Suna Arev: Oyy dedim sülünler duvarlarda kaldı

Yazarlar

Kreinstein, küçük bir kasaba, eskiden derebeylerin av alanıymış, şimdilerde müze olarak kullanılan bir av köşkü bile var. 1960’lı yıllarda bu kasabaya büyük, çok katlı geniş, binalar inşa edilmiş. Ucuz da olan bu binalara talep de çok olmuş. O zamanlar çoğunluğunu Almanların doldurduğu bu yüksek, geniş ve çok katlı binalar şimdilerde daha çok göçmenlerin ve tek tük yaşlı Almanların barındığı yerler konumunda. Binaların çoğunun dış beton yüzeyinde uçan sülün sürüleri resmedilmiş.

Sülün, bu kasabanın simgesi, o da bir göçmen kuş ve vatanı da Asya imiş. Derebeylerin av zevki için getirilmiş, yapay göllerin sazlıklarında korku ile yaşamayı , soyunu sürdürmeyi başarmış bizim gibi…Sülünden daha güzel bir kuş var mıdır ? Niye olmasın ki? Sen  varsın sen, sülün kadar güzel değil misin?

Ne iyi bir tesadüf oldu da şu Kızılhaç’ta işe başladım. Beni oralara çeken sülünler mi, yoksa Anna’nın bir sosyalist olması mı? Aslında ikisi de diyebilirim…

“İçinden çıkılmaz durumlarda tutacağım elsin” diyor Anna,  geçen gün o el beni nereye götürdü biliyor musun? Nereden bileceksin, öyle uzaksın ki içimin acılı çığlığı bile ulaşamıyor sana…Hele bu soğuk havalarda, hele bu tükürsen havada donacak sularda, hele bu soğuk havalarda, gel desem, yeniden doğursam seni, düş rahmime, o tarihi sil baştan yazayım desem…desem, desem, desem…

Sülünler duvarlara tutunmuş resimdir şimdi. Sen bakma onların vatanlarını arar gibi uçtuklarına, kanat çırptıklarına hiç bakma, bir duvarda donmuşlar, işte baksana; gözleri nasılda hüzünlü. Gözleri sana benzer, gözleri bana benzer, sülünler bize, hep bize benzer…

Hava soğuk, nasıl ama nasıl soğuk, neredesin üşüyor musun? Sana yünden haki bir kazak örüyorum, söküp söküp yeniden başlıyorum, döndüğün gün bitireceğim söz.

Ben üşümüyorum, hiç üşümüyorum, yasak koydum canıma, şöyle parmak sallaya sallaya, emirler yağdırdım, ‘höött’! dedim, pusup büzüldü içim, öyle öyle iki büklüm ve  savunmasız. Öyle nazlı nazik, aman da çıt kırıldımlık yok , öksürüp yataklara naz ile  yapışmakta yok,  öyle iliklerine kadar ağrıları taşısan da bir “ıh” bile demek de yok. Sen  diyemezsin işte, senin öyle bir lüksün yok, anladın mı ? Anlamadıysan anla! Canını da dinleme diyorum,  hiç duyma bile acının, özlemin ağırlığında senin varlığın ne ki, var git bir merdiven tepesine kayarak düş, her basamak bir kaburganı ciğerine batırsın, hatta ve hatta içini kan doldursun, doldursun ya doldursun, bedenin mor bir lahanaya dönsün, dönsün işte yine de bir ‘ahh’ deme diyorum, deme hiç deme sus! Nedir ki bunlar senin yokluğunun yanında bunlar nedir ki? Hiç…

Oyyy dedim oyyy, sonra sülünler uçtu duvarlardan…

Prometheus olsam ciğerime buğday taneleri doldursam. Sülünler, o gurbet kuşları gagalasa… keşke gagalasa, tike tike, azar azar son nefesime kadar gagalasa ya…Senin yokluğun kadar gagalasa …O zaman bu kadar ağır olmam, kim bilir belki bir sülün bile olurum…

Hava soğuk, nasıl soğuk, evsizler ölüyor geceleri sokaklarda. Üşümüyorum vallahi üşümüyorum hiç de …üşümeyeceğim söz. Bak şimdi, şu  Kızılhaç’ta çalışıyorum ya bir nevi ilk yardım gibi. Anna dedi ki, ‘’Bu gideceğin adres, bu da telefon numarası, 89 yaşında Alzheimer başlangıcı bir Alman adam, hoş iki bakıcısı var, fakat bir bakıcısı İspanya’ya tatile gidiyor. Senin işin saat dörtte akşam yemeğini götürmek, bir de bir saat yürüyüşe çıkmak, hava soğuksa şayet oturup kitap okumak işte hepsi bu…’

Bu ne ki? Özleminin yanında bu ne ki? Hiç.

Bizim külüstür bütün yolları ezbere bilir, veririz adresi hop kapıya kadar götürür. Ben işimi yapıncaya kadar da uysal bir emir eri gibi bekler kapıda, tekerleri aşınmış, bir el sürüyorum, okşuyorum, sabret diyorum, o da bana boynunu büküveriyor.

İşte bir avlu içindeyiz, adamın karısı burada oturuyor, yıllar yıllar önce ayrılmışlar, avlu dediysem sarmal yapı topluluğunu düşün, iş büroları, yoga salonları…eski bir yapının modernize hali. Kadına telefon ediyorum ben avluda sizi bekliyorum. En üst kattan modern bir baş uzanıyor. ‘Geliyorum’ diyor, kadın anamdan yaşlı, ,anam toprak olalı yıllar oldu bilesin..

Havayı sorma, üşümüyorum, cebimde ekmek kırıntıları kuşlara atıyorum. Hapishane voltacısı gibi avluda bir aşağı bir yukarı, bir aşağı bir yukarı ,yürüyorum. İşte orada tam da avlunun orta yerinde bir tökezleme taşına oturuyor gözlerim. Düşsün gözlerim düşsün yerlere. Dört köşe bronz bir taşa işlenmiş. Bir Yahudi ailesi. ‘’Burada oturuyorlardı, bu yıllarda doğdular, 1943  yılında götürüldüler Ausschwitz toplama kamplarında öldürüldüler…’’

Oyyy diyorum oyyyy , sülünler duvar resimlerinde kaldı.

Kadın iniyor aşağı, benim arabamla gidelim diyor. Hanımefendi park cezası ödemek istemiyorum diyorum . ‘’Olur mu öyle şey, bu mülkün hepsi benim’ diyor. İşte tam da  burada sülünler bir de Ermenilere benzer.

Tökezleme taşları, tökezleme taşları,  vahh diyorum bir de vahh,  ” Sülünler duvarlarda uçuyor , bak nasıl da hüzünlü nasıl da garip…’’

Araba araba değil, sanki uçak. Kadın kentin tam merkezinde oturuyor, yıllar yıllar öncesi kocasından ayrılmış, kendini ondan sorumlu hissediyor,  ‘’eski iki iyi arkadaşız’’ diyor ve devam ediyor: ‘’Ben bütün kış burada yokum, sıcacık ülkelerde kış bitinceye kadar kalıyorum … Biz Wolfgang’ la eski iki dostuz , hem dostça ayrıldık , o kasabada kalmak istedi, eski bir makine mühendisidir. Kuruma başvurdum, Anna da sizi önerdi. Size sen diyebilir miyim? Şimdi gözüm arkada kalmaz. Size anahtar da vereceğim, hem şimdi soğuk hep kitap okursunuz, iyi biridir Wolfgang, çok iyidir , onu seveceksiniz , o da sizi sevecektir ,bak ben sevdim bile, hemen ısınıverdim…’’

Bütün ağaçlar bembeyaz kefenlere bürünmüş, dışarısı -14 derece, neredesin üşüyor musun? Ben, ben, ben üşümüyorum. 

Bak hele…Kadın niye ayrıldığı kocasıyla dost olmasın ki? Adam dövmemiş, boğmamış, yakası açılmadık küfürler etmemiş, evin bütün yükünü kadının omuzlarına yıkmamış, toksit laflarla ,kadının her gününü zehir etmemiş hem öyle dışarıda devrimci, içerde faşist de değilmiş. Anlaşarak ayrılmışlar işte, hem ne var ki bunda..? Aslında onda olup da bizde olmayan çok şey var ve sen bunu biliyorsun. Neredesin nerede?

Kreinstein kasabasındayız,  yüksek bloklarda sülünler uçuyor. Kadına diyorum ki “Sizi kutluyorum. Sizin şu yaptığınızı, ben asla yapmam asla ,deprem yıkıntılarında bir canımı kurtarmışsam yapmam işte yapamam…”

Sülünler blokların doğu cephesine nakşedilmiş. Sülünler, nasılda hüzünlü, sülünler, sana benzer , sülünler, bana benzer, sülünler, hep bize, bize benzer…

 

/Devam edecek/

İlginizi Çekebilir

Hakan Tahmaz: Sarayı yolcu etmek işin kolay kısmı
Behice Feride Demir: Qazi’nin Tebriz Ziyareti

Öne Çıkanlar