1983, köyümden çıkıp ortaokul okumak için gittiğim Batman’da, bir duvarın önünde. Duvarda büyük bir afiş var. Fazla renkli değil; benzerleri gibi dört ucundan biri ikisi rüzgârda sallanmıyor ve köşelerinden çekilip bir parçası duvarda bir parçası yırtanın elinde kalmamış.
Üstte “MİTİNGİMİZE” yazıyor, altta “DAVETLİSİNİZ”. “MİZE” anlaşılıyor, bize ait demek, peki ya “MİTİNG”? “DAVET”i de biz düğün için kullanıyoruz, ama duvarlarda görmedim hiç. Doğru hatırlıyorsam bitti bitecek bir Ekim ayı var afişin üstünde, belki bir Çarşamba günü, hatta Perşembe; saat de 15:00 ya da 15:30 olmalı. Çünkü uzun sürmemiş, 17:00 olmadan bitmişti ya da mikrofonda konuşan biri birtakım yasaklardan bahsedip 17:00’den önce dağılmak gerektiğini söylemişti.
Merak edip saatinden önce meydanda oluyorum. Son dönemde kayyımtırakların garip bir yere çevirdikleri Cumhuriyet Meydanı’na birileri gelip büyük hoparlörler kuruyorlar. Ömer Atila Sav, SODEP genel sekreteri, ana konuşmacı, Ömer’i kullanmıyor. Öfkeli ve umutlu bir sesi var, gömlekli kıravatlı değil. Seçime girememekten bahsediyor. Logosu başak şeklinde olan bankanın önündeki fidanımsı ağaca tünemişim. Birilerinin “çocuk işte, merak ediyor” diyerek tebessüm ettikleri biri olmalıyım. Ağacın tek meyvesiyim!
Çok sonra Aso Zagrosî’nin Omid Aşna’ın Pîremêrd û Pêdaçûnekî Nwê Jîyan û Berhemekanî kitabıyla desteklediği geniş araştırmasından öğreniyorum; Türkiye Barolar Birliği eski başkanı, “Çalışma” ve “Enerji ve Tabii Kaynaklar” eski bakanı olan ve kendini Ankaralı sayan Atila Sav, Kürt edebiyatının büyük ismi, aile kökleri Bextiyarîlere kadar uzanan Pîremêrd’in torunuymuş. 1925 yılında eşi Samiyexan ile oğulları Nejad ve Vedat’ı İstanbul’da bırakıp Güney Kürdistan’a giden, Resimli Kitab, Musavver Muhît, İkdâm, Herît, Kürd Teavün ve Terakki Cemiyeti Gazetesi, Ferheng, Jîn ve Şafak-ı Sûrîh’in yazar ya da yöneticilerinden olan, S.T. ve Süleymaniyeli Tevfik adlarını da kullanan Pîremêrd’in. Bütün fikrî valizlerini hafızasına yerleştirip döndüğü Silêmanî’de kendi yazıp, kendi dizip, kendi basıp, kendi dağıttığı Jîn ve Jiyanewe’yle Kürtçenin Soranca lehçesini dirilten adamın torunu.
Atila gibi kardeşi eski büyükelçi ve oyun yazarı Ergun Sav da dedesiyle ilgili tek bir cümle kurmadı. Benzeri çoktur ve Türkiye, ırkçılık yüzünden soyunu, aidiyetini saklamak zorunda olanların, büyük inkâr günahına katılanların cennetidir, belki de cehennemi. Ama tarih, kişiyi aidiyetin bir parçasıyla karşılaştırır mutlaka. İşte beş yıl önce vefat eden Atila Sav, ağaca tünemiş o küçük çocuğun kırk yıl sonra yazacağı bu yazıda görüleceği gibi o parçayla karşılaşmıştır: Zira o, 1983’ün o gününde, dedesinin bir şiirinde anlattığı o yerdedir. Pîremêrd, 12 Aralık 1918’de, Jîn’de çıkan Türkçe-Osmanlıca şiirinde Batman’ın hemen kuzeyindeki Awîskê’den bahsetmiştir. “Kârvan-ı Gam” adlı bu şiirde yoksul bir kadın vardır, Awîskê’den kopmuştur, İstanbul’da perişan haldedir.
Bu şiir, Kürt kadınının mağdurdan mağrura evrilen tarihi bağlamında da gelmişti aklıma. Değiştirilmiş adı “İkiköprü” olan Awîskê belediyesine kayyım atandığında, eşbaşkan Hatice Taş’ın kederli direnciyle dönüp belediye binasına bakan fotoğrafını gördüğümde. Metin Yoksu’nun çektiği o unutulmaz fotoğraf, tam da “Kârvan-ı Gam”daki şu beyitleri hatırlatıyordu: “Awiskî dağlarından inerken Beşiri’ye / Bazen durup bakardı, melûlâne geriye / Sanki veda ederdi diyâr-ı harâbına / Me’vâ-yi aslî, hatırgâh-ı şebâbına.” (*) Boyun eğmeyen, dünyayı kendi renkleriyle işleyen Hatice Taş ve arkadaşları o belediyeyi yine aldılar, ama bu kez erkek eşbaşkan anahtarı efendilere teslim etti!

9 Aralık 2019; Eşbaşkan Hatice Taş, gasp edilen Awîskê belediyesi önünde. (Foto: Metin Yoksu)
Aslında Awîskê dağlık bir yer değildir. Awîskê’den Beşiri’ye de inilmez, çünkü Beşiri Awîskê’den yüksektedir. Awîskê bir ovanın içindedir, o ovaya mahcup bir misafir gibi sokulan Qêre adlı bir dağa bakar. Dağın tam kalbinde cemaati sürülmüş bir Kiryakus Manastırı bulunur (**), orada Hrant Dink’in dedeleri rahiplik yapmıştır. Manastıra Kürtler “Dêra Qêre” derler. Ahmet Telli’nin “Ben Kelhok Köyünde Öğretmen” şiirinde, 19 yaşındayken vardığı Kelhok da bu dağın yamacındaki Êzidî köylerinden biridir. Bir roman borçlu olduğum Qêre, çocukluğumun çocuk dağıdır, avlumuzla akrabadır. Devletin adını bozup önce “Karadağ”, sonra “Kıra Dağı” yaptığı Qêre’nin adı “Borê Qer” (Yağız Aygır) destanından geliyor olmalıdır, zaten görünüş olarak hülyalı bir ata benzer. “Qewlê Hespê Reş” (Yağız Atın Kavli) diye de bilinen “Borê Qer” destanı şöyledir:
Hz. Muhammed bir gün Medine’deki camide Borê Qer adlı bir attan bahseder. Atın sahibi olan rahip ile kızı Leymûn’un yedi yıldır Müslüman olduklarını, atı alıp kendisine getirene cennette bir köşk vereceğini söyler. Hz. Ali huzurda olmasına rağmen Hz. Ömer kahramanlığa girişir, köşkü istemediğini ama atı alıp getireceğini söyler. Awîskê yakınlarındaki Xerabajar’a gelir, Bor’u rahip ve kızıyla birlikte alır. Ancak Dêra Qêre’nin rahipleriyle kavgaya tutuşurlar. Rahip ve Leymûn öldürülür, Ömer ise esir alınıp manastıra kapatılır. Ömer, hücresinin penceresine konan bir kırlangıçtan Medine’ye gidip Ali’ye haber vermesini ister. Kırlangıç havalanınca rahipler ok atarlar, ok kuyruğuna isabet eder; kırlangıçların kuyruğu o günden beri “zülfikar”a benzer. Kırlangıç Medine’ye varır. Haberi alan Hz. Fatima (bazı varyantlarda Henîfa Romî) Dundil’i (Düldül) hazırlarken telaşla kolan kayışını sertçe çeker ve Dundil’ın üç kaburgasını kırar, Dundil ses etmez. Hz. Ali, üç kaburgası kırık Dundil’e biner, bir öğünde Qêre’ye varır ve Ömer ile Borê Qer’i kurtarır; birlikte Medine’ye dönerler. Ali, ona Dundil’i hediye eden Hz. Muhammed’e Borê Qer’i hediye eder.
Kürtlerin destan muhayyilesi, geniş okumalara açık bu muhteşem destan ile “ödeşme”, hatta “telafi”yi gerçekleştirir. Zira Hz. Ali Kürtler arasında özgürlük ve yiğitlik sembolü olarak görülür ve çok sevilir. Ancak yiğitlik bahsinde Firdevsî’nin Rüstem-i Kürd dediği Rüstem-i Zal, Hz. Ali’den üstün görülür. Kürtçedeki Rüstem anlatılarında “çiyayek li çiyayekî siwar bûye, di dest de çiyayek heye” (bir dağ bir dağa elinde bir dağ ile binmiş) sözüyle anlatılan Rüstem, atı Rexşê Belek ve topuzu “şeşper” ile Hz. Ali’nin karşılaşma hikâyesini babam Evdilhekîmê Gulîstanê şöyle anlatır:
Hz. Ali bir gün bir mezarlığın önünden geçer. Mezarlıktan dağ gibi birisi doğrularak ona selam verir. Hz. Ali hayatında ilk kez ürkerek selamı almaz ve oradan hızla uzaklaşıp Hz. Muhammed’in huzuruna varır. O heyecanla olan biteni anlatır. O zaman Hz. Muhammed ona der ki: “O kişi Rüstem-i Zal’dır, senden yiğit tek kişidir; eğer onun selamını alsaydın, yiğitliği senin yiğitliğine eklenirdi.” On yıl önceki bir Ekim ayının sonuna doğru Firdevsî’nin Meşhed’deki mezarını ziyaret etmiştim; Rexşê Belek’in 600 yıl yaşamış nefesini hissetmiş ve bu hikâyeyi içimden tekrar etmiştim.
Kıvırcık yeleli Borê Qer ise, kara bir gece gibi rüyalarımdan geçer hâlâ, kişneyişi bende kendime sarılma duygusu uyandırır. 112 Hesp û Xezelek’te destanı Borê Qer’in dilinden yazdım: Buna göre Leymûn ve babası İslâmı seçmişlerdir, ama Borê Qer Hz. İsa’nın çarmıhtaki rüyasına inanmaktadır. Buna karşın çocukluğumun dağına kadar gelmiş Dundil’i kıramaz! Şiir şöyle biter: “lê çawa bişkînim dilê Dundilê, de bila, hema eşhedu en la…” (Ama nasıl kırayım Dundil’in kalbini, peki madem, eşhedü en la…)
Çocukken sık sık “Borê Qer” destanını okuyan babama, bir keresinde, “Orta Atlas”tan edindiğim harita bilgisiyle Hz. Ali ile Dundil’ın Medine’den Qêre’ye nasıl olur da bir öğünde gelebildiklerini sormuştum. Babam, “Dundil’ın her adımı 40 zerahî’dir oğlum” demişti. Zerahî nedir diye sorduğumda “parmak ucundan dirseğe kadarki ölçüdür” diye cevaplamıştı. Bor’un, Dundil’ın, Rexş’ın, yani konuşan ve uçan atların, denizden çıkıp ateşe dönüşen atların, mırıldanan taşların dünyasından olmanın gerçeğe inanmamak gibi bir ayrıcalığı vardı. Bu yüzden destanın aklımda kalan kısımlarını tekrar ediyorum, yine; şu kısmı mesela: “Mecal her ew mecal bû / Kafirek dînbetal bû / Hespekî çê li bal bu” (Mecal hep o mecaldi / Dini terk eden bir kafirdi / İyi bir atı vardı).
Şimdilerde Batmanlı sonradan görmelerin villa dedikleri müstakil evleriyle yağmaladıkları, gölgesi bile olmayan o uslu Qêre’nin yanıbaşındaki Awîskê’de dağlar bir yana, ürkek elma dallarına bakan bir yüksek tepe bile yoktur. Pîremêrd’in anlattığı kadın ise Qêre’nin yamacındaki Beşiri’ye melûlâne bakmış ve sonra dağlık Bitlis yoluna sapıp oradan İstanbul’a varmıştı. “Kârvan-ı Gam”ın şairi kadının yanına varıp “Bir ihtiyac-ı raz ile derdleşmek istedim” diyerek onu tanımaya çalışır: “Sordum, ‘hanım nerelisiniz?’, ‘Muşluyum’ dedi.” Kadın büyük bir aileden geldiğini, babasının Çatalca’da savaştığını, bu savaşta kocası ve erkek kardeşinin de öldürüldüğünü anlatır. O zamanlar Osmanlıcı olan Pîremêrd, pekçok dize ve beyti sansürlenmiş şiiri şöyle bitirir: “Ben karşısında kendimi buldum hakîr ve zar / Öyle kadınla eyleyecek millet iftihar.” Ancak o millet, bu şiirin üstünden beş yıl geçmeden bir hükümet, ardından bir devlet, ardından da bir cumhuriyet kurup ilk iş olarak Pîremêrd gibilerini dârağacına göndermeye girişecektir. Pîremêrd canını zor kurtarıp Silêmanî’ye gidecek, o devletin kurucu partisine katılacak iki oğlu ve doğacak torunlarını İstanbul’da bırakacaktır.
İşte o torunlardan biri, Ömer Atila Sav, 42 yıl önceki bir Ekimin son ikindilerinden birinde, Awîskê’nin aşağısında, Qêre’nin öbür tarafındaki meydanda, üstündeki limon yeşili kazakla bir orkestra şefi gibi yönetiyor kalabalığı. Ara sıra onu dinleyenleri şefkatle uyarıyor: “Damlardaki, balkonlardaki yurttaşlar, ağaçtaki genç arkadaşım, dikkat edin, düşmeyin!”
Benden de bahsedilmesi hoşuma gidiyor. Hem ne diyordu Albert Camus’nün Yabancı’sındaki Meursault: “İnsanın kendisinden bahsedilmesi güzel bir duygu, konu idamı da olsa!”
(*): Me’vâ-yı aslî: asıl yurt, vatan; hatırgâh-ı şebâb: gençlik anılarının yeri.
(**): Soykırım sözcüğünü kullanmadım, zira söz konusu bölgenin halkı devlet güçleri ile sivil katliamcıların bölgeye girişini engellemiştir. Buralı Ermeniler komşularının eşliğinde Rojava’ya geçip kurtulmuşlardır. Bkz. https://hyetert.org/2016/01/15/reskotan-asireti-ve-1915-soykirimi










