Weysi Dağ: Rojava ve Stratejik Başarısızlık…

Genel

Rojava özerk yönetiminin yaklaşık 14 yıl boyunca kontrol ettiği Fırat’ın doğusundaki tüm topraklar üzerindeki egemenliğini kaybetmesiyle birlikte  Kürtler arasında bölgenin geleceğine dair tartışmalar yoğunlaştı.

Kürt toplumunun, Afrin’deki Kürtlerin maruz kaldığına benzer bir kaderle karşı karşıya kalabileceğine dair endişeleri giderek artıyor. Bunlar arasında düşman Arap aşiretleri ve cihatçıların uyguladığı etnik temizlik, işkence, kaçırma, öldürme ve günlük aşağılamalar yer alıyor.

Rojava’nın geleceği belirsizliğini korurken, Suriye’nin kuzeydoğusundaki Kürt öncülüğündeki özerk bölgeyle bağlantılı çeşitli çevreler tanıdık bir söylemi öne çıkardı: Çöküşün gizli bir uluslararası komplonun sonucu olduğu iddiası.

Bu anlatı duygusal bir rahatlama sağlayabilir; ancak daha rahatsız edici bir gerçeğin üzerini örtüyor ve ciddi bir yanlış hesaplamaya işaret ediyor. İddia edildiği gibi Rojava, küresel güçler arasında gizli bir anlaşma nedeniyle düşmedi. Aksine bu sonuç, büyük ölçüde kendi kendine yaratılmıştı; Amerikan yönetiminin değişen jeopolitik çıkarları ve Rojava’nın, son derece militarize ve düşmanca bir Suriye ortamında “Halkların Kardeşliği” gibi real karşılığı olmayan ideallere dayanarak güvenilmez ve sürekli saf değiştiren Arap aşiretleriyle kurduğu işbirliğinin sonuçlarını öngörememesi bu süreci daha da ağırlaştırdı.

Bu durum, Türk rejimi tarafından başlatılan “Terörsüz Türkiye Süreci” ile daha da karmaşık hale geldi. Ekim 2024’ten bu yana Kürdistan İşçi Partisi’nin hapisteki lideriyle Türk devleti tarafından başlatılan bu süreç, PKK’nin önemli ölçüde etkisizleşmesine yol açtı. Bu süreç aynı zamanda, Rojava’daki Kürtlerin, Türkiye’de barışın sağlanmasının Türkiye’nin kendi topraklarına yönelik düşmanlığını ortadan kaldıracağına inanmasına neden oldu. Ancak bu büyük bir yanlış hesaptı. Kürtler, Türkiye’nin ABD, Avrupa ülkeleri ve Arap devletleriyle Rojava karşıtı diplomasi yürüttüğünü göz ardı etti. Türkiye, Kürt öncülüğündeki Rojava’ya yönelik saldırılara hazırlanmak üzere çeşitli Türkiye destekli Arap ve Türkmen cihatçı grupları eğitti ve yönlendirdi. Ayrıca, daha önce Kürtlerle ortaklık kurmuş olan Arap aşiretleri üzerinde baskı kurarak saf değiştirmelerini sağladı.

Rojava yönetimi, toprakları istikrara kavuşturmak ve yönetişimi genişletmek amacıyla Arap aşiret ittifaklarına büyük ölçüde yaslanmayı taktiksel değil, ideolojik bir tercih olarak benimsedi. Bu karar, Suriye’de yerel toplulukların öz-yönetimine dayalı sürdürülebilir demokratik ortamlar yaratmayı hedefleyen bir kardeşlik anlayışından ilham alıyordu. Oysa bu bölge, düşmanca, muhafazakâr, ataerkil, geleneksel ve aşiretçi yapılar tarafından derinden şekillendirilmişti.

Ne var ki, bölgenin demografik karmaşıklığı yeterince hesaba katılmadı ve ideolojik saiklerle alınan kararlar ağır bir bedel doğurdu. Suriye dışına uzanan, kalıcı ve çıkar temelli ittifaklar kurmak ve ilişkileri çeşitlendirmek yerine, liderlik aşiret aktörlerini yabancılaştırma korkusuyla alternatif düzenlemeler geliştirmek için çok az çaba gösterdi.

Bu aşiretler desteklerini çektiğinde sonuçlar derhal ve yıkıcı oldu. Cihatçı gruplar hızla Haseke, Kobanê ve çeşitli Kürt kent ve köylerinin sınırlarına doğru ilerledi. Afrin ve Menbic’te de Arap aşiretleri benzer şekilde Kürt güçlerini terk ederek onları yalnız ve savunmasız bıraktı.

Bu gelişmeler öngörülebilirdi; ancak riski azaltmak için neredeyse hiçbir şey yapılmadı. Daha da kaygı verici olan, bu geri çekilmelerden ders çıkarılamamış olmasıydı. Stratejiyi yeniden değerlendirmek yerine, Rojava liderliği yerel ittifakların korunacağına ve uluslararası korumanın örtük biçimde garanti altında olduğuna olan inancını sürdürdü. Güç dengelerinin bu yanlış okunması, nihayetinde ölümcül oldu.

Bu bağlamda Amerika Birleşik Devletleri’nin rolü sıklıkla yanlış yorumlanmaktadır. Washington, Kürtlere karşı bir ittifak kurmadı; jeopolitik öncelikleri değiştiğinde angajmanını geri çekmeyi tercih etti. Şüphesiz, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Amerikan jeopolitik çıkarlarını Türkiye’ninkilerle uyumlu hale getirme sürecinde son derece yıkıcı bir rol oynadı. Kürt taleplerine yönelik sempati eksikliğini açıkça sergiledi ve bu tutumunu birçok kez yineledi.

Buna ek olarak, diğer Amerikalı yetkililer de Kürtlere yönelik taahhütlerinin sınırlarını açık sözlülükle kabul ettiler. Kürt güçleriyle ilişkilerin taktiksel, geçici ve süreli olduğunu; Kürtlerin esas olarak IŞİD’e karşı etkili bir milis gücü olarak görüldüğünü; ve ABD’nin Kürtler adına Türkiye ile karşı karşıya gelmeyeceğini defalarca ifade ettiler. Bu açıklamalar gizli diplomatik kanallar aracılığıyla değil, kamuoyu önünde yapıldı.

Rojava liderliği bu senaryoya hazırlanamadı ve sahadaki askeri işbirliğini bağlayıcı siyasi ve diplomatik güvencelere dönüştüremedi. Resmî teminatlar aramak, hatta meseleyi ABD Kongresi düzeyine taşımak için fırsatlar mevcuttu.

Bölge yönetimi, adem-i merkeziyetçiliği öne çıkarmayı ve kendisini yalnızca Suriyeli bir yapı olarak sunmayı tercih etti. Bu yaklaşım, Kürtlerin statüsü ve güvence altına alınması gibi zorlu müzakerelerden kaçınılmasına yol açtı. İdeolojik tutarlılık, siyasi güvenliğin pahasına sağlandı.

İsrail’in tutumu da yanlış anlaşılmıştır. İsrail’in Rojava’ya askerî destek vermemesi düşmanlık ya da kayıtsızlığın bir göstergesi değil, stratejik bir hesaplamanın sonucuydu. Kudüs’ün Suriye’deki Kürt aktörlerle resmî bir anlaşması yoktu ve doğrudan bir müdahale, İran ve Gazze’ye ilişkin zaten son derece kırılgan dosyaları daha da karmaşık hale getirme ve Washington’la ilişkileri zorlama riski taşıyordu.

Bununla birlikte İsrail tamamen pasif kalmadı. Washington’da kitlesel katliamları önlemeye yönelik diplomatik girişimlerde bulunuldu; bu durum, İsrail Dışişleri Bakanı’nın X’te “İsrail sessizdir ama pasif değildir” şeklindeki açıklamasına da yansıdı. Yahudi devleti açısından öncelik askerî angajman değil, zarar kontrolüydü.

Türkiye ise çok boyutlu ve son derece eşgüdümlü bir strateji uyguladı. Buna cihatçı vekil güçlerin desteklenmesi, aşiret ağlarının seferber edilerek Kürt otoritesinin içeriden zayıflatılması, meşruiyet sağlamak için sürdürülen yoğun diplomatik kampanyalar ve Kürt aktörleri rehavete sürükleyen aldatıcı bir barış sürecinin ilerletilmesi dahildi.

Rojava yönetimi bu meydan okumaların hiçbirine yeterli bir yanıt veremedi. Bu başarısızlık yalnızca ittifak kurma meselesi değildi; devlet aklının temel düzeyde çöküşünü temsil ediyordu. En trajik örnek, krizin ilk günlerinde Kobanê’de çocukların birkaç gün içinde soğuktan hayatını kaybetmesiyle yaşandı. Bu durum, yıllar süren fiilî özerkliğe rağmen acil durum planlamasının ne denli yetersiz olduğunu gözler önüne serdi. Radikal demokrasi ve öz-yönetim hedefiyle yola çıkan bir proje, en temel insani ihtiyaçlara dahi yanıt veremez hâle geldi.

Buna rağmen, yaşananların hiçbiri Rojava’nın bölge genelindeki Kürtler için taşıdığı sembolik ve siyasal önemi azaltmamaktadır. Birçok kişi için Rojava, son derece zor koşullar altında öz-yönetim, toplumsal cinsiyet eşitliği ve taban demokrasisine dayalı yönetişimin nadir örneklerinden biri olmaya devam etmektedir.

Sonuç olarak, Suriye’nin kuzeydoğusunda yaşananlar bir uluslararası komplonun değil; içsel kırılganlıkların ve dışsal güç dengelerindeki yeniden hizalanmanın sonucudur. Rojava’nın seçenekleri vardı; ancak kritik anlarda yeterli önlemleri almadı ve bu da hesap verilebilirliği kaçınılmaz kıldı.

 

/ Kaynak: jerusalempost: Yazar, Kudüs İbrani Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde araştırma görevlisidir./

 

İlginizi Çekebilir

Vietnam’da dünyanın en büyük stadyumu yapılıyor
Hakan Tahmaz: Güvenlik paradigması çağında Kürt Meselesi; Yeni statüko ve arayışlar

Öne Çıkanlar