*Müzik tarihine baktığımızda; Sümer, Urartu, Guti, Hurri ve Med dönemlerinde müziğin çok gelişmiş olduğunu görürüz. O dönemde, özellikle kadınların yer aldığı ve “zamerto” olarak adlandırılan müzik grupları vardı. Bugün Kürtler hala o iz üzerindedir ve ağıtları için “zamer” derler.
*Serhat bölgesi, Kürt şarkı kültürünün hazinesidir. İslamiyet orayı çok etkiledi. Orada kaval ve mey vardı. Şarkılar enstrümansız söylenirdi. Düğünlerde hep birlikte şarkı söyler ve ritim tutarlardı.
*Modernite adı altında, Kürt müziği üzerindeki asimilasyon her geçen gün bizzat Kürt sanatçıların eliyle gerçekleşiyor. Bu pratiklerle kendimize yaptığımızı; ne Türkler, ne Araplar ne de Farslar yaptı. Bazı Kürt sanatçılar Kürt müziğinin ruhunu öldürdü…
Kürt dili, kültürü ve sanatı üzerindeki tehlike her geçen gün artıyor. Teknolojinin gelişmesiyle birlikte müziğe farklı formlar giriyor ve sanat özünden uzaklaşıyor.
Nûpel TV’ye konuşan Araştırmacı Veysi Varlı, Kürt müziğinin en büyük zararı Kürt sanatçı ve kurumlarından gördüğünü belirtti. Varlı, “Türkler, Araplar ve Acemler dili yok etti; sanatçılarımız ise Kürt müziğinin ruhunu öldürdü,” dedi.
Varlı ile yapılan röportaj şöyle:
Nûpel TV: İnsanlık tarihinin başlangıcında müzik hayatımıza nasıl girdi ve bir ifade aracı olarak nasıl gelişti?
Veysi Varlı: Müzik, dilden önce bir iletişim aracıdır. Hayatın kendisi ritimdir; doğa, mevsimler, gece ve gündüz birer ritimdir. İnsanlar bu ritmi iletişim için kullanmıştır; yani insanlıkla birlikte müzik de vardır. Bilime göre müzik Sümerlerde doğmuştur. Örneğin; Kürt müziği seslerinin ölçüleri Sümer tanrılarının oranlarında mevcuttur. En büyük tanrının oranı 60, Enki’ninki ise 40’tır. 40 ve 60’ı kıyasladığınızda oran 2/3 olur. Müzik tınısında asıl olan doğanın uyumudur.
Müzik tarihine baktığımızda; Sümer, Urartu, Guti, Hurri ve Med dönemlerinde müziğin çok gelişmiş olduğunu görürüz. O dönemde, özellikle kadınların yer aldığı ve “zamerto” olarak adlandırılan müzik grupları vardı. Bu grupların üç bölümü bulunurdu: tanrılar için, saray için ve diplomasi için çalışanlar. Bugün Kürtler hala o iz üzerindedir ve ağıtları için “zamer” derler.
Kürtlerde dengbêjlik Urartular döneminde de vardı. Kraliçe Şobat, 12 kadın arkadaşıyla birlikte lir çalıp dengbêjlik yapardı. İslamiyet’ten sonra birçok müzik enstrümanının yasaklanmasıyla dengbêjlik yeni bir form kazandı. Dengbêjliğin %95’i kadın ağzıyla yaratılmıştır. Serbest ritimli şarkılarımız kadın diliyle söylenmiştir. Sadece %5’i erkek dilidir; onu da kendisini mazlum hisseden erkekler söylemiştir.
Sanat tarihinde dengbêjliğin rolü ve misyonu nedir? Dengbêjlik sadece şarkıcılık olarak mı tanımlanmalı yoksa toplumsal hafızanın korunması olarak mı değerlendirilmeli?
Konfüçyüs binlerce yıl önce şöyle demiştir: “Bir ulusu yok etmek istiyorsan, müziğini ve dilini yok et.” Müzik için o toplumun kendini bilmez aydınları ve gençleri sana yeter; dil için ise anneleri yeterlidir. Bugün biz bu gerçekliği yaşıyoruz.
Türkleştirme politikaları için Ziya Gökalp, Kürt dilini yok etmek adına “Darüleyhan”ın kurulması gerektiğini yazar. Darüleyhan konservatuvardır. 1916’da İstanbul’da bu bölüm açılır. Bu kapsamda Antep, Diyarbakır gibi bölgelere gelip şarkı derlerler. Yüzlerce Kürtçe kilamı toplayıp üzerlerine “Diyarbakır Türküleri, Antep Türküleri, Doğu Anadolu Türküleri” etiketini yapıştırırlar. Bu şarkılar da yine Kürtlerin eliyle tercüme edilmiştir. 12 Eylül darbesinden sonra artık TRT tüm şarkıları Türkçe yaptı. Popülizm uğruna dillerini Türkçeye çevirdiler. Sanat her zaman taraftır. Halktan yana olanlar halkın sanatını korur; iktidar ve popülizm yanlısı olanlar ise her şeyi kendi çıkarları için kullanır.
Müziğin asimilasyonu konusundaki temel tespitleriniz nelerdir? Bu süreç kültürel kimlik üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?
Sanat ahlakını almamış kişiler her şeyi yapar. Serhat bölgesi, Kürt şarkı kültürünün hazinesidir. İslamiyet orayı çok etkiledi. Orada kaval ve mey vardı. Şarkılar enstrümansız söylenirdi. Düğünlerde hep birlikte şarkı söyler ve ritim tutarlardı.
”Çobansız koyun kurdun kısmetidir.” Türklerin, Arapların ve Farsların Kürtçeye verdiği zarar kadar, bunun %5’i de bizim kurumlarımız eliyle gerçekleşmiştir. Türkler sadece dili değiştirmiştir; müziğin sistemi, dokusu ve kurgusu aynı kalmıştır. Ancak bizimkiler ne doku, ne kurgu ne de eski ritmi bırakmışlardır; sadece dil Kürtçe kalmıştır. Bu da demektir ki Türkler, Arapler ve Acemler dilimizi; kurumlarımız ise müziğimizin ruhunu öldürmüştür.
Onlarca yıl boyunca Türkçeleştirilen Kürtçe şarkılar hangi amaçla değiştirildi? Bu “tercüme ve asimilasyon” sürecini hangi kurumlar veya kişiler yürüttü?
Burada en büyük suçlu MKM’dir (Mezopotamya Kültür Merkezi). Bunu bilerek yapmadılar ama öncülük edenler Grup Yorum, Ahmet Kaya ve Zülfü Livaneli etkisindeydiler. O sistemi modernite, çağdaşlık ve devrimcilik olarak kabul edip yol ve yöntem haline getirdiler. Herkes o yoldan gitti ve bu bilgisizlikten kaynaklandı. Karacadağ’da bir söz vardır: “Yanlış yoldakilerin rehberi körse, yol bulunmaz.”
Erzurumlu Mustafa Özdemir adında biri 22 albüm yapmış ve bunlarda 380 kilam okumuştur. Bunların sadece 10 tanesi Kürtçedir, 370 tanesi Kürtçeden Türkçeye çevrilmiştir. Ben onun Kürtçe kilamlarını tek tek tespit ettim ama bizim sanatçılarımız bu kilamlardan birini bile okumadı. Okuyanlar da zaten kültürümüze karşı olanlardır. Bu durumda suçlu ben miyim onlar mı? Elbette sahip çıkmadığım için benim. Celal Güzelses, İzzet Altınmeşe, Burhan Çaçan ve daha nicelerinin Kürtçe kilamları Türkçeye çevirdiğini söylüyoruz. Ancak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi, Ankara’dan birini getirip Cemil Paşa Konağı’nda panel düzenletiyor ve “Diyarbakır müziğini koruyanlar bunlardır” dedirtiyor.
90’lı yıllarda ortaya çıkan müzik grupları, Kürt sanatının tarzı ve gelişimi üzerinde nasıl bir etki yarattı?
Dünyadaki devrimlerde müzik her zaman önemli bir rol oynamıştır. Kürdistan’da da böyle oldu. 1970’lerden sonra Şivan Perwer, Koma Agirê Jiyan, Koma Dengê Şoreş, Koma Dengê Azadî ve Koma Kawa’nın her biri bir örütten daha fazla halk üzerinde etkili oldu. 90’lı yıllardan sonra, Özgürlük Hareketi kurumlar inşa edince halkı etkileyen şey şarkı sözleriydi. O sözlerin altındaki doku ve melodiler zihinlerde bir iz bıraktı. Örneğin; “Agir û Mirov” şarkısını dinlediğimizde, kimse bunun Kürtlüğe uygun olup olmadığını sorgulamıyordu.
Bugün dijital olarak üretilen modern Kürt sanatının durumu nedir?
Modernleşme, kök ve esas üzerinde kalarak zamana yanıt vermektir. Zamanı taklit etmek modernleşme değil, kendini yok etmektir. Örneğin; Dilşad Said ve onun gibi birçok grup kökleri üzerinden zamana cevap vermiştir. Keşke tüm sanatçılarımız bu esasa göre çalışsaydı. Bazıları modernlik adına, 17 komalı (aralıklı) Kürt müziğinin esasını yok edip yerine 12 aralıklı Avrupa standartlarını getiriyor. Bu, Türkçe alfabe ile Ehmedê Xanî’nin adını yazmaya benzer; isim “Ahmedî Hanî” olur.
Kürt müziğinin ritmi dört şeyden ruh alır: savaş, iş, bedensel coşku ve gözyaşı (ağıt). “Ey Raqîp” ve “Kîne Em” savaş ritmidir. “Ne migo Xezalê Rebenê” halay, “Pora Xezala Min Sor e” ağıt ritmidir. İş şarkıları ise “Hey Pal e Pal e” gibidir. Ama bugün Avrupa mantığıyla Kürt şarkılarına müzik yüklüyorlar. O ölçüler Avrupa’nındır, benim şarkılarım değildir.
Veysi Varlı Kimdir?
Veysi Varlı, 1958 yılında Diyarbakır’ın Kore mahallesinde doğdu. 2016 yılına kadar o mahallede yaşadı. Babası yetenekli bir kavalcıydı. Varlı, müziğin genetik bir miras olduğunu söyler. Kürtçe şarkı söylüyordu ama Kürtlüğünün bilincinde değildi: “1975 yılında Evdilayê Xazo’nun kilamı ile milli kimliğimi tanıdım. O kilam zihnimde ‘Ben kimim?’ sorusunu doğurdu.”
1975-1977 yılları arasında müzik çalışmaları yürüttü ve sonrasında Dilgeş, Birader, Rojhat, Nesrîn ve Koma Şoreş gibi sanatçılarla çalıştı. Birçok kaset hazırladı. 1988 yılından sonra sahnelere veda ederek sadece Kürt müziği üzerine araştırmalara yoğunlaştı.












