*7 Ekim Hamas saldırısında İran önemli bir rol oynadı. Silah, strateji, finansal destek ve militan eğitimi konusunda Hamas’ı destekledi. Bu süreçte Hamas liderlerine ev sahipliği yapan, finansal ve düşünsel olarak destek veren Türkiye’nin de rolü göz ardı edilemez…
*Suriye’de görünen lider Colani olsa da askeri ve siyasi anlamda sahadaki hâkimiyet büyük ölçüde Türkiye’dedir. Dolayısıyla el-Kaide benzeri gruplara hamilik yapan, cihadistlerden oluşan bir Suriye inşa etmek isteyen Türkiye’nin kontrolü İsrail açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.
*İsrail, Kürdistan’ı işgal eden devletlerle karşı karşıya gelmiş durumdadır. Orta Doğu’da varlığı hâlâ sorgulanan İsrail devleti ile Kürt halkının birbirini görmezden gelmesi akıl dışıdır. İşte “doğal müttefiklik” kavramı tam da burada anlam kazanmaktadır.
*Türk devleti yetkilileri Rojava ve SDG’den kazanımlarından vazgeçmelerini ve Şam’daki sisteme entegre olmalarını istemektedir. Kürtlerin mevcut rejimlere entegre edilmesi, büyük bedeller ödeyerek kazandıkları çoğulcu ve kadın-erkek eşitliğine dayanan seküler modelin yıkılması anlamına gelir ki Türkiye’nin ilk hedefi budur.
* Kürtler ilk kez ciddi anlamda dünyaya açıldılar ve Orta Doğu’daki farklı güçlerle ilişki kurmaya çalışıyorlar. Bu durum Türkiye’yi rahatsız ediyor ancak Kürtlerin Türklerle barışının yolu İsrail düşmanlığından geçmiyor, geçmez ve geçmemelidir de…
Ortadoğu, tarih boyunca halkların sürgünler, soykırımlar ve direnişlerle yoğrulduğu bir coğrafya oldu. Bu coğrafyada, kadim geçmişleriyle Yahudiler ve Kürtler, benzer acıları paylaşan iki halk olarak öne çıkıyor. Her iki halk da yüzyıllar boyunca yurtsuzluk, inkâr ve şiddet politikalarıyla yüzleşti; ancak aynı zamanda ayakta kalma ve kimliklerini koruma iradesiyle de birbirine benzer deneyimler yaşadı.

Ronî Riha
Tam da bu ortak tarihsel arka plan içinde, günümüzde İsrail ile Kürtler arasındaki ilişki ve “doğal müttefiklik” tartışmaları yeni bir önem kazanıyor. 7 Ekim 2023 sonrası değişen bölgesel dengeler, yalnızca İsrail’in güvenlik algısını değil, Kürtlerin geleceğini ve statü mücadelesini de doğrudan etkiliyor.
Bu röportajda hem akademik çalışmaları hem de saha araştırmalarıyla Kürt diasporası, Yahudi toplumu ve Ortadoğu siyaseti üzerine derinlikli analizler sunan bir isimle, Dr. Veysi Dağ ile konuştuk.
Berlin, Oxford, Londra ve Kudüs’te yürüttüğü akademik araştırmalarla tanınan Dr. Dağ, bugün Kudüs İbrani Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışmalarını sürdürüyor.
Göç, diaspora, milliyetçilik, çatışma çözümü ve Orta Doğu siyaseti üzerine kaleme aldığı kitap ve makaleleriyle uluslararası alanda dikkat çeken Dr. Dağ, aynı zamanda “Kök: Kudüs’teki Kürdistan Yahudileri” ve “Terkedilmiş: Tel Aviv’deki Kürt Sığınmacılar” belgeselleriyle de akademi-saha hattını güçlü bir şekilde birleştiriyor.
Aşağıda okuyacağınız söyleşide, Dr. Veysi Dağ ile İsrail-Kürt ilişkilerinin tarihsel kökenlerinden güncel siyasi dengelere, 7 Ekim sonrası Ortadoğu’nun dönüşümünden Kürtlerin statü mücadelesine uzanan pek çok konuyu derinlemesine ele aldık.
Sayın Dağ, son dönemde İsrailli yetkililerin Kürtlere yönelik ‘doğal müttefiklik’ vurgusu dikkat çekiyor. Sizce İsrail ile Kürtler arasındaki bu yakınlaşmanın tarihsel ve güncel nedenleri nelerdir?
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, “Kürtler bizim doğal müttefikimizdir” dedi. İsrail başbakanı Benjamin Netanyahu ise, “Dostluk elimizi Kürtlere uzatıyoruz” ifadelerini kullandı. Son dönemde İsrail yöneticileri tarafından Kürtlere yönelik bu ve benzeri pek çok olumlu mesaj verildi. Bu mesajların arkasında kuşkusuz, uzun zamandır görmezden gelinen fakat köklü tarihi sebeplere dayanan iki kadim halkın ilişkileri vardır.
Orta Doğu’daki mevcut konjonktüre baktığımızda iki belirgin sebep öne çıkıyor. Bunlardan ilki, 40-60 milyonluk Kürt halkının kendi ana yurdunda devletsiz kalması nedeniyle büyük katliamlarla karşı karşıya gelmesi ve bu uğurda hâlâ mücadele etmesine rağmen uluslararası arenada destek bulamamasıdır. Yahudi halkı ise bu zorlukların en yakından tanığıdır; çünkü devletsizliğin acısını en iyi bilen halktır. M.Ö. 722’den 14 Mayıs 1948’e kadar ana yurdundan kovulan Yahudilerin yaşamı sürgünlerle geçti. Dünyanın dört bir yanına dağılan, kovulan, öldürülen Yahudilerin tarihi, soykırımlar ve sürgünler kadar güvenli bir yurt arayışıyla da örülüdür.
Orta Doğu kökenli olan Yahudiler, 15. Yüzyılından beri dünyanın farklı bölgelerine dağılmış, gittikleri her yerden tekrar tekrar kovulmuşlardır. 1490’larda Portekiz ve İspanya’dan kovuldular. 1880 lerde Rusya’da Yahudi oldukları için pogroma maruz kalıp suçlandılar; Alman sosyoloğu Max Weber Yahudilerin durumunu “pariah toplumu” yani dışlanan toplum olarak tanımladı. Ayni şekilde Almanya aşağılandılar günah keçisi ilan edilip genositten geçirildiler. Nerede bir suç işlense, ilk olarak Yahudilerin üzerine atıldı. Öyle ki Yahudilik kelimesi kötülükle eş anlamlı kullanılmaya başlandı.
Orta Doğu’da da durum farklı değildi. Örneğin Irak’ta, 1941’de “Farhud” adıyla bilinen olayda Bağdat’ta katliama uğradılar; mülklerine ve mallarına el konuldu, yeni bir sürgün yoluna düşmek zorunda kaldılar. Ayni şekilde, 1955’te diğer dini gruplar gibi, Yahudiler Türklerin İstanbul pogromunu yaşadı. Evleri, dükkânları ve sinagogları yakıldı. Bu tür sürgün, soykırım ve aşağılamalar iki bin yıl boyunca sürdü; ta ki kendi devletlerini kurana kadar. Bu zorlu tarih, Yahudilerin Kürtlerle empati kurmasını sağladı. Çünkü Kürtler de dört parçaya bölünmüş ve benzer acıları yaşamış bir halktır. Gideon Saar’ın “doğal müttefiklik” ifadesi tam da bu ortak acı hafızasına işaret eder.
Özellikle son yüzyılda Kürtler onlarca soykırımla yüzleşti. Binlerce mezarsız ölüleri, milyonlarca sürgün edilmiş insanları vardır. Kürdistan’ın demografisi zorla değiştirildi. Şehirleri ve köyleri yakılıp yıkıldı; yurt dışına sürülen Kürtler kimliklerini korumak için asimile edilmeye zorlandı, dillerinden, kültürlerinden, kimliklerinden koparıldılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla birlikte kanlı ya da sinsi yöntemlerle yürütülen anti-Kürt politikaları bunun somut örnekleridir. Şeyh Said İsyanı’nın bastırılması, Zilan ve Dersim katliamları bu politikanın birkaç yansımasıdır. Hamile Kürt kadınların karnındaki çocuklarını süngüler ile parçalayarak çıkardılar.
IŞİD’in Şengal’de Kürtlere yaptığının daha vahşisini Türk devleti Kürtlere hep uyguladı: Benzer politikalar İran’da da Kürtlere karşı yürütüldü. 1925lerde Pehlevi Rejimi, Türklerin inkâr siyasetini tekrarlayarak, Kürtlerin bir dağlık Iran kavmi olduğu ve asimilasyona zorladı. Yine Mahabad Cumhuriyeti’nin yıkılışında binlerce Kürt katledildi; Qadi Muhammed ve birçok Kürt önderi meydanlarda idam edildi. Humeyni rejimi, zahmetsizce öldürmek için Kürtlerin ellerini bağlayıp sıraya dizdi. Suriye’de de durum aynıydı. Amudê Sineması faciası bunlardan sadece biridir. Suriye devleti, Kürtlere kimlik ve tapu vermedi; Arap Bedevileri Kürt topraklarına yerleştirerek “Arap Kemeri” politikasıyla Rojava’yı Kürtsüzleştirdi.
Irak’ta ise “Enfal Operasyonu” adıyla yürütülen, topyekûn bir soykırım niteliğindeki saldırılar herkesin malumudur. 200 bin insan katledildi. Halepçe’ye atılan kimyasal gaz sonucu binlerce insan yaşamını yitirdi. 1970’ten 1991’e kadar Irak’ta Kürtlere yönelik kesintisiz bir soykırım operasyonu sürdürüldü. Özetle, Kürtler son yüz yıldır dört devletin yürüttüğü bir soykırım çemberi içindedir.
Yahudiler ise son iki bin yıldır nesiller boyu bu acıyla yüzleşmiş ve hafızaya dönüşen bu acıyı hem yazılı hem sözlü hem de ritüellerle sonraki nesillere aktarmıştır. Hafızasında biriken bu acıdan beslenen Yahudiler, Kürtlerle “acıdaştır.”
İkinci neden ise şudur: Gideon Saar ve Netanyahu’nun Kürtler için dostluk mesajlarını açıkça dile getirdiği tarih, 7 Ekim 2023 Hamas saldırısından sonrasına denk geliyor. Bu tarih, Yahudi halkı için yeni bir kanlı hafızanın başlangıcıdır. O gün Hamas saldırısında 1200 sivil öldürüldü; çoğu kadın ve çocuktu. Saldırılar IŞİD yöntemleriyle yapıldı: Kadınlar çıplak bırakılıp işkenceyle tecavüze uğradı ve öldürüldü; bazıları motosikletlere ya da at arabalarına bağlanarak sokaklarda teşhir edildi.
Bölgeye kısa süre sonra akademik gözlemci olarak ben de gittim. Bazı barbarlıkların sonuçlarını Kibutz larda kendi gözümle gördüm ve şok yaşadım. İsrail, tarihsel yaralarından ötürü medyaya yansıtmadığı başka acılar da yaşadı. Gazze sınırındaki bazı yerleşimlerde, Hamas militanları yaklaşık 60 çocuğu tıpkı Hitler’in yaptığı gibi Kibutz fırınlarına atıp canlı yakmışlardı. Yurtsuz olarak sürgünlerde yaşayan Yahudiler, devletlerini kurmadan önce buna benzer onlarca felaket yaşamıştı. Ancak 1948’de devletin kuruluşundan bu yana ilk defa böylesi büyük bir felaketle karşılaştılar.
Dolayısıyla İsrail devleti 7 Ekim öncesiyle aynı değildir. Bu tarihten sonra büyük bir travma yaşayan bir Yahudi toplumu ve İsrail devleti vardır. Başbakan’ın “Cehennemin kapıları açıldı” ve “Orta Doğu’da sınırlar değişecek” sözleri de bu yeni dönemin somut ifadesidir.

7 Ekim saldırısı Hamas’ın eliyle gerçekleşmiş olsa da İran bu saldırının hazırlığında önemli bir rol oynadı. Silah, strateji, finansal destek ve militan eğitimi konusunda Hamas’ı destekledi. Plan, eş zamanlı olarak Hizbullah’ın da Lübnan’dan saldırıya geçmesiydi. Ancak Hamas ve Hizbullah arasındaki koordinasyonsuzluk ve İsrail’in istihbarat bilgileri nedeniyle bu gerçekleşmedi. Yine de İran’ın Yahudi toplumunun soykırıma uğratılması ve İsrail devletinin ortadan kaldırılmasına dair ciddi planlar yaptığı açıktır.
Bu süreçte Hamas liderlerine ev sahipliği yapan, finansal ve düşünsel olarak destek veren Türkiye’nin de rolü göz ardı edilemez. Türkiye’nin desteği sadece Hamas’la sınırlı değildir; Orta Doğu’da, özellikle Suriye’de Müslüman Kardeşler çizgisinde savaşan pek çok cihadist grubun arkasında da Türkiye vardır. Şu anda doğrudan İsrail’e saldırmamalarının tek nedeni güçsüzlükleridir. Güçlendiklerinde nihai hedefleri İsrail devletidir. Yahudi toplumu Türkiye’ye öyle bakıyor.
Ayrıca Suriye’de görünen lider Colani olsa da askeri ve siyasi anlamda sahadaki hâkimiyet büyük ölçüde Türkiye’dedir. Dolayısıyla el-Kaide benzeri gruplara hamilik yapan, cihadistlerden oluşan bir Suriye inşa etmek isteyen Türkiye’nin kontrolü İsrail açısından büyük bir tehdit oluşturmaktadır.
İşte bu tehlikenin farkında olan İsrail, Suriye’de bir denge arayışındadır. Bu nedenle demokrasiye inanan, antisemitizm kültüründen uzak, kadın-erkek eşitliğine inanan Kürtleri Orta Doğu’daki doğal müttefiki olarak görmektedir. Kürtler, Suriye’de İsrail’in varlığına karşı olan radikal gruplarla savaşarak bunu kanıtlamışlardır. İsrail bu yüzden Kürtlerin Suriye’de güç kazanmasını istemektedir.
Hatta üst düzey İsrailli yetkililerden, YPJ’li kadın savaşçıların İsrail ordusunda kadınların daha etkin ve ön cephede yer alması için rol model oluşturduğunu bizzat duydum. Bu, İsrailli yetkililerin çekinmeden dile getirdiği bir husustur. Rojava Kürtlerine Yahudi toplumunda büyük bir sempati vardır. Hata bazı Rojavali Kürtler Iİsrail bayraklarını evetlerinde astıklarını duydum.
Tüm bunlar göz önüne alındığında, Orta Doğu’da varlığı hâlâ sorgulanan İsrail devleti ile Kürt halkının birbirini görmezden gelmesi akıl dışıdır. İşte “doğal müttefiklik” kavramı tam da burada anlam kazanmaktadır.
7 Ekim sonrası Orta Doğu’da ortaya çıkan yeni dengeler hem Türkiye’nin Kürt politikasını hem de İsrail’in Kürtlere yönelik yaklaşımını yeniden şekillendiriyor. Sizce bu süreç Kürtlerin statü mücadelesi açısından nasıl bir fırsat ya da risk doğuruyor?
Abdullah Öcalan ile Türkiye arasında başlatılan ve Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” olarak adlandırdığı süreç, büyük ölçüde 7 Ekim’den sonra Ortadoğu’da İsrail tarafından başlatılan bu yeni değişimin etkisiyle gündeme gelmiştir. Bunu süreci yürütenlerin açıklamalarında da açıkça görebiliyoruz. Özellikle Türk yetkililer bunu defalarca dile getirdiler.
Artık açıkça görülmesi gereken bir gerçek var: İsrail, Kürdistan’ı işgal eden devletler ve zihniyetlerle karşı karşıya gelmiş durumda. Bir anlamda, Yahudi halkı ile Kürt halkı aynı cephede ve kendilerine doğrultulmuş namlular karşısında yan yana gelmişlerdir. Ortadoğu’da dengelerin değiştiği bu tarihsel eşikte Kürtler büyük bir güç haline gelmiş ve ellerinde önemli fırsatlar bulunmaktadır.
Saddam Hüseyin devrildiğinde, Kürtler Güney Kürdistan’da uluslararası güçlerin de desteğiyle bir statü kazandılar. Türkiye ve diğer işgalci devletler 2007’ye kadar buna karşı direndiler ve kabul etmek istemediler. Ancak uluslararası alanda kabul edilmiş bu statü nedeniyle kabullenmek zorunda kaldılar. Aynı durum bugün Rojava için de geçerlidir. Türkiye, Başûr’da engelleyemediği Kürt statüsünü bu kez Rojava’da engellemek için var gücüyle mücadele ediyor. Ancak Rojava’da Kürtler 12 yıldır fiilen bir statü sahibidir; sadece uluslararası tanınırlıkları yoktur.
Bu anlamda, Rojava’daki Kürtler açısından önümüzdeki yüzyılları şekillendirecek bir kader yazılmaktadır. Bu değişim sadece Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Kürtleri ilgilendirmiyor; aynı zamanda İsrail’in geleceğini de şekillendirecek hayati bir mesele niteliği taşıyor.
Türkiye bunun da farkında: Rojava’da şekillenecek bir Kürt kazanımı, Kürdistan’ın diğer parçalarının kaderini de etkileyecektir. Türkiye, kendi kontrolünde, hareket kabiliyeti sınırlı bir Kürt modeli istiyor. Fakat 7 Ekim sonrası bölgede ortaya çıkan yeni durum, var olan statükonun değişmesi ile doğal olarak Kürtleri ve İsrail’i aynı cephede buluşturdu. Bu gerçeklik, Türkiye açısından tam anlamıyla bir kaos senaryosudur.
Türkiye, Kürtlerin karar alma ve hareket kabiliyetini kontrol edemediği koşullarda mevcut haliyle uzun süre yaşayamayacağını biliyor. Bu nedenle PKK Önderi Abdullah Öcalan ile yeniden görüşmek zorunda kaldılar. Ancak İmralı’da neler konuşulduğunu ve hangi temeller üzerinde uzlaşıldığını bilmiyoruz. Ancak Türk devleti yetkilileri sürekli olarak Rojava ve SDG’den kazanımlarından vazgeçmelerini ve Şam’daki sisteme entegre olmalarını istemektedir. Burada hayret verici olan, Rojava’nın Colani yönetimine entegre edilmesinin istenmesidir.
Kürtlerin mevcut rejimlere entegre edilmesi, büyük bedeller ödeyerek kazandıkları çoğuldu ve kadın-erkek eşitliğine dayanan seküler modelin yıkılması anlamına gelir. Oysa Rojava’daki Kürtlerin modeli, uluslararası arenada takdir edilen, kendi başına pozitif diplomasi yürütebilen bir modeldir. Türkiye’nin ilk hedefi, bunu ortadan kaldırmaktır.
Kürtlere sadece demokrasi yetmez; bu, onların kurtuluşu da değildir. Kürtler zaten demokrasiye inanan ve bunu sınırlı da olsa uygulayan bir halktır. Asıl mesele, Kürtlerin kendi bölgelerinde kendi kendilerini yönetmeleri ve bu yönetimin uluslararası alanda resmen tanınmasıdır. Aksi halde, bahşedilmiş bir demokrasinin Suriye ömrü uzun olmayacaktır. Velhasıl, bu sürecin merkezinde Kürtlerin önünü kesmek vardır.
İsrail’e gelince: Arap olmayan, kendi kimlikleri ve özgürlükleri için mücadele eden halklar ve azınlıklar, İsrail’in doğal müttefikleri konumundadır. Bu politika daha çok 1950’lerdeki Israil’in “Çevre doktrinine” (Periphery Policy) siyasetine dayanıyor. Bu çerçevede Kürtlerin, Dürzilerin ve Alevilerin Suriye’de güçlü olmaları doğal olarak İsrail’in çıkarınadır. Irak, İran ve Türkiye’de de Kürtler için aynı şey geçerlidir. Bu, anlaşılır bir politikadır.
Pan-Arabist ideoloji her zaman Kürtlere karşı olduğu gibi İsrail karşıtı da olmuştur. Bu nedenle, ta Mustafa Barzani döneminden bu yana İsrail devleti Başûr’u desteklemiştir. Ayrıca Abraham Antlaşmaları ile birlikte İsrail, özelde Arap devletleriyle barışçıl bir zemin ve müttefik ilişkiler arayışına girdi. Bu şekilde Yahudi toplumun hep hayal ettiği barışın yakalanacağını arzu etti. Ayni şekilde Kürtler söz konusu olduğunda, İsrail devleti ve Yahudi toplumu için yalnızca tarihsel bir bağ değil, geleceğe dair stratejik bir plan da söz konusudur. Kürtlerin Rojava halklar arası barışa dayalı modeli, İsrail’in Arap devletleri ile imzaladığı Abraham anlaşmaları tamamlıyor.
Dr. Dağ, Kürtlerin sahadaki güçlerini ve değerlerini koruyarak bölgesel aktörlerle stratejik ilişkiler kurması gerektiğini vurguluyorsunuz. Bu bağlamda Kürtlerin önümüzdeki dönemde öncelikli olarak hangi uluslararası ve bölgesel aktörlerle nasıl bir strateji izlemeleri gerektiğini düşünüyorsunuz?
Kürtler, sahada etkili olan ABD, İsrail ve diğer tüm uluslararası aktörlerle proaktif ilişkiler kurmalıdır. Öneriler sunmalı, açık ajandaları olmalı. Kürtler artık sahada bir güçtür; bu gücün farkında olarak hem masada hem sahada yer almaları şarttır. Ancak bunun temsilcilerinin Kürtlerin meşru temsilcileri olması gerekir. Şu ana kadar Rojava’da bu konuda bazı başarılı uygulamalar görüldü, ama yeterli değil. Unutmayalım ki Kürtler, IŞİD’e karşı kurulan uluslararası koalisyonun önemli bir parçasıdır; dünyanın başına bela olan IŞİD ve benzeri örgütlerle en çetin savaşı yürüten topluluklardan biridir.
Burada Kürtler sahada büyük bedeller verdi. Ayrıca Kürt halkı elinde güçlü bir avantaj vardır: laiklik, demokrasi ve kadın-erkek eşitliğini savunan nadir toplumlardan olmalarıdır. Maalesef Kürtler bu askeri başarı, diplomatik başarıya çeviremediler. Kürlerin statüsü üzerine konuşulması gerekirken, Kürtlerin gerici cihadist bir modele entegre edilmesinden konuşuluyor. Kuşkusuz bu diplomatik başarısızlığın ana aktörü Türk devleti ve Katar gibi devletlerdir. Bu iki devlet, Kürtlere karşı kirli siyasetlerini uluslararası alanda devletler arası diplomasiye çeviriyorlar. Ama Kürt siyasetçilerimizde kendi vizyonlarını tam açığa kavuşturamıyor. Aynı şekilde bu vizyon ne kadar Kürt halkın talepleri ilişkilendirip ve ciddiye alınıyor.
O da bir soru işareti. Bu zaafliği gören Kürt düşmanları özellikle Türk devleti Kürtleri karşı karşıya getirmek için her türlü oyunu oynuyor. Şimdi de farklı Kürt gruplarının Şam’a gitmesi için çabalıyor. Yüz yıllardır aynı oyunları oynuyorlar. Artik Kürtlerin kendi oyunlarını kurup oynamayı öğrenmesi gerekiyor. Türk devleti, Kürtleri bertaraf etmek için gerektiğinde Kürt’ü Kürt’e kırdırıyor. Kürtler uyanık olmalı, tarihlerinden ders çıkarmalı ve güçlü dostlar edinmeli ve çok yetenekli bir diplomat ordusu oluşturmalıdır.
Kürtlerin, İran, Türkiye, Irak ve Suriye gibi sömürgeci ülkelerin kendilerine soykırım uygulamasını önlemek için dikkatli olmaları gerekir. Onlara hiçbir şekilde malzeme vermemelidirler. Kürtler, rasyonel çıkarları doğrultusunda sahada destek buldukları aktörlerle ters düştüklerinde, bu güçler onları yarı yolda bırakıp çekilebilir. Bu nedenle Kürdistan’ın dört parçasında hüküm süren sömürgeci devletlerle diyalog kapılarını açık bırakmaları, kendi yönetimsel haklarını talep etmelidirler. Kürtler ne Türklerin ne Arapların ne de başka bir halkın düşmanı olmamalıdır. Kürtlerin hak, hukuk, demokrasi, kimlik ve kendi kendini yönetme talepleri evrenseldir; bu taleplerde diyalog yoluyla ısrar etmelidirler.
Aynı zamanda İsrail de dahil olmak üzere bütün bölgesel aktörlerle çıkar temelli stratejik ilişkiler kurulmalıdır. Çıkar temelli ilişkiler her devletin ve halkın hakkı olduğu gibi Kürtlerin de hakkıdır. Kürtlerin kendi vizyonları net ve açık olmalıdır. Kürtlerin kendi kimliklerini, jeopolitik şartlara göre kaderini belirlemek için federasyon, özerklik hata bağımsızlık konusunda ve genel ulusal çıkarlarını savunmaları ayıp sayılmamalıdır; bundan kaçınmamak gerekir. Ayni şekilde halkları sevmek ve onlara kardeş muamelesi yapmak, yalnızca Kürdistan’ı bölenlerle sınırlı olmamalıdır: Yahudiler de Ortadoğu’nun bir halktır ve onlarla ilişki kurmak önemlidir.
Şuna dikkat çekmek istiyorum: Amerika, İsrail ve diğer güçlerin düşmanlığının Kürtlere yönelmesi gerekmez. Birileri Kürtleri bu tuzağa düşürmek isteyebilir; ancak Kürtlerin hem destek almak hem de aynı aktörlere düşmanlık etmek gibi çelişkili bir pozisyon alması kabul edilemez. Bu tuzağa dikkat etmek şarttır.
Cengiz Çandar’ın bir zamanlar söylediği bir ifade var: “Öcalan’ın İsrail düşmanı olması Türkiye’nin şansıdır.” Bu tür söylemleri yanlış buluyorum. Eğer birileri Kürtlerin veya Kürt liderlerinin adına böylesi talihsiz ifadeler kullanıyorsa bunun arkasında derin devletin belirli bir ajandası olabilir. Kürtlerin Türklerle barışının yolu İsrail düşmanlığından geçmez ve geçmemelidir. Son zamanlarda Kürt medyasında gördüğüm bazı yazılar endişe vericidir. Antisemitizm hem uluslararası alanda suçtur hem de Kürt kültüründe böyle bir şey yoktur; Kürtlerin Yahudiler ile 2800 yıllık kadim bir tarihi vardır. Her yerde Yahudiler, kovulmuş ve öldürülmüş iken, Kürtler onları Kürdistan’ da bu tarih boyunca hep korumuştur. Hata anası Kürt olan Ahameniş İmparatorluğu Kralı Büyük Kureyş onları Babil esaretinden özgürleştirmiştir. Yahudi düşmanlığı kesinlikle Kürt tarihi ve ilişkilerine terstir ve bu Kürtlere hiçbir şey kazandırmaz. Türk devleti Yahudi düşmanlığını bilinçli olarak Kürtlerin içinde yayıyor. Kürtler uyanık olmalı ve bu oyunlara gelinmemelidir.
İlk kez Kürtler ciddi anlamda dünyaya açıldılar ve Orta Doğu’daki farklı güçlerle ilişki kurmaya çalışıyorlar. Yani onları sömüren devletlerin esaretini kırıyorlar; bu durum Türkiye’yi rahatsız ediyor ve ürküyor. Buna rağmen Kürtler Batılı ülkelerle stratejik ilişkiler kurmalı ve aynı oranda İsrail gibi bölgesel güçlerle de sağlam ilişkiler geliştirmelidir. Kürtler IŞİD’e karşı verdikleri savaşta kendilerini kanıtlamış; savundukları değerler bir millettir. Şimdi mesele, bu kazanımları stratejik ilişkilere ve ulusal Kürt çıkarına dönüştürmektir. Kürler kendi acılar ile dolu tarihsel hatalarından ders çıkartıp, ona göre gelecek nesillere özgür ve barışçıl bir gelecek bırakma sorumluluğu vardır. Birinci Dünya Savaşı’nda yapılan hataları tekrarlanmamalıdır. Kürtler, bir güçle ittifak kurup diğerine karşı savaşmak zorunda değiller. Ulusal çıkarları neyi gerektiriyorsa, duygusallıktan, inançtan ve ideolojilerden bağımsız, rasyonel hareket etmek gerekir. Bu sefer Kürtler akıllıca davranmak zorundadır.
7 Eylül’de Berlin’de sizin de katıldığınız bir Kürt-Yahudi konferansı düzenlendi. Bu etkinlik hem öncesinde hem de sonrasında Türk medyasında ve bazı Kürt çevrelerinde yoğun tartışmalara yol açtı. Sizin görüşünüze göre, Kürt-Yahudi ilişkileri neden bu kadar çok ilgi çekiyor? Kürtler ile Yahudiler arasında bir ittifak veya dostluğun potansiyel faydaları neler; eğer böyle bir ilişki Kürtlerin lehine olacaksa, bu nasıl ve neden olur?
Daha önce de belirttiğim gibi, Türk devleti, İran devleti ve Kürdistan’ı işgal eden tüm güçler, Kürtlerin uluslararası arenada görünür olmasını ve söz sahibi olmasını istemiyor. Diaspora, kendi topraklarında baskı altında olan halklar için bir nefes alma ve özgür düşünce alanı olmanın yanı sıra, aynı zamanda bir diplomasi sahasıdır.
Bildiğiniz gibi, Yahudi halkı bugünkü İsrail devletini diasporada kararlaştırıp inşa etmiştir. Yüz yıllarca Avrupa ve Amerika’da yaşayan, asimile olamayan ancak eğitime ve bilime önem veren Yahudi halkı hem siyasette hem de farklı düşünce kuruluşlarında büyük rol oynamıştır. Şu an İsrail’de dünyanın her tarafından gelmiş ve İsrail’de yaşayan, aynı zamanda geldikleri ülkelerle hâlâ bağları olan ve birçok kuruluşta söz sahibi olan bir kitle bulunmaktadır.

Bu anlamda, Kürtlerin diasporada Yahudi halkıyla ilişki kurması ve konferanslar ve toplantılar düzenlemesi, Türkiye’nin baskısıyla Kürt halkına kapanan birçok kapıyı açabilir. Örneğin, Almanya’da iki milyona yakın Kürt yaşıyor fakat bugüne kadar Türk olarak kabul ediliyordu. Kürtlerin diasporada kendi kimlikleri üzerinden yeni bir hamle başlatmaları, yeni bir yol izlemeleri gerekiyor. Avrupa’nın her sokağında Kürtler var ama organize olmadıkları ve resmî kurumlarla güçlü bağları olmadığı için görünmezler. Var olsalar da karar mercilerinde ve yaşadıkları bölge yönetimlerinde söz sahibi değiller. Avrupa’nın sistemine ve kültürüne yabancılar. Bundan dolayı, büyük pastadan pay sahibi değiller. Siyaset üzerinde baskı kuramazlar çünkü siyasette değiller. Kürdistan’da kalan ailelerine gönderdikleri birkaç kuruş paradan başka bir yardımları yoktur. Oysa birleşerek, siyasete dâhil olarak ve şirketleşerek Kürdistan’a büyük katkılar yapabilirler. Bu anlamda, Yahudi halkının diaspora deneyimi ve desteği Kürtlere büyük bir avantaj sağlar. Bu birliktelik, Kürt diasporasına birçok alanda büyük kazanımlar elde ettirir. Bu nedenle, Kürdistan’ı işgal edenler ve özellikle Türkiye, bu stratejik ilişkiye çok öfkelidir.
Dolayısıyla, Berlin’de gerçekleşen bu kongre, 2800 yılık Kürt-Yahudi ilişkilerini tekrardan canlandırdığı gibi, Kürt ve Yahudilerin yan yana gelmemesi için oluşturulan yapay kabuğu da kırdı. Kürtlerin her alanda, özellikle de diasporada, Yahudi halkının deneyiminden ve desteğinden faydalanması önemlidir. Bu bağlamda, herkes üzerine düşeni yapmalı ve var olan imkânlarına göre birçok Avrupa kentinde Berlin’deki benzeri konferanslar ve toplattılar gerçekleştirilmelidir. Kürtler sadece döner yapmakla kalmamalı, fikir üretmeli, düşünce kuruluşları açmalı, teknoloji üretmeli. Bütün bu nitelikler ancak Kürtleri güçlendirebilir ve hayallerine ulaştırabilir. Ayrıca unutmamak gerekir ki, diaspora, ulusal birlik için de Kürtler adına önemli bir sahadır.
İşte bu yüzden Berlin’de gerçekleşen konferans tarihi önemdeydi. Ancak işin can sıkıcı tarafı, hâlâ Türk solu ve Arap İslamcılığı kodlarından kendilerini özgürleştiremeyen belirli bir Kürt kesimi tarafından bu konferansın hedef alınmasıdır.
Son olarak, İsrailli yetkililerin Kürtlere ilişkin cesur açıklamalarından bu yana, Kürt toplumu içinde Yahudilere karşı belirgin bir sempati gelişmiş gibi görünüyor. Yahudi toplumu içinde Kürtlere yönelik algı ve ilgi nasıl? Bu konuda gözlemleriniz nelerdir?
Öncelikle şunu belirtmek isterim: Beş yıldır İsrail’de yaşıyorum ve kendimi burada adeta Kürdistan’da gibi hissediyorum. Bunun sebebi, dürüst olmak gerekirse, İsrail halkının, akademisyenlerinin ve dostlarımın, Kürt olmamdan dolayı bana gösterdiği ilgidir.
Onlar Kürtleri tanıyorlar, Kürt halkının çektiği acıları biliyorlar ve Kürtlerin bir devlete sahip olmasını istiyorlar. Çünkü onların gözünde devlet, ideolojik bir araçtan ziyade bir korunak anlamına geliyor. Yani devlet, bir halk için acıların son bulması, katliamlarla bir daha yüz yüze kalınmaması demek. Bu nedenle Kürtlerin bir devlete sahip olmasını arzuluyorlar.
Kürtlerin laik olması, özellikle de Rojava’da Kürt kadınlarının IŞİD’e karşı savaşması ve zafer kazanması, artık her Yahudi’nin haberdar olduğu bir konudur. Rojava’daki bu direniş, daha önce Kürtlerden haberi olmayan ya da onlara sempati duymayan Yahudilere bile ulaştı. Bugün İsrail’de Kürtleri tanımayan veya onlara sempati beslemeyen bir Yahudi bulmak zordur.
Ben “Kürdüm” dediğimde duygulanıp ağlayan insanlara rastladım. Bunun sebebi, Kürtlerin yaşadığı acıları bilmeleridir. Sıklıkla şu sözleri duyuyorum: “Biz Kürt halkının ne çektiğini biliyoruz, dört parçaya bölünmüş toprağınızı biliyoruz.”
Ayrıca Yahudiler için dini tarih çok önemlidir. Bu bağlamda kendilerini de Kürtleri de Orta Doğu’nun ve Mezopotamya’nın kadim halkları arasında görüyorlar. Özellikle Yahudi aydınları, yazarları ve akademisyenleri, Kürtlerin kendilerine en yakın halk olduğunu, antisemitizm kültürüne sahip olmadıkları için Kürtlerle Yahudilerin ittifak kurması gerektiğini savunuyorlar. Bu iki kadim halkın Orta Doğu’da el ele vermesini önemli buluyorlar. Akademi, aydınlar ve siyasetçiler bu konuda büyük ölçüde hemfikir.
Fakat şunu da söylüyorlar: Kürtlerin pasif olduğunu, aktör olma konusunda yeterli istek göstermediğini düşünüyorlar. Özellikle akademik çevrelerde, Kürtlerin kendi bağımsız ulusal çıkarlarını merkeze almak yerine Türkiye ve İran’ın hassasiyetlerini dikkate alarak hareket ettiği sıkça dile getiriliyor. Evet, dengeyi gözetmek önemlidir, fakat buna alışmak bir noktada köleliğe dönüşüyor. Bu nedenle özellikle her Kürt siyasetçisine, öncüsüne, davasına bağlı insana Niccolò Machiavelli’nin Prens adlı eserini okumalarını tavsiye ediyorum. Bu yaklaşık 100 sayfalık kitap, siyaseti, Real politikayı, güç dengelerini, komşuluk ilişkilerini, toplum ve inanç dinamiklerini anlamak açısından hâlâ geçerliliğini koruyor. 500 yıl önce yazılmış olmasına rağmen bugün bile bütün devlet yöneticileri tarafından okunuyor. Kürtler için de pragmatik siyaseti nasıl yürütmek gerektiğini anlamada önemli bir rehber olabilir.
Çünkü gerçek şu: Kürtler hâlâ pasif, hâlâ bazı zincirlerini kıramamış durumdalar. Oysa Kürtler güçlü bir aktör olabilirler. Özellikle IŞİD’e karşı verdikleri mücadeleyle büyük bir prestij elde ettiler. Bu mücadele aslında Türkiye’ye karşı da bir savaştı. Çünkü Türkiye, IŞİD saldırıları boyunca bu örgütü destekledi. “Kobanê düştü, düşecek” denildi ama IŞİD Kobanê’yi alamadı, Rojava’yı da ele geçiremedi. Kürtler yenilmedi. Sonrasında ise Türkiye doğrudan Rojava’ya girdi.
Kürtler, Tişrin Barajı’nda da aynı direnişi gösterdiler. Bu kez Türkiye’nin beslediği ve “Suriye Milli Ordusu” adını verdiği gruplara karşı savaştılar. Aylarca direndiler ve dünyaya yeniden gösterdiler: Kürtler savaşır, inatçıdır ve halkı için ölmeye hazırdır. Fakat asıl önemli soru şudur: Cephede savaştıkları kadar real politikayı okuyabiliyorlar mı, müttefik seçebiliyorlar mı, buna göre strateji geliştirebiliyorlar mı?.
Özetle, Yahudi toplumunda hem geçmişten gelen hem de geleceğe yönelik güçlü bir Kürt sempatisi vardır. Bu halk duygusu Yahudi siyasetçilerine de yansıyor ve pozitif bir baskı oluşturuyor. Yahudiler, Kürtlerin demokrasiyi, insanı, doğayı, inançları ve kadını yüceltmesini kendi değerlerine yakın buluyorlar. Çünkü yıllardır savaştıkları İslami gruplarda bu değerler yok; tam tersine bu değerler onların hedefi oldu. Bu nedenle Yahudiler, Kürtleri ortak değerler üzerinden doğal bir müttefik olarak görüyorlar.
Ayrıca, yaklaşık 300 bin Yahudi Kürt bugün İsrail’de yaşıyor. Hayatın her alanında aktiftirler. Kürtçe şarkılar söylüyor, davul-zurna eşliğinde halay çekiyor, Kürdistan’a bağlılıklarını sürdürüyorlar. Evlerinde en çok yedikleri yemek hâlâ Kürt köftesi, dolma ve sarma. Kürt hafızasını, kültürünü diri tutuyorlar ve bir bakıma Kürtler adına elçilik yapıyorlar. İsrail’in birçok yerinde Kürt sinagogları var; bu sinagoglarda Kürt melodileri ve ezgileri yankılanıyor, dini ibadetler Kürtçe yapılıyor. İsrail sokaklarında Kürt mutfağına ait restoranlar bulunuyor. Kısacası, Kürdistan’dan İsrail’e göç eden Yahudi Kürtler hem kendi kimliklerini hem de Kürtlüğün varlığını burada yaşatıyorlar. Neredeyse her Yahudi Kürt’ün evinde bir Kürdistan bayrağı vardır.
Yahudiler tarihte sürgün edildiklerinde Kürdistan’a gidip yerleştiklerinde, inançlarından dolayı dışlanmadılar. Aksine Kürtler onlara sahip çıktı. Bu dostane tarihsel ilişki bugün hâlâ Yahudi toplumunda ve İsrail devletinde Kürtlere karşı büyük bir saygı ve sevgi olarak yaşamaktadır.
Dediğim gibi Kürt ve Yahudi halkının birbirine karşı ilgisi ve sevgisi mevcut. Fakat iki toplumun öncüleri bunu ortak bir çıkara, güce dönüştürebilirler mı? Asıl soru bu. İsrail siyasetçilerinin büyük bir kısmında böyle bir istek mevcut fakat, Kürt öncüleri bu konuda ikircikliler. Hala Türkiye, İran ve Arap ülkeleri ne der kaygısı ve korkusuyla hareket ediyorlar.
Kürt akademisyenlerin büyük bir kesimi için de benzer bir durum söz konusudur. Ne yazık ki, Gramsci’nin deyimiyle “organik aydın” olamamaktadırlar; kendi halkının acılarını paylaşmak, arzuları ile birleşmek, yol göstermek ve öncülük etmek yerine, sömürgecinin değerlerini içselleştirmeyi tercih etmektedirler. Kendi kültürlerine yabancılaşmakta, bireysel kariyerlerini ön planda tutarak sıkça kimlik ve pozisyon değiştirmektedirler.
Frantz Fanon’un tarif ettiği gibi, halklarının gerçekliğini kültürünü küçümseyip onlardan uzaklaşmakta ve sömürge akademisyenliğini ve kültürünü benimsemektedirler. Yakın zamanda Londra’daki LSE Kürt Konferansı’nda bu duruma doğrudan tanık oldum. Bazı Kürt akademisyenler, Gazze konusunda sözde güçlü bir ahlaki duruş sergilerken, Kürdistan’daki halklarının yasadığı trajediyi görmezden gelmektedirler. Dikkat çeken bir diğer nokta ise, bu tutumlarının büyük ölçüde Türk akademik çevrelerine yakın görünme çabasından kaynaklandığına inanıyorum.
Vali, subay ve Kemalist elitlerin çocukları olan bazı Türk akademisyenler, diasporadaki Kürt akademik çalışmalarında adeta Türk devletinin misyonerleri gibi hareket etmektedir. Genç Kürt akademisyenlere, uluslararası dergilerde yayın yapma ve akademik pozisyon elde etme vaadinde bulunarak, onların çalışmalarına ortak olmakta; böylece hem isimlerini bu metinlere eklemekte hem de bu çalışmaların değerini gölgelemektedirler. Tüm bu bireysel ve yapısal kaygılar nedeniyle, birçok Kürt akademisyeni ortak Kürt hafızasından yoksundur; bu yüzden tarihsel sorumluluklarını yerine getirememekte ve halklarına karşı aydın sorumluluğu taşıyamamaktadır.










