Bütün dünyayı kucaklayan sözcükler bulup çatmak isterdim. Ama bazı sözcükler, genişledikçe gerçek anlamını yitirir. Anlamı daraltılmış sözcükler ise içinde yaşadığımız evin, evrenin, tarihin ve toplumun aynasını yansıtır sadece.
Bu yansımanın dışına çıkabilmek için bazı sözcüklerin sınırlarını zorlayacağım.
Son dönemlerde en çok maruz kaldığımız, en çok duyduğumuz ve en çok talep ettiğimiz “adalet” sözcüğünden başlayacağım.
Adalet nedir?
İnsan ilişkilerini düzenleyen toplumsal kuralların en ideal değer ölçüsüne adalet denir. Bu ölçü, genel bir kabulle herkesin hakkının gözetilmesi, hakkını alabilmesi, kimsenin başkasına zarar vermemesi yönünde düzenlenmiştir. Hukuksal olarak ise toplumsal güvenliğin teminatı olarak kabul edilir.
Topluluk hâlinde yaşayan insanlık, birbirleriyle ve yönetenlerle ilişkilerini düzenlemek için adalet ilkesine ihtiyaç duyar. Bu kavram insanlık tarihi kadar eskidir ve felsefi anlamda birçok filozof tarafından çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Şimdilik Orta Çağ filozoflarından Aziz Augustinus’un bir yorumu ile devam edelim:
“Adaletin olmadığı bir devlet, büyük bir haydut çetesinden farklı değildir.”
Platon, adaleti düzenin korunması açısından ele alırken; Aristoteles, “herkese hak ettiğini vermek” olarak tanımlar. K. Marx ve Engels ise adaleti çok farklı bir açıdan değerlendirir; ekonomik ve toplumsal ilişkilerin bir yansıması olarak yorumlarlar. Onlara göre sınıflı toplumlarda adaletten söz edilemez.
Şimdi bütün bunları belirttikten sonra, son dönemde bu kavramın farkında olarak ya da olmayarak sıkça kullandığımız sosyal medya, sokak ve sohbet diline bakalım.
Zira adalet sözcüğünün “sokağa çıkmış anlamı” da daha çok hukuki boyutuyla, toplumun tüm ilişkilerini etkilemektedir.
“Rojin Kabaiş için adalet istiyoruz!”
Neden mi? Çünkü ölümünün intihar değil, öldürülme olduğuna dair güçlü şüpheler bulunuyor. Vücudundan iki ayrı DNA tespit edilmesi nedeniyle ailesi ve toplum, Rojin Kabaiş için adalet talep ediyor.
Peki ya Hakan Tosun’a ne oldu?
“Hakan Tosun için adalet istiyoruz!”
Bir gazeteci sokak ortasında dövülerek öldürüldü. Failler belli; somut kanıtlar, kamera kayıtları var, aile ve haber yapan gazeteciler tehdit ediliyor, ama herhangi bir tutuklama ya da açıklama yapılmıyor.
Ahmet Minguzzi için, Pınar Gültekin için, Nurcan Arslan, Şule Çet, Ayşe, Özgecan ve daha nice insan için her gün “Cinayetler aydınlatılsın, failler adil yargılansın!” diyorlar ve diyoruz.
Toplumun haksızlığa uğrayan her bir bireyinin ayrı ayrı adalet talep etmesi, adalet kavramının anlamının en derin ve daraltılmış yansıması olarak karşımıza çıkıyor.
Rojin Kabaiş’in “renklerim çalındı” diyen annesi ve babasının, Hakan Tosun’a ne oldu diyen aile ve arkadaşları, Nurcan’ın, Şule’nin ve adalet isteyen diğer tüm ailelerin ve insanların bir araya gelebilmesi, ortak bir adalet talebini dile getirmesiyle bu kavramın anlamını biraz daha genişletebiliriz. Çünkü bütün toplumun buna ihtiyacı var.
Ancak adalet mekanizmasını taşıyan terazimiz bozuk.
Önce teraziyi tamir etmek, olmuyorsa yenisini yapmak gerekiyor.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel ilkelerinin anlam bakımından zarar gördüğü ve bu sözcüklerin anlam kaybına uğradığı açıkça görülebiliyor.
Zira “kanun önünde eşitlik”, “masumiyet karinesi”, “adil yargılanma hakkı”, “hak arama özgürlüğü” ve “savunma hakkı” gibi kavramlar; toplumun tüm kesimleri tarafından aynı anlamda kabul görmediği gibi, yönetenler tarafından da belli bir zümrenin çıkarları doğrultusunda daraltılmıştır. Toplumun daracık anlamlara sıkışıp kalmış adaleti, sokağa ayrı ayrı çıkarak istemesi elbette kaçınılmaz.
Son söz olarak:
Rojin’in annesinin, kaybettiği renkleri yeniden bulabilmesi için adaletin sınırlarını tüm insanlık olarak zorlamaya devam edeceğiz. Belki o zaman sözcükler yeniden anlamını bulur.










