Kürt dünyası, 18 Ocak’tan bu yana Rojava’da (Kuzey ve Doğu Suriye) fiilî özerk Kürt bölgesinin çöküşünün yasını tutarken, Kürtlerin kendi içlerinde daha derin ve daha acı bir yüzleşme de gün yüzüne çıkmış durumda. Bu yüzleşme, kaçırılmış fırsatların ve yaşanmış trajedilerin kolektif hafızada yeniden canlanmasına yol açıyor. Yas ve öfkenin ötesinde, Kürt siyasal elitlerinin ve liderliğinin, Kürt halk kitlelerinin temel taleplerini tam anlamıyla ifade etmekte ve Kürt devletleşmesine —ya da en azından özerkliğin açık ve hukuki (de jure) bir siyasal statüsüne— dair tutarlı ve birleşik bir vizyon geliştirmekte başarısız olduğu yönünde giderek güçlenen bir ortak kanaat oluşmuş durumda.
23 Ekim 2019 tarihinde Rojava temsilcisinin bir ABD Kongresi alt komisyonu oturumunda yaptığı sunum, bu karmaşık tutumun somut bir örneğini teşkil etmektedir. Söz konusu temsilci, Amerikan yasa yapıcılarına verdiği yanıtta bağımsızlığı reddetmiş, bunun yerine adem-i merkeziyetçi ve birleşik bir Suriye’yi savunmuştur. Kürt hareketleri, sahada gösterdikleri olağanüstü direniş ve taban mobilizasyonundaki başarılarına rağmen, halkın taleplerini kalıcı diplomatik ve siyasal kazanımlara dönüştürmekte sıklıkla zorlanmışlardır. Peki, bunun nedeni nedir?
Ancak bu liderlik başarısızlığı, halk iradesinin yokluğu ile karıştırılmamalıdır. Aksine, Kürtlerin devlet talebi, modern Ortadoğu’nun en istikrarlı ve en uzun soluklu siyasal özlemlerinden biri olmuştur. Kürtlerin hiçbir zaman bir devlet talep etmediği ya da bu talebi dile getirenlerin yalnızca marjinal veya aşırılıkçı bir kesimi temsil ettiği yönündeki iddialar, Kürt tarihinin ve siyasal gerçekliğinin bilinçli bir çarpıtılmasından ibarettir. Bu tür anlatılar yalnızca Kürt siyasetini yanlış anlamakla kalmaz; aynı zamanda bir asırlık mücadeleyi, fedakârlığı ve kolektif seferberliği de silmeye çalışır.
Bu çarpıtma özellikle ABD ve Avrupa’daki büyük güç merkezlerinde ortaya çıkan ehliyetsiz bazı “Kürt diplomatlar” arasında yaygındır. Kürt kimliği altında faaliyet gösteren bu belirli çevreler, Türk devletinin stratejik çıkarlarıyla büyük ölçüde örtüşen anlatıları teşvik etmektedir. Kürt taleplerini, Kürt nüfusunu baskı altına almış ve onlara herhangi bir hukuki ya da siyasal statü tanımamış egemen devletler içinde adem-i merkeziyetçilik ve entegrasyon meselesi olarak çerçeveleyerek, Kürt siyasetini özünde devlet karşıtı (non-statist) bir olgu gibi sunmaktadırlar. Bu yaklaşım, bölgesel güçlere ve uluslararası aktörlere mevcut toprak statükosunun korunacağı yönünde güvence vermektedir.
Aynı zamanda bu tutum, özellikle Ankara ve Tahran’daki iktidar rejimlerinin söylemlerini de meşrulaştırmaktadır. Bu rejimler Kürtleri toplumlarının “asimile edilmemiş”, “geri kalmış” ve “modern olmayan” kesimleri olarak tasvir etmekte; Kürtlerin kendi kurumsal yapılarının gereksiz olduğunu, bunun yerine asimile edilip modernleştirilmeleri gerektiğini ileri sürmektedir. Bu aktörler, hem tarihsel kayıtları hem de Kürt halkının siyasal bilincini temelden çarpıtmaktadır. Bu yaklaşım, Kürt diplomasisindeki boşluğu gözler önüne sermekte; bu boşluk da kötü niyetli aktörlerin Kürt taleplerini çarpıtmasına, yanlış temsil etmesine ve baltalamasına imkân tanımaktadır. Kürtler, bu diplomatik boşluğu doldurmakta ısrarla başarısız olmuş; bu alan, Kürt halkını sistematik biçimde zulme uğratan, baskılayan, asimile eden ve kendi kaderini tayin hakkını inkâr eden baskıcı devletlerle hizalanmış kişilere terk edilmiştir.
Devlet Taleplerinin Tarihsel Sürekliliği
Gerçekte Kürtlerin devletleşme talepleri ne yenidir ne de dönemsel çıkışlardan ibarettir. Bu talepler, 19. yüzyılın sonlarından günümüze uzanan açık bir tarihsel süreklilik arz etmektedir. Daha 1880 yılında Nehri’li Şeyh Ubeydullah, Kürtlerin ayrı bir halk olduğunu ve kendilerini yönetme hakkına sahip bulunduklarını dile getirerek modern Kürt siyasal taleplerinin ilk örneklerinden birini ortaya koymuştur. Onun vizyonu, dönemin siyasal diliyle şekillenmiş; dini otoriteyi filizlenen milliyetçi fikirlerle harmanlamış olsa da, yalnızca yerel ya da aşiretsel özerklik taleplerinden kesin bir kopuşu temsil etmiştir.
Bedirhan ailesi ise özellikle 19. yüzyılda Osmanlı merkezileşmesine karşı direniş göstererek ve Kürt idari özerkliğini savunarak Kürt siyasal bilincinin kurumsallaşmasına önemli katkılarda bulunmuştur. Bu erken dönem hareketler, Birinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkacak daha açık ve belirgin bir ulusal söylemin zeminini hazırlamıştır.
Savaş sonrası dönem kritik bir dönüm noktası olmuştur. Kürt liderler ve hareketler, özellikle 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’na giden müzakereler sürecinde uluslararası diplomasiye aktif biçimde katılmıştır. İlk kez Kürt devletleşmesi, koşullu da olsa, uluslararası bir hukuki çerçeve içinde tanınmıştır. Her ne kadar bu antlaşma hiçbir zaman uygulanmamış ve 1923’te Lozan Antlaşması ile yürürlükten kaldırılmış olsa da, Sevr’in varlığı dahi Kürt devlet taleplerinin marjinal hayaller değil, meşru siyasal iddialar olarak kabul edildiğini göstermektedir.
İki savaş arası ve savaş sonrası dönemler de bu tarihsel çizgiyi teyit etmektedir. 1946 yılında kurulan Kürdistan Mahabad Cumhuriyeti, kısa ömürlü olmasına rağmen, pratikteki en önemli Kürt devletleşme örneklerinden biridir. Kendi hükümeti, kurumları ve resmî diliyle Qazi Muhammed liderliğindeki Kürdistan Cumhuriyeti, sıradan bir isyan ya da özerklik denemesinden çok daha fazlasını temsil etmiştir. Bu, Kürt egemenliğinin açık bir ilanıydı. Cumhuriyetin çöküşü ise Sovyetler Birliği ile İran arasındaki değişen dengelerin etkisiyle gerçekleşmiş ve Kürt tarihindeki tekrar eden bir temayı bir kez daha gözler önüne sermiştir: Kürt özlemlerinin, daha büyük güçlerin çıkarlarına tabi kılınması.
Irak’ta Molla Mustafa Barzani’nin öncülük ettiği hareket, Kürt mücadelesini istikrarlı biçimde ulusal kendi kaderini tayin hakkı arayışı olarak çerçevelemiştir. Taktik düzeydeki talepler çoğu zaman özerklik ya da federal düzenlemelere odaklansa da, devletleşmeye yönelik temel hedef hiçbir zaman ortadan kalkmamıştır. Yüksek hedeflerle pragmatik talepleri dengeleyen bu çift hatlı yaklaşım, ilerleyen yıllarda diğer Kürt hareketlerinde de yankı bulmuştur. Kürdistan İşçi Partisi (PKK) ise özellikle kuruluş yıllarında Kürt bağımsızlığına dair açık ve devrimci bir vizyon ortaya koymuştur. Zaman içinde ideolojik yöneliminde ve resmî hedeflerinde değişiklikler yaşanmış olsa da, PKK’nin ortaya çıkışı Kürtlerin tarihsel devletleşme özlemleri bağlamı içinde değerlendirilmelidir.
Son olarak, Güney Kürdistan’da 2017 yılında gerçekleştirilen Kürdistan Bağımsızlık Referandumu, Kürt halk iradesinin çağdaş dönemdeki en net ifadesini temsil etmektedir. Seçmenlerin yüzde 90’ından fazlasının bağımsızlıktan yana oy kullanması, devlet talebinin marjinal ya da yalnızca elitler tarafından yönlendirilen bir düşünce olduğu yönündeki iddiaları güçlü biçimde boşa çıkarmıştır. Referandum, Kürt halkına doğrudan ve demokratik bir tercih sunulduğunda, kendi ulusal devletlerinde egemenlikten ezici çoğunlukla yana olduklarını açık biçimde ortaya koymuştur.
Kürt Siyasal Projelerinin Yapısal Başarısızlıkları ve Yıkıcı Sonuçları
Devletleşmeye ulaşılamamasının tekrar eden başarısızlıkları, meşruiyet ya da halk desteği eksikliği olarak görülmemelidir. Aksine, bu durum; jeopolitik kısıtlamaların, bölgesel düşmanlığın, büyük güçlerin ulusal çıkarlarının ve Kürt elitlerinin diplomatik başarısızlıklarının bir sonucudur. Kürt bölgeleri Türkiye, İran, Irak ve Suriye olmak üzere dört devlet arasında bölünmüş durumdadır ve bu devletlerin her biri Kürt bağımsızlığını varoluşsal bir tehdit olarak görmüştür. Bu yapısal gerçeklik, Kürt siyasal manevra alanını ciddi biçimde sınırlandırmıştır.
Bununla eş zamanlı olarak, Kürt liderliği sıklıkla parçalanmışlık, rekabetler ve kısa vadeli taktiksel düşünme sorunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. 2017 referandumunun ardından yaşananlar bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Ezici bir halk desteğine rağmen, Kürt liderler uluslararası desteği güvence altına alamamış ve Bağdat ile komşu devletlerden gelmesi öngörülebilir tepkilere karşı yeterli hazırlığı yapamamıştır. Bunun sonucu yalnızca toprak kaybı değil, aynı zamanda siyasal manevra gücünün ciddi biçimde aşınması olmuştur.
Rojava projesinin çöküşü de bu zorlukları daha da görünür kılmaktadır. Rojava, Kürtlerin öz-yönetime dair en iddialı girişimlerinden biriydi. Askeri etkinliği, taban katılımını ve uluslararası görünürlüğü bir araya getirmişti; ancak nihayetinde hukuki (de jure) tanınma ya da uzun vadeli güvenlik garantileri elde edemedi. Uluslararası müttefikler bir kez daha Kürt güçlerini terk etmiş, desteklerinin koşullu ve geri alınabilir olduğunu göstermiştir. Kürt elitleri ve liderliği, bölge içinde stratejik ittifaklar kurmakta başarısız olarak, gerçekçi olmayan ideallere yaslanarak ve en hayati diplomatik alanın marjinalleşmesine ya da kötü niyetli aktörlerin etkisine açık hâle gelmesine izin vererek bu yıkıcı sonuçta önemli bir rol oynamıştır.
Yukarıda da belirtildiği üzere, Rojava’daki Kürt modelinin şekillenmesinde, ABD’li Marksist toplumsal kuramcı Murray Bookchin’den etkilenen ve İmralı Adası’nda tutuklu bulunan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği tezler belirleyici olmuştur. Öcalan, PKK’nin siyasal projesini ulus-devlet ve devletçilikten uzaklaştırarak anti-devletçi bir çizgiye yönlendirmiş ve bu süreç demokratik konfederalizm kavramıyla sonuçlanmıştır. Bu model, özgürlükçü belediyecilik anlayışına dayanmakta; yerel meclisler ve konseyler gibi örgütsel ilkelere, ekolojiye ve kadın özgürleşmesine yönelik siyasal ve toplumsal taahhütleri öne çıkarmaktadır.
Ancak bu tezlerin Ortadoğu’da geniş çaplı bir karşılık ya da meşruiyet bulması pek olası değildir. Öcalan’ın İmralı Adası’nda 26 yılı aşkın süredir süren ağır tecridi, onu bölgenin değişen siyasal gerçekliklerinden büyük ölçüde koparmış görünmektedir. Nitekim Ortadoğu; son derece merkeziyetçi ve militarize devletlerle, istihbarat aygıtlarının baskınlığıyla, zayıf taban örgütlenmeleriyle ve kalıcı aşiret yapılarıyla karakterizedir. Derin dinî ve mezhepsel gerilimler ile muhafazakâr ve ataerkil toplumsal düzenler, tanınma ve barışçıl bir birlikte yaşam ihtimallerini daha da zayıflatmaktadır. Buna ek olarak bölge, büyük güçlerin jeopolitik rekabetlerinin odağında yer almakta; ekonomileri ise toplulukçu ya da kooperatif modellere değil, petrol gelirlerine, uluslararası yardımlara ve stratejik ticaret yollarına dayanmaktadır.
Son olarak, Ortadoğu’daki kökleşmiş etnik çatışmalar, kolektif travmalar, militarizasyon ve terör olgusu, toplumlar arası sürdürülebilir müzakere imkânlarını ciddi biçimde sınırlamaktadır. Buna rağmen Rojava liderliği, Ortadoğu’nun bu gerçekliklerini yeterince dikkate almamış ve askeri, diplomatik ve toplumsal yapılarını buna göre örgütleyememiştir.
Ayrıca bu model elitist kalmış; Suriye’deki Kürt ve Kürt olmayan toplumlar arasında ana akım bir kabul görmeyi başaramamıştır. Rojava liderliğinin yoğun propagandasına rağmen, Kürt halkı nezdinde Kürt devletleşmesi fikri ortadan kalkmamıştır. Aksine, geçici düzenlemelerin, egemenlikten yoksun özerkliğin ve hukuki tanınma olmaksızın fiilî kontrolün tekrar eden başarısızlıkları, ana akım Kürtler arasında kalıcı güvenlik, onur ve özgürlüğün ancak tam devletleşme ile sağlanabileceği algısını yeniden güçlendirmiştir. Benzer bir eğilim, Rojava’daki fiilî yapıların zayıflamasının ardından Irak Kürdistan Bölgesi’nde, Rojava’da, Türkiye’de, diasporada ve sosyal medya platformlarında Kürt kitleleri arasında da gözlemlenmektedir.
Kürt Özlemlerinin Sürekliliği
Kürdistan devleti fikrinin, Kürt halkının kolektif bilincinde derin biçimde kök salmış olduğu konusunda neredeyse hiçbir kuşku yoktur. Zamanlama, strateji ve coğrafi kapsam konusunda tercihler farklılık gösterebilse de, temel özlem kuşaklar ve bölgeler boyunca varlığını sürdürmektedir. Bu süreklilik tesadüfi değildir; bizzat yaşanmış deneyimlere dayanmaktadır. On yıllara yayılan baskı, inkâr ve tutulmayan sözler, birçok Kürde kısmi çözümlerin doğası gereği kırılgan olduğunu öğretmiştir.
Dahası, devletleşmenin henüz başarılamamış olması, bu talebin geçersiz olduğu anlamına gelmez. Bugün var olan pek çok devlet, bağımsızlığa ulaşmadan önce yüzyıllar boyunca başarısız ayaklanmalar ve gerçekleşmemiş özlemler yaşamıştır. Kürt tarihi de bu gecikmiş kendi kaderini tayin sürecinin küresel örüntüsüne bütünüyle uymaktadır. Kürt halkı, topraklarına aidiyetini koruduğu, dilini ve kültürünü yaşattığı, tarihsel hafızasını paylaştığı ve kolektif siyasal taleplerini ifade etmeye devam ettiği sürece, devletleşme özlemi de varlığını sürdürecektir. Devlet sınırları daha katı hâle gelse ve çeşitli Kürt elitleri bu talepleri dile getirmekte başarısız olsa bile, kendi kaderini tayin ve devlet olma arzusu güçlü kalmaya devam edecektir.
Sonuç olarak, derinlemesine bir tarihsel inceleme, Kürtlerin hiçbir zaman devlet talep etmediği ya da bu özlemlerin marjinal olduğu yönündeki anlatıyı doğrulamamaktadır. 1880’de Şeyh Ubeydullah’tan 2017 referandumuna kadar Kürt devletleşmesi arayışı, tekrar eden, meşru ve geniş halk desteğine sahip bir siyasal hedef olmuştur. Kürt siyasetinin trajedisi, halk desteğinin yokluğunda değil; bu destek ile siyasal gerçekleşme arasındaki kalıcı uçurumda ve Kürt elitlerinin yetersizliklerinde yatmaktadır. Kürtler, son yıllardaki gerilemeleri —özellikle Irak Kürdistan Bölgesi’nde 2017’de başarısızlıkla sonuçlanan Bağımsızlık Referandumu’nun ardından Rojava deneyiminin çöküşünü— değerlendirirken, yapılması gereken devlet fikrinden vazgeçmek değil; bu hedefe ulaşmak için gerekli stratejileri, liderlik modellerini ve diplomatik çerçeveleri yeniden gözden geçirmektir. Kürt halkı, topraklarına, kimliğine ve mirasına bağlı kaldığı sürece Kürt özlemleri yaşamaya devam edecektir. Tarih, bu bağlılığın herhangi bir geçici yenilgiden çok daha dirençli olduğunu göstermektedir.











