Milyonları ekran başına kilitleyen, tribünlere on binleri toplayan futbol, sporun adeta lokomotifi gibi. Futbol, birçok ülkede maç günlerinde bir karnaval havasında geçiyor ve bulunduğu şehri eğlenceli, hareketli ve heyecanlı bir hale getiriyor. Peki biz bunun neresindeyiz? Bu karnaval havasını genellikle Avrupa ülkelerinde daha tutkulu ve daha heyecan verici bir şekilde görebiliyoruz. Ancak çok medeni gördüğümüz Avrupa’da bile bu karnavalı holiganizm seviyesinde izleyebiliyoruz.
Bir meşin yuvarlak, 120 metre uzunluğunda 60 metre genişliğinde bir saha, topun peşinde koşan yirmi iki kişi ve tribünlerde on binler, ekran başında milyonlar… Oysa futbolun tarihi çok daha eskiye, M.Ö. yıllara dayanıyor. M.Ö. 5000 yılında Çin’de askeri bir eğitim amacıyla oynanan cuju ya da tsuchu, Antik Yunan’da oynanan episkyros, Mısır’da M.Ö. 1000 yıllarında kadınların oynadığı bir oyun ve Japonya’da oynanan kemari, futbolun ilk örnekleri arasında yer alıyor. Çin’deki oyunun adı tsuchu; tsu ayakla tekmelemek, chu ise top anlamına geliyor. Zamanla Çin ve Japonya bu oyunları birleştirerek farklı bir boyuta taşımışlardır.
M.S. döneminde ise Meksika ve Orta Amerika’da kauçuktan yapılan toplarla oynanan oyun 1600’lü yıllara kadar devam etti. 700’lü yıllarda Britanya’da kanlı bir şekilde ortaya çıkan futbol, İngiltere’nin doğusunda savaşta mağlup edilen Danimarka prensinin kafasının tekmelenmesiyle çok sert bir geçmiş kazandı. O dönem oynanan her maçta ölüm olaylarının yaşandığı biliniyor. 1331’de popülerliği zirvedeyken Kral III. Edward tarafından yasaklanan bu oyun, ayak topundan çok kan topu gibiydi.
1500’lü yıllarda İtalya’da calcio adıyla oynanan ve 27’den fazla kişinin katıldığı bu oyun, futbola pas ve gol kavramlarını kazandırdı. 1600’lerde Kanada’da Eskimolar buz üzerinde, kalibu tüyü ve yosunlarla doldurdukları toplarla oynadılar. 1605’te İngiltere’de futbol yasağı kaldırılınca yeniden popüler oldu. 1620’de Kuzey Amerika’da yerli Kızılderililerin bin kişilik takımlarla 800 metre genişliğinde, 1,6 kilometre uzunluğunda sahalarda oynadıkları pasuckuakohowog (ayakla top oynamak için toplanma) dikkat çekiciydi. 1815’te Eton College kurallar koydu ve Amerika’da kolejler arasında müsabaka şeklinde oynanmaya başlandı. Artık günümüz futboluna en yakın oyun şekillenmişti.
Bugün ayak topu endüstriyel futbola dönüştü. Çok yüksek paralar, lüks hayatlar, özel hayatları bile takip edilen futbolcular… Her çocuğun hayalini süsleyen bir yaşam ve bir oyun. Ülkelerin kurdukları sistemler adeta satranç hamleleri gibi planlı. Rakip analizleri, oyun sistemleri, uygun oyuncu profilleri; hepsi günlerce analiz ediliyor. 1969’da Ajax’ta Rinus Michels’in geliştirdiği total futbol sistemi, hücum ve savunmayı daraltarak her oyuncunun farklı pozisyonlarda oynayabilmesini sağladı ve futbola bambaşka bir boyut kazandırdı. İngilizlerin geçiş oyunu, İspanyolların set oyunu, Almanların hücum presi; her biri matematiksel taktiklerle oyunun zevkini zirveye taşıdı.
Ancak sahadaki sert oyunlar, tribünlerin rakipleri düşman görmesi, futbolun barıştan çok savaşı yansıttığını düşündürüyor. Oysa spor, sevgi, dostluk, barış ve kardeşlikti. Çin, Hindistan gibi nüfusu yüksek ülkelerin, nüfusu çok daha düşük Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinin gerisinde kalması, futbolun sosyal ve ekonomik temellere dayandığını gösteriyor. Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası, Asya Kupası, Amerika Kupası ve Afrika Kupası, futbolun ülkeler arası rekabet boyutunu oluşturuyor. Oysa bu mücadelelerin asıl amacı dostluk ve kaynaşma olmalı.
Gelelim bizim coğrafyamıza:
“Coğrafya kaderdir” sözü özellikle sporda kendini gösteriyor. Genç nüfusun fazla olduğu bu bölgede futbol neden gelişmiyor? Bunun için altyapı ve spor alanları şart. Ancak bunlardan yoksun bir şekilde sadece hayal kurmak, pratiği imkânsız hale getiriyor. Teoride herkes umutlu ama pratikte büyük bir eksiklik var. Sadece zengin iş adamlarına ve şehir yöneticilerine bel bağlayan kulüpler, sabırsız, üretimsiz ve vizyonsuz. Kulüp başkanları milyonlar harcayarak popülerlik peşinde, yöneticiler ise makam kaygısıyla hareket ediyor.
Evet, nereden başlamalıyız? Gencecik çocukları bu sürecin neresine oturtmalıyız? Bunları düşünmek bile gelişim için bir başlangıç olabilir. Mikrodan makroya baktığımızda, oyun oynayan minik çocuklardan, spordan bağımsız iş adamlarının federasyonların başına gelmesine kadar sistemin sorunlu olduğu net biçimde görülüyor. Gelişim liyakatli insanlarla mümkündür.
Bölgeye döndüğümüzde ise tablo daha da kötü. Son dönemdeki barış süreci, bölgedeki takımlara sosyoekonomik açıdan katkı sağladı. Amedspor, Vanspor, Batman Petrolspor, Mardinspor, Iğdırspor, Muşspor ve Bingölspor’un yükselişi bunun en net göstergesi. En sevindirici olanı ise bu takımlar arasındaki maçların dostane bir atmosferde geçmesi. Peki başarı, takımları üst liglere çıkarmak mı yoksa kalıcı altyapılar oluşturmak mı? Asıl üretim, iyi sporcu yetiştirmek olmalı.
Örneğin Van’da sadece 8 amatör futbol takımıyla bir lig kurulabiliyor. Oysa Trabzon’da 140, Bursa’da 200’e yakın takım var. Doğuya gidildikçe futbolun daha da gelişememesi bunun en somut kanıtı. Çocukların oyun oynayacak alanlarının kentsel dönüşümle yok edilmesi de durumu ağırlaştırıyor. Oynanamayan oyunun hayali futbolculuk oluyor.
Pratikte her şey eksik. Ama biz yine de vurgulamaya devam edeceğiz; belki bir gün değişir diye.










