Selim Temo: Pelikan Tarihinde Ben

Yazarlar

Başlığın ilhamını Coşkun Ertepınar’dan aldım. Bir kitabının adı muhteşemdir: Şiir Dünyasındaki Yerim Üzerine. Kapağında kendisinin üç fotoğrafı var! Ertepınar, kendisiyle ilgili çıkmış her şeyi toplayıp kitap yapmış. Sadece yazılar değil, mektuplar da var, hatta telefon konuşmaları da. Şuna benzer bir konuşma mesela:

-İyi günler Coşkun bey, ben Rauf Denktaş..

-İyi günler başkanım.

-Kitabınız bana ulaştı, tebrik ve teşekkür ederim.

-Eksik olmayın efendim.

-İyi günler.

-İyi günler efendim.

Bu kitabı bir arkadaş Bilkent Kütüphanesinde bulmuştu. Master-doktora sürecinde o muhteşem kütüphanede o kadar çok zaman geçiriyorduk ki böyle garip kitaplara saracak hale gelmiştik. Bir zamanların ünlü yağcısı Meriç Köyatası’nın bile şiirlerini bulmuştuk. Uğur Dündar’a ithaf edilmiş bir şiir kitabı da vardı. Çetin Emeç’in gençliğinde yayımladığı bir şiirini bulmuştum bir kitabın içinde. Bir ölüm yıldönümünde Hürriyet gazetesine gönderebilirdim, ama Hürriyet gençliğimizi yakan anlayışın odağı olduğu için içimden gelmemişti.

Ertepınar’dan aldığım ilham ile Pelikan tarihindeki yerimi izah edeyim dedim ama aslında kuşlardan albatrosu severim. Bir albatros ile uçuş anılarım var hatta, Charles Baudelaire’in “Albatros” şiirinden. Küçük kanatlı bir dev. Bu tembel kuş, denizde bir gemi gördü mü ona yönelir. Gemicilerin itiş kakışları arasında kendini maruz bırakıp oradan oraya atılır. Yiyecek bir şeyler verilirse yer, uçup bir balık avlayarak gemiye dönmeyi “akıl etmez.” Anlamanın çıldırttığı o şair ne diyordu “Albatros” şiirinde: “Lui, naguère si beau, qu’il est comique et laid” (O, pek yakışıklıydı, hem komik ve çirkindi de). Baudelaire, şairi de albatrosa benzetir. Nâzım Hikmet’in 1940’ta Çankırı hapishanesinde yazdığı “Beş Dakika” şiirinde ise “yabancı” ordulardan dört ölü dile gelir, onlardan biri olan Con şöyle der: “Ben / Con. / Ellerim / iki albatros gibiydiler / kollarımın ucunda. / Ve bir kırmızı bıçak yarası vardı /soldakinin avucunda.”

Pelikan ise büyük kanatlı, uzun mesafe uçucusu. Ortaokuldayken alamadığım dolma kalemlerin markasıydı. Şimdilerde görevini tamamlamış sivil bir özel savaş kurumu. Ormana çekilme ya da gençlere sıkıcı anılarımı anlatma yaşına gelmedim daha ama benim de Pelikan tarihinde bir yerim oldu.

Aralık 2009. Soğuk bir Mardin akşamı cep telefonum çalıyor. O zamanlar cep telefonu iletişimi şimdiki gibi ucuz olmadığı için arayan da aranan da kısa konuşurdu. Böylece sorunlar çabuk çözülür, genleşmezdi. Şimdi öyle mi? “Gelirken yarım kalıp peynir al” araması saatler süren konuşmalara, sibernetik alanındaki son gelişmeleri değerlendirmeye kadar uzayabiliyor. Ama telefondaki Hilal Kaplan’dı ve başka bir operatörden aramasına karşın uzattıkça uzattı. 

Ben ne bileyim Hilal Kaplan kim? Mardin Artuklu şeysinde bir Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü kurulacak, öne çıkan isim benim. Her devrin dokunulmazlarından yeni devrin toramanlarına arayan arayana. Telefonum pideci telefonu gibi, herkeste var!

O zamanlar Mardin’in her damı kafe olmamıştı. Mahalle kahvesi-kafe sentezi bir yerde sözleştik. Yanında iki kişiyle geldi. Kürt aydınlarına selam vermeyen belediye siyaseti bu tiplere bayıldığı için çağırmış bunu, eşlik de vermiş. Yalnız belediye siyaseti mi? Amed’de bir hak derneği de bu görüşmeden bir süre sonra gerçekleşen Robozik/Roboskî katliamı hakkında konuşmak için kendisini çağırmıştı. “Ortamda bir Kürt de olsun” diye beni de çağırdılar. Hilal Kaplan gelmeyince etkinlik iptal edildi. Arayıp dedim ki, ben de biraz anlatabilirdim, ama ı-ıh dediler, üstüne bir de lafını ettiler!

Kaplan’a eşlik eden iki kişi, Toran taraflarından. Neşeli bir sessizlikleri var. Kaplan ise “bu topraklara olan” taşkın sevgisiyle konuştukça konuşuyor. Kahvedeki sivil eleman merkezden ekip istemek üzere. Kaplan benden daha radikal. Ben, bildiğin, “oportünizme bulaşmış tipik bir orta yolcu”yum. Siyasal, evrensel, askerî gerçeklikler var diyorum. Bizim kaderimizi tayin etme hakkımız var elbette, ama geleceğe yerleşmiş bu hedef için bugün siyaset de yapmamız lazım diyorum filan. Ama ona bıraksan Lübnan’ı, Arnavutluk’u, Kamboçya’yı bağımsız Kürdistan’a ekleyecek. İyi olurdu gerçi, mis gibi enternasyonalizm ona bakarsan; adını da Kürdistan Sosyalist Halklar Cemahiriyesi koyardık! 

Taraf’ın herkesin adına konuşup bütün toplumsal dinamik ve kazanımlara el koyduğu bir dönem. Kürt siyasî liderlerinin gazetenin mızıkçı sermuharririne sayfa sayfa mektuplar yazdıkları dönem. Milliyetçiden daha milliyetçi, solcudan daha solcu, dinciden daha dinci, Kürtten daha Kürt, Alevîden daha Alevî bir gazete. Taraf’ın tarafına koşanlar, Anadolu irfanının süzme sembolü taşra dincilerinin demokrat olmak için nasıl da çırpındıklarını anlatıyorlar herkese. Ben de Türk medyasına dert anlatmak kültürüne kapılıp iki yazı yazmıştım gazetenin Forum sayfasına. Bir yazıda yaptığım eleştirinin nesnesi oldum sonra, öbür yazıda medya ile devleti farklı sanma illüzyonunu büyüttüm. Öyle falsolardan çok var bende. Özeleştiri yazmaya başlasam 22  cilt + 7 ek-cilt ansiklopedi olur!

Kafehanede Hilal Kaplan uçmuş, yeni bir dinin peygamberi gibi nurlu ufukları anlatıyor. İnternette dolaşan bir şiirimi okumuş, içime döndüm filan diyen klişeden bozma bir şey. Ama oncacık şiirden göklere çıkarmalar filan. Malum, Türk veya Türkleşmiş bazı yazmanlar Kürdü ya ezerek ya da överek yok ederler. Sonunda “Diyarbakır’a doğru yola çıkacağız” deniyor. Giderken beni de yol üstündeki TOKİ’ye bırakıyorlar. Ama yoğun sis var. Bir süre sonra yolun bir yerinden dönüp sabahı bekleme kararı alıyorlar. Mahalleden, okuldan beş altı kişi daha çıkıp geliyor. Ev, bol şagirtli bir sohbet evine dönüyor. İştiraki’de etiketlendiğim fotoları yürütüp beni “her gece Boğaz’da rakı içen Kürt” şeklinde tarif eden bazı elemanların sandığının aksine ev tamtakır. Elbette Kurdish hospitality diye bir şey var, ama o, olunca olan bir şey. Neyse ki misafirlerim anlayışlı. Çaya talim eden uzun bir sohbet başlıyor. Ev, Mamak Halkevinin 1979’un herhangi bir akşamındaki haline dönüyor. Devrim planlanıyor, ama dönek Kautsky, evrimci Bernstein gibileri değil, İbn-i Tevmiye, Seyyid Kutup, Cemaleddin Afganî gibileri kargışlanıyor (Ne zamandır bu sözcüğü kullanmak istiyordum). 

İçkulak iltihabı günün ışımasıyla gitmelerine kadar sürüyor.

Hilal hanım bütün medyaya adımı öneriyor; arayan arayana. Üzerinize afiyet, serde hafif TOKİ dervişliği var, gitmiyorum bir yere. Ama bir anda millî anaya dönen Kaplan durur mu? Bir yazısında “Bir M. Kızılkaya’nın, bir Selim Temo’nun acısını anlayabiliyor muyuz?” diye soruyor. A ha diyorum, düştüğüm lige bak! Yer miyim? Taşra hakkında doktora tezi yazmış adamım, ayıptır söylemesi. Ahmed Şerif’in 1909 tarihli “Anadolu ve Kürdistan’da Tanin” gezisinden beri taşraya gelen merkezlilerin ciğerini bilirim!

Hasılı, Pelikan, dipten gelen yeni merkezlilerin bazı işlerini gördü. Yeni merkezliler de göz koydukları her şeyi Kürtleri ezerek ele geçirebileceklerini gördüler. Bu yüzden bunların cenneti, Kürdün cehennemidir! Ama bunların demokrat maskeli eski haline ihtiyaç duyulduğunda yeniden demokrat takılacaklar. Bunu en çok da bizimkiler yiyecek. O zaman onları bir güzel kargışlarım ben de! 

İlginizi Çekebilir

Putin Çin’de konuştu: Ukrayna’da barışın yolu açıldı
Amedspor deplasmanda Adana Demirspor’u 8 golle yendi

Öne Çıkanlar