Şeyda Başer Eroğlu: Geçmişi Yeniden Yaratmak

Şeyda Başer Eroğlu, Jamaica Kincaid’in “Annemin Otobiyografisi” romanı için Parşömen’e yazdı: “Geçmişi Yeniden Yaratmak”

**

Palimpsest, kâğıdın keşfinden evvel insanların ürettikleri parşömenlere kazıdığı yazıların izleri henüz silinmeden bir başka yazının eklenmesiyle bütün izlerin iç içe geçmesi durumunda kullanılan bir terim. Aynı zamanda günümüzde mimarlık, kentsel tasarım, arkeoloji, jeomorfoloji, resim, edebiyat, sinema gibi birçok farklı disiplinde karşılaştığımız anlatı aracı, belki metaforik manada yeniden kullanımın temsilcisi, bir varlığın başka bir varlıkla birlikteliğinin göstergesi, iki ruhun tek bedende buluşmasının anlatıcısı da. Nerden çıktı şimdi bu kelime? Annemin Otobiyografisi’nin son cümlesini okuduğumda aklıma gelmişti, çünkü bu metnin bir palimpsest olduğunu düşünüyorum. Anlatıcı palimpsest metaforunu kullanarak yaşlı Xuela’nın hayatını yeniden yazıyor ve böylece iki katman oluşuyor. 1996’da yayımlanan Annemin Otobiyografisi, başlıktaki annenin kızı tarafından anlatılan bir roman. Anlatıcı Xuela Claudette Richardson, yetmişlerinde çocuksuz bir kadın. Metnin ilerleyen sayfalarında leitmotiv olduğunu fark ettiğim “Annem ben doğduğum an öldü,” açılış cümlesi metnin üzerine kurulduğu dünyayı yansıtıyor. Anne figürünün yokluğu hayatının her alanına musallat olan Xuela bu kayıp yüzünden hiç kimseyle sevgi dolu veya empatik bir ilişki kuramıyor. Annesi hakkında bildikleri çok sınırlı olunca Xuela da annesinin hayatının nasıl olabileceğini varsaydığı bir yeniden yaratımla karşımıza çıkıyor, ancak aslında anlattığı kendi hayatı.

Bir yerde genç kahramanla anlatıcı arasında hem bir yakınlık hem de birbirinden çok uzağa düşmüş bir eşzamanlılık var. Anlatı boyunca bu iki durum yüzeyde ve derinde varlıklarını hissettiriyor. Esasında metin, başkarakterin nihai varlığında, yaşlı Xuela’yla genç Xuela’nın bir çeşit sentezinden başka şey değil. Bütün bunların yanında, seçtiği muğlak şimdiki zamanla anlatıcı, eylemlerini haklı çıkarmak için hikâyesini yeniden yaratırken aynı zamanda yaşlı anlatıcının uzlaştırıcılığında pek çok pişmanlık, öfke, kayıp ve çaresizlik hissini okura vermek istiyor. Fikrimce bu hikâye sevgi üzerine inşa edilmiş. Aksi halde yüz altmış sayfalık bir metinde yüz kırk beşten fazla sevmek fiilinden türemiş kelimenin kullanılması nasıl açıklanabilir?

Jamaica Kincaid

Yazarın röportajlarını, hayat hikâyesini okurken Jamaica Kincaid’in kitabın başkarakteri gibi eski bir İngiliz sömürgesinde dünyaya geldiğini öğreniyorum. Ergenlik döneminden beri ABD’de yaşayan ödüllü, Postkolonyal yazar Kincaid, Avrupa’nın Batı Hint Adaları’ndaki rolüne ve Batı Hint Adaları tarihinin Avrupa merkezli inşasına karşı oldukça eleştirel. Yine röportajlarında ifade ettiği gibi bu eserinde Kincaid’in deneyimlerinin bir yansıması olan sorunlu anne-kız ilişkisi göze çarpıyor. Ona göre annesi yazar için her zaman kaygılı ve çelişkili duyguların bir kaynağı, uzun yıllar boyunca onu rahatsız eden bir figür olmaya devam etmiş, çünkü Kincaid’in annesi onu sevememiş ya da sevmek istememiş. Belki de Kincaid’in aile otoritesine ve sosyal kurallara karşı geliştirdiği isyanın kaynağı burasıdır.

Eseri pek çok açıdan değerlendirmekle birlikte daha çok dikkatimi çeken şu hususa yoğunlaşmak istiyorum: Yetmiş yaşındaki Xuela’nın genç halinin sözde gerçek deneyimleriyle şimdinin güvenilmez anlatıcısı arasındaki çelişkiler.

Kontrol, güç ve sevgi üçgeninde mekik dokuyan anlatıcı, doğumundan itibaren travmatize oluyor. Gerçeklerle hayaller, doğrularla yalanlar arasındaki ayrımı zaman zaman silikleştirmeyi, kendi travmalarıyla yüzleşirken yaşadığı zorluklar yüzünden tarih/gerçek tarafı vurgulamak yerine gerçekdışı/büyülü bir versiyonunu anlatmayı yeğliyor. Belki de ömrünün son demlerini yaşayan anlatıcı, bütün hayatını postkolonyal bir geçmiş yüzünden kendine ait hissetmediği için yaklaşan ölümü nedeniyle kendi hayatı üzerinde bir tür nihai kontrol kazanmak istiyor. Bu hem anne ve kızın hayatının hem de Avrupa’nın tarihten silip atmaya çalıştığı Karayip tarihiyle postkolonyal tarihin bir palimpsesti.

Yaşlı anlatıcı metin boyunca sık sık, genç Xuela’nın gerçekte hissettiği şeyle hissetmesine izin verdiği şey arasındaki farka parmak basıyor. Bu ses ikiliğinde her ne kadar yaşlı Xuela söylemlerini genç Xuela’nınkinin üzerine bindirmeye çalışsa da palimpsesti oluşturuyor. Annesinin ölümünden kendi yaşlılığına, anlatıdaki şimdiki zamana kadar okurun karşısındaki kişi yaşlı Xuela, maziye üzüntüyle bakıyor, çünkü onun hikâyesi mutlu bir hikâye değildir:

“Hayatım boyunca hep bir uçurumun kenarında durduğumu, kayıplarımın beni savunmasız, katı ve çaresiz kıldığını hissetmeye başladım; bunu anladıktan sonra da içim kendime dönük bir keder, utanç ve acımayla doldu.” (s.7)

Bu cümleyle Xuela kendisini savunmasız ve çaresiz, postkolonyal bir geçmişin en zayıf halkası; baskı, yabancılaşma ve zalimliğin sonucu bir kurban olarak sunuyor. Öte yandan, metnin ilerleyen bölümlerinde, Xuela’nın kendisi hakkında yansıttığı imaj, başlangıçtaki kurban portresini silikleştiriyor, hatta bazı durumlarda onu bir fail haline getiriyor. Sert karakterli, kimseyi sevemeyen ve kimseye empati duyamayan bir Xuela ilk çelişkiyi doğuruyor. Hangisi gerçek Xuela, diye soruyorum kendime. Bütün geçmişi göz önüne alındığında travmatize olmuş, sevilmeyen bir çocuğun vardığı yetişkinlik hali mi, yoksa yaşlı Xuela’nın nefret yüzünden boşa geçmiş bir hayatı haklı çıkarmak için inanmayı tercih ettiği uzak bir versiyonu mu? Son tahlilde yetmişindeki Xuela’nın bellek egzersizleri tecrübelerinin bir seçimi, yalnızca genç Xuela’yı değil aynı zamanda asla olmayan kişiyi, annesini, algılamayı mümkün kıldığı palimpsestik bir egzersizi ima ediyor.

Doğumundan itibaren öksüzlükle tanışması, doğru dürüst bir baba figürünün olmayışı ve neredeyse katil denebilecek bir üvey anneyle büyümesi, ergenliğinde yaşlı, evli bir adamla cinsel ilişkiye girmeye zorlanması, üvey kız kardeşi tarafından hor görülmesi ve koşullar yüzünden doğmamış çocuklarının her birini düşürmeye zorlanması gibi adaletsiz ve üzücü deneyimlerle işaretlenmiş bir hayat onunkisi. Bütün bunlar yüzünden okurun Xuela’ya acıması gerekir, ancak aksine neredeyse tavırları nedeniyle bunu başaramıyor, onunla empati kurmakta zorlanıyorum. Bunun en büyük müsebbibi hayatına savunmasız bir durumda başlamasına rağmen narsisizmini ve üstünlük kompleksini bir tür öz savunma olarak kullanması olabilir. O, zayıflıktan nefret eden bir kurban.

Bir yandan kendisini kaybedenleri bir parçası olarak tanımlarken diğer yandan hayatında hep kaybeden olmak için kararlı bir eylem rotası çiziyor. Her fırsatta duygularını inkârı tercih etmesine rağmen, başlangıçta da değindiğim gibi sevgi kelimesi anlatıda çok sık geçiyor. Onunkisi sevgi ve nefret, ihtiyaç ve inkâr arasındaki bir çarpışma. “Ayrıca bana sevgi ile nefret arasındaki farkı öğrenmemi umut ettiğini söyledi. Bu ikisi arasındaki farkı anlamaya çok çalıştım, ama bugün hâlen anlayabilmiş değilim, çünkü genelde neredeyse tıpatıp aynı suretteler.” (s.21) Kendisini duygulara veya insanlara asla teslim etmiyor, çünkü sevmenin kapasitesinin ötesinde olduğunu düşünüyor. Bütün bu sevgiden kaçışın yanında bir yandan sevgiye olan ihtiyacını gösteren birkaç örnek var. Bunlardan biri Xuela’yı emziren ilk anne figürü MaEunice. Anlatıcı henüz yeni doğmuş bir bebekken kadının sütünün tadını beğenmiyor. “Onu sevmiyor, bir kez olsun görmediğim yüzü özlüyordum; sanki yolunu gözlediğim biri varmış da her an gelebilirmiş gibi…” (s.8) Anlatıcının dişleri çıktığında yaptığı ilk şey onu emziren kadının elini ısırmak oluyor. İşte bu bölümde gerçeklerin yerini hayaller yahut olmasını istediği dünya alıyor. Xuela bu pasajda muhtemelen çocukluğunu yeniden yaratıyor, çünkü bu kadar küçük bir yaşta sadece sütün tadını beğenmemesi değil, aynı zamanda yeni doğmuş bir bebek olarak hiç tanımadığı birini özlemesinin imkansızlığını da yok sayıyor. Dört yaşındayken “hiç kimseden duymadığım bir dilde” (s.10) dediği, yani İngilizce, ilk kelimelerini söylediğinde karakter fantastik bir şekilde kavrayışı, algısı güçlü birine dönüşüyor. Tam da burada kendisini gerçek hayattan çok fanteziyle ilişkili bir tür varlık gibi sunuyor. Sütannesi tarafından sevilmeyen ve bunu hisseden bir bebek, sevgi açlığını, acısını nasıl bastırabilirdi? Gerçekte belki de arsızca sevgi talep etmesi beklenebilirdi ancak bebek Xuela bu kadını reddediyor. Bir okur olarak bu durumda şöyle düşünüyorum: Reddetme eyleminde özne olmaktansa fail olmayı tercih ediyorum. Bu bana ait bir cümleyse de metin boyunca bir şema olarak defalarca karşıma çıkıyor. Zaten bunu kendisi de itiraf ediyor: “Oysa ben gerçek bir çocuk değildim.” (s.30)

Babası Xuela’yı üvey annesiyle yaşamaya götürdüğünde şöyle düşünüyor: “Benden hoşlanmamıştı. Beni sevmemişti. Bunu yüzünden okuyabiliyordum. Ruhum bu zorunluluğun üstesinden gelebilirdi. Sevgi yoktu ve ben böyle bir yerde yaşayabilirdim. Bu ortamı, bu havayı çok iyi biliyordum. Beni sevgi alt edebilirdi. Sevgi beni daima alt ederdi.” (s.26) Üvey annesinin isteksizliği karşısında Xuela kendisine sunulmayan şeyi reddediyor, “sevgi” kelimesinin öyle sık telaffuz edildiğini söylüyor ki onun için bu durum “yedi yaşındaki çocuk aklıma böyle bir eylemin gerçekte var olmadığını gösteren bir işaret,” diyor. (s.22) Bütün bunların aksine şaşırtıcı bir şekilde tam da Xuela’nın kendisi sevgi kelimesini daha sık kullanıyor. Bana göre böylesi bir durumda yani Xuela’nın kimseyi sevmediği ve kimse tarafından sevilmediği yönündeki sürekli yakarışı, yaşlı Xuela’nın tutumlarında haklı olduğuna kendini ikna etme çabasına işaret ediyor. Belki de yaşlı anlatıcı kendisini incinmiş ve bencil biri yerine güçlü olarak hatırlamak istiyor. Anlatıcının sevgiyle ilgili çelişkileri babası hakkındaki düşüncelerine de yansıyor. “Babam seviyordu, gerçekten seviyordu, ama kendisini seviyordu” (s.84) diyen aynı anlatıcı, başka bir yerde “babam o zaman beni sevmiş olmalıydı, ama bunu bana söylemezdi.” (s.35) derken başka bir pasajda babasının ona “babam beni kendisi kadar, hatta belki kendi canından bile çok sevdiğinden” (s.22) bahsederken kendi düşüncelerini ise “Babamı sevmezdim, zamanla babamı sevmemeyi sevdim ve rahatsız edici varlığı, bu sevgisiz sevgiyi özledim.” (s.148), “babamı sevmeye başladım, onu ancak öldüğünde, hâlâ kendisi gibi göründüğü ama artık kimseye zarar veremeyen bir benlik, hareketsiz bir benlik, bir ölü olduğu an sevmeye başladım” (s.150) çelişkileriyle veriyor. Bu kusurlu baba-kız ilişkisinde hem fail hem kurban olan baba anlatıcıya göre “birincisinin pelerinini” seçiyor. Ne kadar da kendisine benziyor değil mi?

Genç Xuela hemcinsleriyle empati kuramıyor, kurmak istemiyor. Annemin Otobiyografisi’ndeki bütün kadınlar erkeklere boyun eğmiş tipler. Kendisini onlar gibi zayıf göstermek istemeyen genç Xuela evlilikle ilgili düşüncelerini sıralarken benliğini başka, üst bir konuma yerleştiriyor. “Kadınların evlenmek için çaresizce yanıp tutuşmalarının kendi hataları olmadığını anlayabiliyordum, sonuçta başka ne yapabilirlerdi ki?” (s.51) Madame LaBatte bu durumun biraz dışında kalsa da Xuela’nın çelişkilerinden nasibini alıyor. “Madam LaBatte’la kurduğum sıkı dostluk -evet, bunun adı dostluktu, o belki de hayatım boyunca sahip olduğum tek dostumdu- günden güne güçleniyordu.” (s.53) Ona karşı “içgüdüsel bir sempati” (s.51) duygusu taşıyor, ama aynı zamanda Madame LaBatte onun için bir iğrenme sebebi. “Ona baktığımda sempatiyle beraber tiksinti de duyuyordum.” (s.52) Xuela’nın sevgi/nefret ikiliği evden gece vakti ayrıldığında Madame LaBatte’e veda etmeden gitmesine neden oluyor. Bu kaçış Xuela’nın hayatı boyunca uzun bir listede yer alan ilk kürtaj sebebi aynı zamanda. Anlatıcının bütün öfkesinin doruk noktaya ulaştığı tek yer işte burası. Onun deyimiyle çocuklarını nasıl doğurduğunu yahut öldürdüğünü açıkladığı metaforda dışsallaşıyor:

“Doğuracaktım, ama onlara asla annelik yapmayacaktım. Sürüsüyle çocuk doğuracaktım; kafamdan, koltukaltlarımdan, bacaklarımın arasından çıkacaklardı; bir sürü çocuk doğuracaktım, asmadan sarkan üzümler gibi sarkacaklardı benden, ama onları bir Tanrı gibi kayıtsızca yok edecektim.” (s.72)

Bilinçli bir seçim gibi görünse de bu tercihler yine ve yeniden Xuela’nın kendisine herhangi bir sevgi veya mutluluk olasılığını reddeden seçimler. Genç Xuela yıkıcı kararlarına sıkı sıkıya bağlı ve onları bir şekilde kontrol ediyor gibi görünürken yaşlı Xuela’nın üstünde mazinin koyu gölgesi görülüyor. “Her şeyi bilmek imkânsız, ama beni ancak böyle bir şey tatmin edebilir. Geçmişi tersine çevirebilmek bana mutluluğu getirirdi.” (s.159)

Xuela’nın duyguları üzerindeki tahakkümü despotluktan başka bir şey değildir, öyle ki beklenen sonuçları vermiyor. Hatta geçmişinden bazı sahneleri hatırlamaya çalıştığında kendi doğruluğunu sorguluyor: “Bazı şeylerin son baktığımda gördüğüm yerde olmadıklarını fark ediyorum: Farklı zamanlarda farklı şeyler karanlıkta, farklı şeyler aydınlıkta duruyor.” (s.29) Ayrıca hayatının tarafsız bir hesabını vermenin imkansızlığını kabul ediyor, çünkü insanın tarafsız olması imkansızdır ve herkes haklı olma peşindedir.

Xuela, İngiliz Doktor Philip’le evleniyor. Daha önce “Ağzımdan çıkan ilk sözcüklerin hayatım boyunca hiçbir zaman hoşlanmayacağım, sevmeyeceğim bir ulusun dilinde olması…” dediği İngiliz biriyle. Güvenilmez anlatıcı ilk cinsel karşılaşmalarını hatırladığında yine karşımıza çıkıyor. “Kapımı tıklattı mı? İçeri gir dedim mi? Kapıyı tereddütle mi açtı? Belki de. Belki de.” (s.109) Beyaz sömürgecilerin torunu olan Philip’le evlenmesine rağmen onu sevmeyi kendine yasaklıyor, sömürülmüş bir millettin geçmişi insani ihtiyaçlarının üstüne çıkıyor. “Sevebileceğim biri değildi ve sevmem gereken biri değildi, dolayısıyla onu sevemeyeceğime ve sevmemem gerektiğine daha o an karar verdim. Hayatın akıp gitmesi gereken bir yol, bu ideal yoldur, kusursuz yoldur; bir de hayatın akıp gittiği yol vardır ve bu yol idealin tam aksi değildir, kusursuzun tam aksi değildir yalnızca tam anlamıyla olması gerektiği gibi değildir, ama tam anlamıyla olması gerektiği gibi de değildir, demek istediğim herhangi bir durumda on şeyden yalnızca bir ya da ikisi bilemedin üçü tam da sizin dediğiniz gibi olur.” (s.111) Bence Xuela sevginin nasıl bir şey olduğunu bilseydi Philip’i sevebilirdi. Fakat o kendi mutluluğunu İngilizlere karşı hissettiği kindar ırkçılık ve kolonizasyon sürecinde halkının maruz kaldığı aşağılamaların intikamına feda ediyor. “Ve evlendiğim adam yenenlerdendi.” (s.152)

Sona doğru güvenilmez anlatıcı tezim Xuela’nın itirafına dönüşüyor. Anlatıcı güvenilmezliğini kabul ediyor. “Geçmiş yüklerden ve çerçöpten ibaret, bazen işe yarar şeyler de içerir…” (s.144) ve gerçek her zaman belirsizdir.

Şeyda Başer Eroğlu

İlginizi Çekebilir

Tuncer Bakırhan’ın annesi hayatını kaybetti
Amerika ve Irak arasında güvenlik işbirliği görüşmeleri yapılıyor

Öne Çıkanlar