şam’a şunu demiş olabilir: “Suriye’de işler istediğim gibi yürümezse, sana da saldırabilirim.” Plan ne olursa olsun; SDG güçlerinin çekildiği Halep’te asayiş güçlerini kolayca ezebileceklerini düşündüler.

Fakat asayiş güçleri büyük bir direniş sergiledi ve saldıran taraf bu direnç karşısında büyük bir şok yaşadı. Kürt mahallelerinin “kolay lokma” olmadığı net bir şekilde anlaşıldı. Uluslararası güçlerin müdahalesiyle şimdilik bir ateşkes sağlandı; ancak şunu belirtmek gerekir: Şêx Mexsûd ve Eşrefiye hâlâ abluka altında ve temel yaşam malzemeleri oraya ulaştırılamıyor.

Kürt mücadelesinin tecrübeli bir siyasetçisi olarak; Rojava’daki bu süreç nasıl çözülür? Bu süreç Kürt halkı için ne getirir ne götürür? Suriye’de Kürt halkını ne bekliyor?

Rojava’da 13 yıldır büyük bir direniş içindeyiz. Doğrudur, büyük bedeller ödedik ama büyük kazanımlar da elde ettik; şimdi bu kazanımları korumak için cepheden cepheye direniyoruz. Bugüne kadar onlarca farklı grup ve devletle karşı karşıya geldik ama hepsini yendik. Eğer bugün bölgenin en güçlü tarafıysak ve masadaysak, bu yenilmediğimizin kanıtıdır.

Başarımız sadece savaş cephesiyle sınırlı değil; Rojava’da sağlam temeller üzerine inşa edilen, Suriye’nin bütününe etki eden ve yarın tüm Orta Doğu’ya yayılması muhtemel bir demokrasi projemiz var. Tekrar ediyoruz: Biz Suriye’nin bir parçasıyız ve Suriye’nin tamamına gerçek bir demokrasinin hakim olmasını istiyoruz. Bugün talep ettiğimiz ademi merkeziyetçi sistem, Suriye’nin geneli için tek çözüm yoludur ve artık diğer halklar da bunu talep ediyor. Bizim durduğumuz nokta, Kürt halkının haklarının anayasal garanti altına alındığı noktadır. Tabii ki bu hedeflere ulaşmak kolay değil, çünkü karşımızda Türkiye gibi direnen güçler var. Bu yüzden büyük bir azim ve kararlılık şart.

Türkiye’nin bu aralar Rojava’ya yönelik kapsamlı bir saldırı başlatma ihtimali var mı?

Bu ihtimali şu an için düşük görüyoruz. Çünkü uluslararası güçlerin tamamı böyle bir saldırıya karşı duruyor. Yine de ihtimal sıfır değildir; tehditler zaten devam ediyor. Şayet böyle bir saldırıya maruz kalırsak, kuşkusuz elimiz kolumuzu bağlayıp beklemeyeceğiz. İhtimal zayıf olsa da her türlü hazırlığımızı yapmak zorundayız.

Saygıdeğer Bavê Welat, son olarak “Ulusal Kürt Birliği” adına bir mesajınız var mı? Dört parça Kürdistan’da Rojava’ya büyük bir bağlılık ve umut var. Bu konuda bir şeyler söylemek ister mısın? 

Rojava olarak, Kürt halkının birliğinin merkezi haline gelmekten büyük mutluluk duyuyoruz. Kobanê direnişinden bu yana tüm Kürt halkının gözü ve yüreği Rojava’da; bunu hissediyoruz. Herkes elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyor; bu bizi hem sevindiriyor hem de gururlandırıyor.

Diğer Kürt güçlerinin Rojava’ya verebileceği en büyük destek diplomasi alanında olacaktır. Uluslararası alandaki bu destek hayati önemdedir; bu anlamda Güney Kürdistan’ın tavrı çok kritiktir. Sayın Mesut Barzani’ye teşekkür edip hem kendisinin ve diğer aktörlerin sürece diplomatik destek vermesi yükümüzü hafifletir. Dört parça Kürdistan’daki ve diasporadaki tüm Kürtlerin yüreğinin bizimle attığını bilmek direncimizi artırıyor. Biz de onlara karşı mahcup olmamak için direnmeye devam edeceğiz.

 

   

İlginizi Çekebilir

Yüksel Genç: Türkiye’ye tehdit mi? Rol ortağı mı?
Leyla Zana’ya hakaret eden Bursaspor’a kesilen para cezasını İYİ Partili vekil ödedi

Öne Çıkanlar