*Bugün göçü anlamak için haritalara değil, insanların hayatlarına bakmak gerekiyor. Göç artık “kalkıp gitme” anıyla sınırlı bir olay değil; insanın kendi hayatından yavaş yavaş çekilmesi, yerinde dururken bile yerinden edilmesi.. O yüzden bugün göçten söz ederken, yalnızca sınırları aşan bedenlerden değil; yerinden edilmiş hayat duygularından söz ediyoruz.
*Artık insanlar resmen sürülmeden de sürgün hayatı yaşayabiliyor. Kendi ülkelerinde kalıyorlar ama ifade edemez, üretemez, geçinemez, nefes alamaz hâle getiriliyorlar. Bu noktada sürgün, bir coğrafya değişiminden çok, hayatın yaşanamaz kılınması anlamına geliyor. İnsan, yerinde dururken yerinden ediliyor.
*Bir yandan sınırlar yükseltiliyor, duvarlar örülüyor, göçmen karşıtı siyaset güçleniyor; öte yandan bazı göçmen grupları için kapılar özellikle aralanıyor. Eğitimli iş gücü, teknik uzmanlar, sağlık çalışanları, bilişim sektörü emekçileri ya da düşük ücretle çalıştırılabilecek esnek emek havuzları birçok devlet tarafından bilinçli biçimde davet ediliyor.
* Buradaki çelişki önemli: Aynı devlet, bir göçmeni “yük”, “tehdit” ya da “güvenlik sorunu” olarak tanımlarken, başka bir göçmeni “ihtiyaç”, “katkı” ya da “fırsat” olarak kodlayabiliyor. Bu ayrım, insani değil; tamamen ekonomik ve siyasal ölçütlere dayanıyor. Yani göçmen, insan olduğu için değil; işe yaradığı ölçüde kabul ediliyor.
*Bu yeni göç biçimi, göçmenler arasında da görünmez bir hiyerarşi yaratıyor. “Makbul göçmen” ile “istenmeyen göçmen” ayrımı keskinleşiyor. İlki hızla sisteme eklemlenirken, ikincisi bekletiliyor, denetleniyor, kamplarda tutuluyor ya da sınır dışı edilme tehdidi altında yaşıyor. Böylece göç, yalnızca sınırlar arasında değil, statüler arasında da bir eşitsizlik rejimi üretiyor.
Yazar İnci Hekimoğlu, göç ve göçmen konusunda uzman yazar- yönetmen A. Halûk Ünal ile bütün boyutlarıyla göçü ve göçmenleri konuştu…
İnci Hekimoğlu – Bu yüzyıla damgasını vuran “göç” kavramını bugün nasıl anlamalıyız?
A.Haluk Ünal – Bugün göçü anlamak için haritalara değil, insanların hayatlarına bakmak gerekiyor. Göç artık “kalkıp gitme” anıyla sınırlı bir olay değil; insanın kendi hayatından yavaş yavaş çekilmesi, yerinde dururken bile yerinden edilmesi. Bu yüzden bu yüzyılda göç, bir hareketten çok bir kopuş hâli olarak yaşanıyor.
Eskiden göç, çoğu zaman bir umut hikâyesiyle anlatılırdı: gidilir, çalışılır, tutunulur. Bugün ise göç, daha çok bir zorunluluk diliyle kuruluyor. İnsanlar gitmek istedikleri için değil, kaldıklarında hayatın sürdürülemez hâle gelmesi nedeniyle yola çıkıyor. Savaş, yoksulluk, baskı, iklim krizi… Bunların hepsi tek tek nedenler gibi görünse de, aslında aynı duyguda birleşiyorlar: boğulma hissi. Göç, bu hissin içinden doğuyor.
Bu yüzden bugünün göçmeni, yalnızca evini değil; gündelik ritmini, ilişkilerini, dilini, bedeninin alışkanlıklarını da geride bırakıyor. Göç, bavula sığmayan bir kayıplar listesi demek. Arkada bırakılan şey sadece bir ülke değil; “ben buyum” diye kurulan hayatın tamamı. Bu da göçü, teknik ya da idari bir mesele olmaktan çıkarıp derin bir varoluş meselesine dönüştürüyor.
Bir de şu var: Göç artık kısa süreli bir “ara durum” değil. Çoğu insan için geçici diye başlanan yolculuklar, kalıcı bir belirsizliğe dönüşüyor. Ne tam olarak gidilen yere ait olabiliyorsun ne de geri dönebileceğin bir yer kalıyor. Bu arada kalmışlık hâli, bu yüzyılın göçünü tanımlayan en temel duygu belki de.
O yüzden bugün göçten söz ederken, yalnızca sınırları aşan bedenlerden değil; yerinden edilmiş hayat duygularından söz ediyoruz. Göç, bu yüzyılda bir istisna değil; dünyanın birçok insan için kurduğu normal hayat biçimi.
Bugünün dünyasında kime “göçmen” deniyor? Bu göç dalgasının temel özellikleri neler?
Bugün “göçmen” dediğimizde tek bir insan tipinden söz etmiyoruz. Bu yüzyılın göçmeni, birbirinden çok farklı hayat hikâyeleri, sınıfsal konumlar ve çıkış noktaları taşıyor. Savaşan bir ülkeden kaçanla, iklim krizi yüzünden toprağını terk edenle, ekonomik olarak yoksullaştırıldığı için başka bir ülkede tutunmaya çalışan arasında görünürde büyük farklar var. Ama bu farklılıkların altında ortak bir zemin bulunuyor: Bulundukları yerde gelecek kurma ihtimalinin ortadan kalkması.
Bu nedenle bugünün göçmeni, yalnızca “hareket hâlindeki insan” değildir. Daha çok, bulunduğu yerde hayatın sürekliliği kesintiye uğramış insandır. Göç, burada bir tercih değil; bir mecburiyet, çoğu zaman da son çaredir. İnsanlar ülkelerini sevmedikleri için değil, kaldıklarında hayatları küçüldüğü, daraldığı ve boğucu hâle geldiği için giderler.
Bu göç dalgasının bir diğer ayırt edici özelliği, yalnızca “en yoksulların” hareketi olmamasıdır. Eğitimli kesimler, orta sınıflar, meslek sahibi insanlar da giderek daha fazla göç ediyor. Bu durum, göçün sadece yoksullukla açıklanamayacağını; siyasal baskı, güvencesizlik ve geleceksizlik duygusunun sınıfsal sınırları aştığını gösteriyor. Yine de bu çeşitlilik yanıltıcı olmamalı. Çünkü ister yoksul ister eğitimli olsun, bugünün göçmenini birleştiren temel deneyim şudur: kendi hayatı üzerinde söz söyleme kapasitesinin elinden alınması.
Ayrıca bu yüzyılın göçmeni çoğu zaman “geçici” olduğunu düşünerek yola çıkar. Ama geçicilik giderek kalıcı bir duruma dönüşür. Sığınmacılık, bekleme hâli, askıda kalmış hayatlar uzar; yıllara yayılır. Göçmen böylece ne tam anlamıyla yeni yere ait olur ne de eskisine dönebilir.
Dolayısıyla bugün göçmeni tanımlarken, pasaportuna, statüsüne ya da yasal kategorisine bakmak yeterli değil. Bugünün göçmeni; hayatının merkezinden itilmiş, kendisini yeniden kurmak zorunda bırakılmış ve çoğu zaman bu yeniden kurma sürecinde yalnız bırakılmış insandır.
“Sürgün” kavramı da içerik olarak değişti mi?
“Sürgün” denildiğinde uzun süre akla tek bir şey geldi: Devletin, muhalifini bulunduğu yerden zorla koparması. Açık bir fail, açık bir karar, açık bir sonuç vardı. Bugün ise sürgün çok daha karmaşık, çok daha sessiz ve çoğu zaman adı konulmadan yaşanan bir hâle dönüştü.
Artık insanlar resmen sürülmeden de sürgün hayatı yaşayabiliyor. Kendi ülkelerinde kalıyorlar ama ifade edemez, üretemez, geçinemez, nefes alamaz hâle getiriliyorlar. Bu noktada sürgün, bir coğrafya değişiminden çok, hayatın yaşanamaz kılınması anlamına geliyor. İnsan, yerinde dururken yerinden ediliyor.
Bu değişim, sürgünün yalnızca politik muhaliflerle sınırlı bir deneyim olmaktan çıkmasına yol açtı. Gazeteciler, akademisyenler, sanatçılar kadar; çiftçiler, gençler, kadınlar da bu yeni sürgün hâlinin içinde. Çünkü baskı artık yalnızca siyasal değil; ekonomik, kültürel ve gündelik hayatın her hücresine sızmış durumda.

Bir başka önemli fark şu: Klasik sürgün, çoğu zaman geçici düşünülürdü. “Şartlar değişince dönülür” varsayımı vardı. Bugünün sürgünü ise belirsiz. Ne kadar süreceği, geri dönüşün mümkün olup olmayacağı net değil. Bu belirsizlik, sürgünü yalnızca mekânsal değil; zihinsel ve duygusal bir kopuş hâline getiriyor.
Dolayısıyla bugün sürgünü, yalnızca sınır dışı edilme ya da ülkeyi terk etme olarak tanımlamak yetersiz. Sürgün, bu yüzyılda, insanın kendi hayatına yabancılaştırılması; ait olduğu yerle arasına görünmez ama kalın duvarlar örülmesi demek.
Bu yüzyılda teşvikle göç ettirilen yeni bir kategori oluştu mu?
Evet, oluştu. Üstelik bu durum, göç meselesinin artık yalnızca “insani kriz” ya da “zorunlu kaçış” başlığı altında ele alınamayacağını açıkça gösteriyor. Bu yüzyılda göç, bastırılan ve engellenen bir hareket olmanın yanı sıra, aynı zamanda seçilen, yönlendirilen ve teşvik edilen bir sürece dönüştü.
Bir yandan sınırlar yükseltiliyor, duvarlar örülüyor, göçmen karşıtı siyaset güçleniyor; öte yandan bazı göçmen grupları için kapılar özellikle aralanıyor. Eğitimli iş gücü, teknik uzmanlar, sağlık çalışanları, bilişim sektörü emekçileri ya da düşük ücretle çalıştırılabilecek esnek emek havuzları birçok devlet tarafından bilinçli biçimde davet ediliyor.
Buradaki çelişki önemli: Aynı devlet, bir göçmeni “yük”, “tehdit” ya da “güvenlik sorunu” olarak tanımlarken, başka bir göçmeni “ihtiyaç”, “katkı” ya da “fırsat” olarak kodlayabiliyor. Bu ayrım, insani değil; tamamen ekonomik ve siyasal ölçütlere dayanıyor. Yani göçmen, insan olduğu için değil; işe yaradığı ölçüde kabul ediliyor.
Bu yeni göç biçimi, göçmenler arasında da görünmez bir hiyerarşi yaratıyor. “Makbul göçmen” ile “istenmeyen göçmen” ayrımı keskinleşiyor. İlki hızla sisteme eklemlenirken, ikincisi bekletiliyor, denetleniyor, kamplarda tutuluyor ya da sınır dışı edilme tehdidi altında yaşıyor. Böylece göç, yalnızca sınırlar arasında değil, statüler arasında da bir eşitsizlik rejimi üretiyor.
Bu tablo, göçün artık kendiliğinden bir hareket olmadığını gösteriyor. Göç, bu yüzyılda, küresel kapitalizmin iş gücü ihtiyacıyla, devletlerin demografik ve siyasal hesaplarıyla iç içe geçmiş durumda.
Göçmen hedefe varır mı? Ya da göçmen için hedefe ulaşmak ne ifade eder?
Göçmen için “hedef”, çoğu zaman somut bir yerden çok bir beklenti olarak kurulur. Yola çıkarken hedef; güvenliktir, hayatta kalmaktır, çocuklar için daha iyi bir gelecek ihtimalidir. Ama göç süreci ilerledikçe bu hedef sabit kalmaz; sürekli yer değiştirir. Bu yüzden göçmenin hikâyesi, varılan bir noktadan çok ertelenen bir varışlar zinciri gibi yaşanır.
İlk aşamada hedef, basit ve çıplaktır: Ölmemek, tutuklanmamak, aç kalmamak. Ardından barınma, yasal statü, çalışma izni gelir. Bir süre sonra hedef “normal bir hayat”a dönüşür: kira ödeyebilmek, dil öğrenmek, çocuğun okulda dışlanmaması, hastalandığında doktora gidebilmek. Ama bu normalin kendisi de çoğu zaman göçmen için ulaşılması zor bir eşik olarak kalır. Çünkü her kazanım, yeni bir koşula, yeni bir sınava bağlanır.
Bu nedenle göçmen çoğu zaman hedefe vardığını sandığı anda bile orada kalamaz. Statü geçicidir, izinler sınırlıdır, kabul her an geri alınabilir. Bugünün göçmenliği, “geldim ve oldum” duygusunu nadiren üretir. Onun yerine sürekli teyakkuz hâlini besler.
Bir başka önemli nokta şu: Göçmen için hedefe ulaşmak, çoğu zaman dışarıdan bakıldığı gibi “başarmak” anlamına gelmez. Bazen hedef, yalnızca daha fazla kaybetmemektir. Daha fazla aşağı düşmemek, daha fazla parçalanmamak. Bu, göçmenliğin sessiz ama ağır gerçeklerinden biridir.
Bu yüzden “Göçmen hedefe varır mı?” sorusunun net bir cevabı yok. Bazıları belirli bir noktada tutunur, kök salar, hatta yeni bir aidiyet geliştirir. Ama çok büyük bir kısmı için hedef, hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşılan bir yer olmaz. Göçmen için hedef, bu yüzyılda çoğu zaman bir adres değil, geçici bir denge hâlidir.
Göçmenlik nasıl bir ruh hâli üretir?
Göçmenlik, tek bir duygudan oluşan bir hâl değildir; daha çok birbiriyle çelişen duyguların aynı anda yaşanmasıdır. Umutla korku, rahatlamayla suçluluk, özgürlük hissiyle kayıp duygusu yan yana durur. Göçmen, çoğu zaman aynı gün içinde hem “iyi ki gelmişim” der hem de “buraya ait değilim” hissiyle baş başa kalır. Bu ikilik, göçmenliğin en kalıcı ruh hâlidir.
Göçmenlik aynı zamanda sürekli tetikte olma hâli üretir. Dilini tam bilmediğin, kurallarını içselleştiremediğin, her an yanlış yapabileceğin bir dünyada yaşamak, insanı farkında olmadan kendini denetlemeye iter. Nasıl konuşacağını, nasıl güleceğini, ne kadar görünür olacağını hesaplamaya başlarsın. Göçmenlik, bedeni olduğu kadar zihni de yoran bir deneyimdir.
Bu ruh hâlinin bir başka boyutu, kalıcı geçicilik duygusudur. Göçmen çoğu zaman bulunduğu yerde uzun yıllar yaşasa bile, hayatını sanki birazdan taşınacakmış gibi kurar. Eşyalar, ilişkiler, planlar temkinlidir. Derin bağlar kurmak ister ama aynı zamanda kaybetme ihtimaline karşı mesafeyi de korur.
Göçmenlikte sıkça görülen bir duygu da suçluluktur. Geride kalanlara karşı duyulan suçluluk… “Ben kurtuldum, onlar kaldı” hissi. Özellikle savaş, baskı ya da ağır yoksulluk koşullarından çıkan göçmenlerde bu duygu derindir. İnsan, iyi giden bir şey olduğunda bile içinden tam anlamıyla mutlu olamaz.
Bütün bunların toplamında göçmenlik, insanı daha kırılgan ama aynı zamanda daha dikkatli, daha sezgisel bir hâle getirir. Göçmen, çevresindeki işaretleri okumayı öğrenir; bakışlardan, tonlardan, küçük jestlerden anlam çıkarmaya çalışır. Göçmenlik, bu yüzyılda, insanın kendi iç dünyasında da sürekli bir sınır hattında yaşaması demektir.
Göçmenin gittiği ülkede ilk yaşayacağı bireysel duygu durumunu nasıl tanımlarsınız?
Göçmenin yeni bir ülkeye vardığında yaşadığı ilk duygu çoğu zaman rahatlama değildir; daha çok boşluktur. Yolculuk bitmiştir ama hayat başlamamıştır. İnsan, uzun süre odaklandığı “kaçma” ya da “varma” hâlinden çıkıp birdenbire ne yapacağını bilemediği bir duruma düşer.
Bu duyguya çoğu zaman yabancılık eşlik eder. Dilini bilmediğin, jestlerini tanımadığın, gündelik ritmini çözemediğin bir yerde bedenin de zihnin de uyumsuz hisseder. En basit işler –market alışverişi, toplu taşımaya binmek, bir form doldurmak– beklenmedik bir gerilim yaratır. Çünkü göçmen, ilk anda kendisini yetkin değil, eksik hisseder.
Bir başka güçlü duygu da yalnızlıktır. Bu yalnızlık, fiziksel olarak etrafında insan olmamasından değil; seni tanıyan, geçmişini bilen, hikâyeni paylaşan kimsenin olmamasından kaynaklanır. Göçmen, bir süreliğine “bağlamsız” yaşar. Kim olduğunu anlatacak kelimeleri bulmak zordur; çünkü o kelimeler çoğu zaman başka bir dilde, başka bir kültürde anlamını kaybeder.
Bu ilk dönemde, göçmen çoğu zaman kendi geçmişiyle de tuhaf bir ilişki kurar. Anılar ya çok uzakta kalmış gibi hissedilir ya da tam tersine, sürekli zihne üşüşür. İnsan, geride bıraktıklarını idealize etmeye ya da kendini “iyi ki geldim” diye ikna etmeye çalışır.
Kısacası göçmenin ilk duygu durumu ne umutla ne de tamamen umutsuzlukla tanımlanabilir. Daha çok, insanın kendi hayatıyla arasına mesafe girdiğini fark ettiği bir eşiktir bu. Göçmen, o eşikte durur ve yavaş yavaş şunu anlamaya başlar: Burada kalmak, yalnızca hayatta kalmak değil; kendini baştan kurmak anlamına gelecektir.
Yabancı bir ülkede göçmenin ilk ihtiyaç duyacağı şey ne olur?
Göçmenin yeni bir ülkede ilk ihtiyaç duyduğu şey çoğu zaman sanıldığı gibi barınma ya da para değildir; tanınmaktır. Görülmek, ciddiye alınmak, bir özne olarak muhatap alınmak. Çünkü göçmen, vardığı anda yalnızca mekânını değil, toplumsal görünürlüğünü de kaybeder.
Bu tanınma ihtiyacı, çok somut biçimlerde ortaya çıkar. Bir form doldururken, bir memura derdini anlatırken, bir iş görüşmesinde ya da hastanede sıradayken… Göçmen, sürekli olarak kendisini “anlatmak” zorunda kalır. Kim olduğunu, neden burada olduğunu, ne istediğini.
Bu noktada dil meselesi yalnızca iletişim sorunu olmaktan çıkar. Dil bilmemek, insanın kendini savunma ve var etme kapasitesini sınırlar. Göçmen, ilk zamanlarda yanlış anlaşılmaktan, haksızlığa uğramaktan, kendini ifade edememekten korkar.
Elbette barınma, gelir, hukuki statü gibi maddi ihtiyaçlar da hayati önemdedir. Ama bunların hepsi, tanınma duygusu olmadan eksik kalır. Başını sokacak bir yerin olabilir; ama o yer seni geçici bir misafir gibi hissettiriyorsa, ihtiyaç karşılanmış sayılmaz. Bir işin olabilir; ama sürekli değersizleştiriliyorsan, o iş tutunma sağlamaz.
Bu yüzden göçmenin ilk ihtiyacı, çoğu zaman adı konmayan ama her şeyi belirleyen bir şeydir: insan yerine konmak. Karşılandığında ise göçmen, yavaş yavaş bulunduğu yerde nefes alabileceği bir alan kurmaya başlar.
Devletlerin göçmen politikaları, göçmenin hangi ihtiyaçlarını karşılar? Ölçüsü nedir?
Devletlerin göçmen politikaları, göçmenin ihtiyaçlarını bütünüyle karşılamaktan çok, göçmeni yönetilebilir kılmayı hedefler. Bu politikaların temel ölçüsü, göçmenin insanî ihtiyaçları değil; devletin güvenlik, ekonomi ve toplumsal denge kaygılarıdır. Yani göçmen, bir özne olarak değil; düzenlenmesi gereken bir unsur olarak ele alınır.
Bu nedenle devletler çoğu zaman göçmenin yalnızca asgari yaşamsal ihtiyaçlarını karşılar: barınma standartları, temel sağlık hizmetleri, sınırlı sosyal yardım, geçici çalışma izinleri. Bu çerçeve, “insani” olarak sunulur ama aynı zamanda oldukça dar tutulur.
Devlet politikalarının en belirgin özelliklerinden biri, belirsizlik üretmesidir. Geçici statüler, yenilenmesi gereken izinler, sürekli değişebilen mevzuatlar… Göçmen, çoğu zaman yarının ne getireceğini bilemez. Hak talep etmeyi zorlaştırır, itirazı riskli hâle getirir. Çünkü her şey, “statüyü kaybetme” ihtimaline bağlanmıştır.

Bir diğer önemli nokta, entegrasyon söylemiyle pratik arasındaki mesafedir. Devletler entegrasyondan söz eder; ama bu çoğu zaman göçmenin uyum sağlaması anlamına gelir. Dil öğrenmek, kurallara uymak, görünür olmamak… Buna karşılık devletin ve toplumun değişmesi, önyargıların sorgulanması, eşitlikçi politikalar geliştirilmesi çoğu zaman ikinci planda kalır.
Sonuç olarak devletlerin göçmen politikaları, göçmenin “hayat kurma” ihtiyacını değil, krizi yönetme ihtiyacını esas alır. Bu politikalar, göçmeni hayatta tutar ama çoğu zaman güvende hissettirmez; geçindirir ama eşitlemez; barındırır ama ait kılmaz. Ve o mesafe, göçmenliğin en zor taşınan yüklerinden biri olarak hayatın ortasında durur.
Asgari insani ihtiyaçların karşılandığını varsaysak bile, dil sorunu ve sıfırdan başlanan bir yaşam kimlik sorununu beraberinde getirir mi?
Evet, getirir. Çünkü dil meselesi yalnızca iletişimle ilgili değildir; kim olduğun, kendini nasıl kurduğun ve dünyayla nasıl ilişki kurduğunla doğrudan bağlantılıdır. Göçmen için dil kaybı ya da dil yetersizliği, yalnızca konuşamamak değil; kendini savunamamak, açıklayamamak, bazen de yanlış anlaşılmaya mahkûm olmak anlamına gelir.
Kendi dilinde rahatça düşünen, şaka yapan, tartışan bir insan, yeni ülkede bir anda kelimelere muhtaç hâle gelir. Söylemek istediğiyle söyleyebildiği arasındaki mesafe büyür. Göçmen, çoğu zaman “ben aslında böyle biri değilim” duygusuyla yaşar; ama bunu ifade edecek araçlardan yoksundur.
Sıfırdan başlanan yaşam da bu kimlik sarsıntısını derinleştirir. Göçmen, kendi ülkesinde edindiği mesleki, toplumsal ve kültürel birikimi çoğu zaman yeni ülkede kullanamaz. Diplomalar tanınmaz, deneyimler geçersiz sayılır, geçmiş görünmez olur. İnsan, yıllarını verdiği bir hayatın bir anda boşa düşmüş olduğunu hisseder.
Bu noktada göçmen, iki uç arasında sıkışır. Bir yanda eski kimliğini koruma çabası vardır; “ben buyum” deme ihtiyacı. Öte yanda yeni ülkenin beklentilerine uyum sağlama zorunluluğu bulunur. Bu ikisi arasındaki gerilim, çoğu zaman içsel bir çatışmaya dönüşür. Göçmen, ne tamamen eskisi gibi kalabilir ne de hemen yenisi olabilir.
Dolayısıyla dil sorunu ve sıfırdan kurulan hayat, göçmen için geçici bir uyum problemi değil; derin bir kimlik sınavıdır. Desteklendiğinde ise göçmen, yavaş yavaş yeni bir dilin içinde kendisini yeniden inşa etmeye başlar. Ama bu süreç, her zaman zaman alır ve çoğu zaman da sancılıdır.
Dil ve kimlik sorunu travma boyutuna varır mı?
Evet, varabilir. Ama bu travma çoğu zaman tek bir büyük olaydan değil, uzun süreye yayılan küçük kırılmalardan oluşur. Göçmenlikte travma, çoğu zaman sessizdir; bağırmaz, görünmez ama kalıcıdır.
Dil yetersizliği bu sürecin merkezindedir. Kendini ifade edememek, haksızlığa uğradığında karşılık verememek, derdini anlatamadığı için geri çekilmek… Bunların her biri küçük gibi görünen ama biriken yaralardır. Göçmen, zamanla sesini kısmayı, talep etmemeyi, görünmez kalmayı öğrenir.
Kimlik sarsıntısı da bu travmayı besler. Kendi ülkesinde saygınlığı olan, sözü dinlenen, mesleğiyle tanımlanan bir insan, yeni ülkede yalnızca “göçmen” etiketiyle karşılanabilir. Sürekli en baştan başlamak zorunda kalmak, “kendin olma” hâlini zorlaştırır. İnsan, bir süre sonra kendisini de başkalarının gözünden görmeye başlar.
Bu travma özellikle belirsizlikle birleştiğinde derinleşir. Geçici statüler, uzayan iltica süreçleri, her an değişebilecek kurallar, göçmeni sürekli alarm hâlinde tutar. Bu nedenle göçmenlik travması, yalnızca yaşananlarla değil, yaşanabilecekler korkusuyla da beslenir.
Ancak şunu da söylemek gerekir: Bu travma kaçınılmaz bir kader değildir. Dil öğrenimi, sosyal destek ağları, dayanışma ilişkileri ve tanınma duygusu, bu kırılmaları onarabilir. Göçmenin hikâyesinin dinlenmesi, ciddiye alınması ve değer görmesi, travmanın etkisini azaltır.
Bu sorunlar çocuklar, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler için ayrı bir başlık gerektirir mi?
Evet, kesinlikle gerektirir. Çünkü göçmenlik deneyimi herkesi eşit biçimde etkilemez; toplumsal cinsiyet, yaş ve cinsel yönelim gibi eksenler, göçmenliğin yarattığı kırılganlıkları katmanlandırır. Çocuklar, kadınlar ve LGBTİ+ bireyler çoğu zaman hem göçmen olmanın hem de kendi kimliklerinden kaynaklanan ek baskıların altında yaşar.
Çocuklar için göç, en erken yaşta bir kimlik bölünmesi anlamına gelir. Bir yanda evde konuşulan dil, taşınan hafıza ve ebeveynlerin kaygıları; diğer yanda okulda öğrenilen dil, normlar ve uyum baskısı vardır. Çocuklar çoğu zaman ebeveynlerinden daha hızlı adapte olur, ama bu hız bir avantajdan çok yeni bir yük doğurur. Aile içinde tercümanlık yapmak, kurumlarla ebeveynler adına konuşmak, çocukları erken yaşta yetişkin sorumluluğuna iter.
Kadınlar açısından göçmenlik çoğu zaman görünmeyen bir emek yüküyle birleşir. Bakım emeği, ev içi sorumluluklar, dil öğrenme ve kamusal alana çıkma imkânlarının sınırlılığı, kadın göçmenlerin hayatını daha dar bir alana sıkıştırabilir. Buna bir de göç yolunda ya da varılan ülkede maruz kalınan cinsel şiddet, taciz ve güvencesizlik eklendiğinde, göç kadınlar için yalnızca yer değiştirme değil; bedensel ve duygusal bir risk alanı hâline gelir.
LGBTİ+ göçmenler ise çoğu zaman iki kez görünmezleşir. Bir yandan göçmen oldukları için ayrımcılığa uğrarlar, diğer yandan kendi toplulukları içinde dahi cinsel yönelimleri ya da cinsiyet kimlikleri nedeniyle dışlanabilirler. Bazıları için göç, hayatta kalmanın tek yolu olurken; yeni ülkede de önyargı, yalnızlık ve güvenlik kaygıları bitmez.
Bu gruplar için göçmenlik, tek başına bir deneyim değil; farklı eşitsizliklerin üst üste bindiği bir süreçtir. Bu yüzden “genel göçmen politikaları” çoğu zaman onların ihtiyaçlarını karşılamaz. Çocukların, kadınların ve LGBTİ+ bireylerin deneyimleri ayrıca konuşulmadığında, göçmenliğin en kırılgan yüzleri sessizce görünmez kılınır.
Göçmenin yaşadığı sorunlar, o güne dek algılamadığı bir farkındalığa ya da ayrımcılığa uğrayanlara yönelik bir empatiye yol açar mı?
Çoğu zaman evet, ama bu empati kendiliğinden ve otomatik olarak oluşmaz. Göçmenlik, insanı daha önce fark etmediği eşitsizliklerle yüz yüze getirir; çünkü göçmen, bir anda toplumsal hiyerarşinin alt basamaklarında yaşamayı deneyimler. Daha önce görünmez olan sınırlar, bakışlar, tonlar ve küçük dışlamalar birdenbire çok net hâle gelir.
Kendi ülkesinde çoğunluk konumunda olan, dili ve kültürü “normal” kabul edilen biri için bu sarsıcı bir deneyimdir. Göçmen, ilk kez “öteki” olmanın ne demek olduğunu bedeniyle hisseder. Bir mekâna girdiğinde bakışların değişmesi, konuştuğunda sabırsızlıkla karşılanması, sürekli açıklama yapmak zorunda kalması…
Bu eşik aşıldığında, göçmen başkalarının yaşadıklarını da farklı bir yerden okumaya başlar. Irkçılığa, cinsiyetçiliğe, sınıfsal dışlanmaya uğrayanların hikâyeleri soyut anlatılar olmaktan çıkar; tanıdık hâle gelir. “Abartıyorlar” denilen deneyimlerin aslında gündelik hayatın nasıl parçalayıcı bir yükü olduğunu kavrar. Bu da göçmeni, daha kapsayıcı bir empatiye yaklaştırabilir.
Ancak burada bir risk de vardır. Göçmenlik, insanı yalnızca empatiye değil, kendi yarasına kapanmaya da itebilir. Sürekli hayatta kalmaya odaklanan, güvencesizlik içinde yaşayan biri, başkasının acısına yer açamayacak kadar yorgun olabilir.
Dolayısıyla göçmenliğin empati üretip üretmemesi, yalnızca yaşanan deneyime değil; bu deneyimin nasıl işlendiğine bağlıdır. Dayanışma ağları, politik bilinç, ortak mücadele alanları bu farkındalığı besler. Empati, ancak göçmenin yaşadıklarını yalnızca kişisel bir talihsizlik olarak değil, daha geniş bir eşitsizlik düzeninin parçası olarak okuyabildiği noktada kalıcı hâle gelir.
Göçmenler yerleştikleri ülkede uğradıkları ayrımcılığa ve ırkçılığa karşı nasıl tepkiler verirler? Devletler bu tepkilere karşı nasıl önlemler alır?
Göçmenlerin ırkçılığa ve ayrımcılığa verdikleri tepkiler tek biçimli değildir; yaşadıkları koşullara, sahip oldukları kaynaklara ve maruz kaldıkları risk düzeyine göre değişir. En yaygın tepkilerden biri içe kapanmadır. Göçmen, dikkat çekmemeyi, görünmez olmayı, “sorun çıkarmamayı” bir hayatta kalma stratejisi olarak benimser.
Bir diğer tepki biçimi, paralel hayatlar kurmaktır. Göçmenler, kendi dilini konuştukları, kendi ilişkilerini sürdürdükleri kapalı çevreler içinde yaşamayı tercih edebilir. Bu durum, hem bir korunma alanı sağlar hem de ayrımcılığın etkisini kısa vadede azaltır.
Bazı göçmenler ise ayrımcılığa karşı örgütlenme ve görünürlük yolunu seçer. Dernekler kurar, sendikalara katılır, hukuki yollara başvurur, kamusal alanda ses çıkarır. Bu tutum, özellikle politik deneyimi olan ya da kolektif mücadele geleneğinden gelen göçmenler arasında daha yaygındır.
Devletlerin bu tepkilere yaklaşımı genellikle çelişkilidir. Bir yandan ayrımcılığa karşı yasal düzenlemeler, entegrasyon programları ve “çeşitlilik” söylemleri üretilir. Öte yandan göçmenlerin sesini yükselttiği durumlarda, devlet refleksi çoğu zaman güvenlikçi olur. Protestolar, örgütlenmeler ve kamusal itirazlar “kamu düzeni” gerekçesiyle sınırlandırılabilir.
Bu noktada ırkçılıkla mücadele, sıklıkla bireysel bir sorun gibi ele alınır. “Kötü niyetli birkaç kişi”ye indirgenir. Oysa göçmenlerin yaşadığı ayrımcılık, çoğu zaman yapısaldır.
Sonuçta göçmenlerin verdikleri tepkiler ile devletlerin aldığı önlemler arasında sürekli bir gerilim vardır. Göçmen, eşitlik ve tanınma talep eder; devlet çoğu zaman düzeni ve kontrolü önceleyen bir çerçevede kalır. Bu gerilim çözülemediğinde, ayrımcılık kalıcılaşır ve güvensizlik derinleşir.
Bilinçli, örgütlenme deneyimi olan politik göçmenlerle farklı nedenlerle orada bulunan göçmenler arasında nasıl farklar var?
Politik göçmenlerle diğer göçmenler arasındaki fark, yalnızca göç etme nedenlerinden ibaret değildir; hayata bakış, risk algısı ve tutunma biçimleri de bu farkın parçasıdır. Politik göçmenler çoğu zaman geldikleri ülkede yalnızca kendileri için değil, geride bıraktıkları mücadeleyle kurdukları bağ üzerinden de yaşarlar. Göç, onlar için bir kopuş kadar, devam eden bir siyasal hikâyenin başka bir mekânda sürmesidir.
Bu nedenle politik göçmenler genellikle daha yüksek bir politik farkındalık ve örgütlenme deneyimiyle gelir. Hak, ifade özgürlüğü, örgütlenme gibi kavramlara yabancı değildirler.
Diğer nedenlerle göç etmiş kişiler ise çoğu zaman daha pragmatik bir tutum geliştirir. Öncelikleri siyasal ifade değil, geçim ve gündelik hayatı kurabilmektir.
İki grup arasında önemli bir fark da zaman algısında ortaya çıkar. Politik göçmenler, başlangıçta göçü geçici bir durum olarak görmeye daha yatkındır. “Şartlar değişince döneriz” düşüncesi güçlüdür. Diğer göçmenler ise daha erken bir aşamada kalıcılığı kabullenip yeni hayatı kurmaya yönelir.
Bu farklılıklar zamanla göçmen topluluklarının içinde de gerilimler yaratabilir. Politik göçmenler diğerlerini “fazla uyumlu” bulabilir; diğerleri ise politik göçmenleri “fazla görünür” görebilir.
Ancak bütün bu farklara rağmen, her iki grubun deneyimi ortak bir zeminde kesişir: eşitsizlik ve kırılganlık. Bu ortaklık fark edildiğinde, farklı göçmen profilleri arasında dayanışma ihtimali de ortaya çıkar.
Politik göçmenler, geride bıraktıkları “düşman” tehdit olmaktan çıktığında ne hisseder?
İlk anda hissedilen şey çoğu zaman rahatlamadır. Takip edilme korkusunun azalması, politik göçmen için gerçek bir nefes alma anı yaratır.
Çünkü tehdit ortadan kalktığında, bu kez başka bir boşluk ortaya çıkar. Hayatını mücadeleye göre kurmuş biri için, düşmanın geri çekilmesi yön kaybı anlamına gelebilir. Kimliğini belirleyen ana eksen zayıflar.
Bu noktada yeni tehditler devreye girer; ama bunlar artık tanıdık değildir. Açık baskının yerini bürokrasi, statü belirsizliği, dil duvarı ve ekonomik güvencesizlik alır. Politik göçmen, bir zamanlar göze aldığı riskleri burada alamaz hâle gelir.
Bir başka zorlayıcı duygu da yalnızlıktır. Politik mücadelenin kolektif dili ve dayanışma ağları geride kalmıştır. Yeni ülkede bu bağları yeniden kurmak zaman alır.
Sonuç olarak politik göçmen için tehditin ortadan kalkması, basit bir rahatlama hikâyesi değildir. Bu, güvenliğin artması kadar kimliğin yeniden tanımlanması anlamına gelir.
Politik göçmenler devletler tarafından daha farklı bir muamele görüyorlar mı?
Evet, çoğu durumda görüyorlar. Politik göçmenler, devletler açısından yalnızca korunması gereken kişiler değil; aynı zamanda izlenmesi gereken özneler olarak değerlendirilir. Bu muamele çoğu zaman açık değil; bürokratik süreçlerin içine gizlenmiştir.
Politik geçmiş, iltica süreçlerinde hem gerekçe hem de risk unsuru olarak ele alınır. Bir yandan korunmaya değer bulunur; öte yandan “sorun çıkarma” ihtimali sorgulanır.
Bu farklı muamele gündelik hayatta da hissedilir. Politik göçmenlerin etkinlikleri, dernekleri ve protestoları daha yakından izlenebilir.
Buna karşılık politik olmayan göçmenler, siyasete karışmadıkları sürece daha az görünür hâle gelir. Bu durum, politik göçmenler için çifte baskı yaratır.
Ancak politik göçmenler tamamen savunmasız değildir. Sahip oldukları deneyim, hak arama ve dayanışma kurma kapasitesini artırır.
Sonuçta politik göçmenler, ne tamamen korunur ne de bütünüyle dışlanır. Daha çok, kontrol altında tutulan bir ara konumda bırakılırlar. Politik göçmenlik, bu yüzden yeni ülkede de bitmeyen bir denge arayışı anlamına gelir.
Bir göçmenin bulunduğu ülkede tutunmasının ön koşulları nelerdir?
Bir göçmenin bulunduğu ülkede tutunabilmesi, tek bir faktöre bağlı değildir; birbirini tamamlayan birkaç eşik aynı anda aşılmak zorundadır. Bunların başında hukuki güvence gelir. Statünün belirsiz olduğu, her an geri alınabileceği bir hayat, gerçek anlamda tutunmaya izin vermez. İnsan, geleceğini planlayamadığı yerde kök salamaz.
İkinci temel koşul, ekonomik bağımsızlıktır. Çalışma hakkı, yalnızca gelir elde etmek anlamına gelmez; insanın kendisini işe yarar, üretken ve onurlu hissetmesiyle ilgilidir. Sürekli yardımlara bağımlı yaşamak ya da güvencesiz işlerde sıkışıp kalmak, göçmenin toplumsal konumunu zayıflatır.
Dil, tutunmanın üçüncü temel ayağıdır. Dil yalnızca iletişim aracı değil; ilişki kurmanın, hak aramanın ve kendini savunmanın anahtarıdır. Dil öğrenimi desteklenmediğinde ya da yalnızca göçmenin sorumluluğuna bırakıldığında, uyum süreci ağırlaşır.
Ancak bu üç koşul bile tek başına yeterli değildir. Göçmenin gerçekten tutunabilmesi için sosyal ilişkiler ağına ihtiyacı vardır. Komşuluk, arkadaşlık, dayanışma, sendika ya da dernek üyeliği gibi bağlar, insanı yalnızlıktan çıkarır.
Bir diğer önemli ön koşul ise tanınma duygusudur. Göçmenin emeğinin, bilgisinin ve geçmişinin değersizleştirilmemesi gerekir. Sürekli “en alttan başlama” zorunluluğu, insanın kendisiyle kurduğu bağı aşındırır. Tutunmak, yalnızca yeni bir hayat kurmak değil; eski hayatın da tamamen silinmemesidir.
Son olarak, tutunma yalnızca göçmenin çabasıyla açıklanamaz. Ev sahibi toplumun ve devletin dönüşme kapasitesi de belirleyicidir. Eşitlikçi politikalar, ayrımcılıkla mücadele ve birlikte yaşamı mümkün kılan kamusal alanlar olmadan, tutunma bireysel bir başarı hikâyesine indirgenir.
Göçmenlere yönelen ırkçı nefret devletlerde ve bireylerde nasıl bir etki yaratıyor?
Göçmenlere yönelen ırkçı nefret, yalnızca göçmenleri hedef alan bir tutum değildir; temas ettiği her toplumsal alanı dönüştüren bir zehir gibidir. İlk bakışta “öteki”ne yönelmiş gibi görünür, ama zamanla ev sahibi toplumun siyasal dilini ve kurumlarını da biçimlendirir.
Bireyler düzeyinde bu nefret, korku ve güvensizlik üzerinden çalışır. Göçmen, sürekli tetikte olmaya zorlanır; bedenini, sesini, varlığını küçültür.
Irkçı söylem, ev sahibi toplumda da ciddi bir dönüşüm yaratır. “Biz” ve “onlar” ayrımı keskinleşir; karmaşık toplumsal sorunlar basit düşman imgeleriyle açıklanmaya başlanır. İşsizlik, konut krizi ve sosyal hizmetlerin yetersizliği, göçmenlere fatura edilir.
Devletler açısından bakıldığında, ırkçı nefret çoğu zaman siyasal bir fırsata dönüştürülür. Güvenlik söylemi güçlenir, göç politikaları sertleşir, denetim ve cezalandırma mekanizmaları genişler.
En tehlikeli dönüşüm, ırkçı dilin normalleşmesidir. Medyada ve siyasette ayrımcı ifadeler sıradanlaştıkça, şiddetin eşiği de yükselir.
Sonuç olarak ırkçı nefret, göçmenleri yaraladığı kadar toplumu da daha kapalı ve otoriter bir yere sürükler. Bu yüzden ırkçılıkla mücadele, yalnızca göçmenleri değil, toplumu koruma meselesidir.
Göçmenlerle yerli halklar arasındaki ilişki hangi çerçevede kurulabiliyor?
Göçmenlerle yerli halklar arasındaki ilişki çoğu zaman eşitlik zemininde kurulmaz. İlişki daha baştan asimetriktir: biri “ev sahibi”, diğeri “misafir” olarak konumlandırılır. Bu hiyerarşi, iyi niyetli ilişkilerde bile kendini hissettirir.
Birlikte hareket etme ihtimali, bu asimetrinin fark edilmesine bağlıdır. Yerli toplum, göçmeni eşit haklara sahip bir özne olarak görebildiği ölçüde gerçek bir ilişki kurulabilir.
Ortak hareketin mümkün olduğu alanlar, somut hayat deneyimlerinin kesiştiği yerlerdir: işyerleri, sendikalar, mahalleler, okullar.
Irkçı söylem ve siyasal manipülasyonlar bu potansiyeli sürekli sabote eder. Göçmen tehdit olarak sunulduğunda, ortak sorunlar görünmez hâle gelir.
Sonuç olarak birlikte hareket etmek mümkündür; ama kendiliğinden olmaz. Eşitsizliğin kabul edilmesi ve mücadelenin eşitler arası kurulması gerekir.
Dil, inanç ve etnik farklar hangi sorunlara neden oluyor?
Dil, inanç ve etnik farklar, göçmenlik deneyiminde çoğu zaman birbirini besleyerek sorun üretir. Aksan, ten rengi, isim ya da dini pratikler, göçmeni daha ilk temasta “yabancı” olarak işaretler.
Dil farkı, bu sorunların merkezindedir. Aksanlı konuşmak ya da dil bilmemek, göçmeni otomatik olarak daha az yetkin biri gibi konumlandırabilir
İnanç farkları çoğu zaman kültürel uyumsuzluk başlığı altında sorunlaştırılır. Dini pratikler, kamusal alanda sadakat testine dönüşebilir.
Etnik farklar ise “nerelisin?” sorusuyla sürekli yeniden üretilir.
Sonuçta bu farklar, eşitsizlik içinde anlamlandırıldıkları için sorun üretir. Eşitlikçi bir zeminde zenginlik olabilecek şeyler, hiyerarşik düzende dışlama aracına dönüşür.
Göçmenlerin kendi aralarında yaşadığı sorunlar neler?
Göçmen toplulukları homojen değildir. Sınıfsal konum, eğitim düzeyi, politik geçmiş ve göç biçimi, bu toplulukların içinde yeni hiyerarşiler üretir.
Eğitimli ve statüsü hızlı netleşenlerle, uzun süre belirsizlik yaşayanlar arasında görünmez mesafeler oluşur.
“Makbul göçmen” söylemi, göçmenlerin kendi içine de sızabilir. Daha sessiz ve uyumlu olanlar, diğerlerinden ayrışır.
Politik geçmişler de iç gerilimleri derinleştirebilir. Eski çatışmalar yeni coğrafyada donmuş hâlde yeniden üretilebilir.
Sonuç olarak göçmen toplulukları da güç ilişkileri ve çatışmalar barındırır. Bu gerçek görülmeden sahici dayanışma kurulamaz.
Göçmen kampları nasıl tarif edilir?
Göçmen kampları resmî söylemde “geçici barınma alanları”dır; pratikte ise bekletmenin mekânlarıdır. Kamplar, göçmenin yalnızca mekânını değil, zamanını ve iradesini de askıya alır.
Kampa giren göçmen, çoğu zaman hayatının öznesi olmaktan çıkar. Günlük hayat başkaları tarafından düzenlenir.
Kamplar, insanın “ülkesinde bir şeyken” başka bir yerde hiçliğe yaklaştırıldığı eşiklerdir. Bu hiçlik, toplumsal görünmezliktir.
Bu nedenle kamplar, entegrasyonun değil, dışlanmanın kurumsallaşmış biçimleri olarak işler.
Göçmen ailelerde kuşaklar arası kimlik aktarımı nasıl dönüşür?
Göç, ailenin tamamını dönüştürür. Ebeveynler kimliği korunması gereken bir miras olarak görürken, çocuklar yeni ülkenin diline ve normlarına daha hızlı uyum sağlar.
Bu hız, aile içinde rol değişimlerine yol açar. Çocuklar tercüman olur, ebeveyn adına kurumlarla konuşur.
Kimlik aktarımı bu nedenle müzakere edilen bir sürece dönüşür. Evde başka, dışarıda başka biri olmak zorunda kalmak, çocukların kimliğini parçalı hâle getirebilir.
Ancak bu süreç her zaman çatışmalı olmak zorunda değildir. Göç, melez kimliklerin doğmasına da imkân tanır. Bu, ancak ebeveynlerin kontrol etmek yerine anlamaya çalıştığı ilişkilerde mümkündür.
Sonuç olarak göçmen ailelerde kimlik aktarımı, ne kopuştur ne de kesintisiz devamlılık. Daha çok, çatışmalı ama potansiyel olarak yaratıcı bir süreçtir.











