*Halep’teki mahalleler uzun süre baskı ve kuşatma altındaydı ve bir saldırı ihtimali görüyorduk. Saldırı başladığında bazı çevreler, halkın mahallelerden çekilmesini önerdi. Ancak insanları evlerinden ve yaşadıkları mahallelerden çıkarmak bir çözüm değildi. Bizim amacımız Halep’te barışı sağlamak; tüm halkların birlikte yaşayabileceği bir şehir ortamı oluşturmaktı. Ne yazık ki bu mümkün olmadı.
*Diplomatik alanda da saldırıyı durdurmak için yoğun çaba gösterdik. Ancak bazı uluslararası güçlerin yeterince müdahil olmaması kuşku vericiydi. Bizi küçük düşürmek, irademizi kırmak istiyorlardı.
*Ne yazık ki çok sayıda insan kayıptır ve nereye götürüldüklerini bilmiyoruz. Çok sayıda kişi yakalanarak iki mahalleden çıkarıldı. Bazı aileler neredeyse tamamen yok edilmiştir. Bu nedenle o ailelerden kaç kişinin hayatta kaldığını, kaç kişinin öldürüldüğünü net olarak bilmiyoruz. Araştırma ve soruşturmaya devam ediyoruz.
*Şam’daki geçici yönetimle aramızdaki tüm ilişkiler şu anda tamamen durmuş durumdadır. Mevcut olan bütün temaslar kesilmiştir. Halep meselesi çözülmeden bizim de herhangi bir temas ya da ilişki kurma niyetimiz yoktur.
*Şu anda Deyr Hafir ve Tişrîn Barajı’na yönelik operasyon hazırlıkları içinde olduklarını görüyoruz. Halep’te Türkiye ile birlikte iki Kürt mahallesindeki savunmasız sivilleri katlederek büyük bir zafer kazandıklarını sanıyorlar. Bu sarhoşlukla şimdi Rojava’ya yönelmek istiyorlar. Fakat SDG bu saldırıları durduracak, toprağını savunacak güç ve kudrete sahiptir
*Bugün Suriye, Şam tarafından değil, Ankara tarafından yönetilmektedir. Bu durum bütün dünyanın, hatta Arap ülkelerinin gözleri önünde yaşanmakta ve herkes buna seyirci kalmaktadır.

Ronî Riha
Halep’te Şêx Maxsûd ve Eşrefiye mahallelerine yönelik ağır saldırıların ardından bölgedeki siyasi ve askeri güç dengeleri, bölge ülkelerinin ülke üzerindeki nüfuz hamleleri ve Suriye’nin geleceği yeniden tartışma konusu oldu.
PYD Eş Başkanı Xerîb Hiso ile yaptığım kapsamlı bu röportajda; 1 Nisan Anlaşması’nın akıbetinden iki Kürt mahallesinde yaşanan katliamlara, kayıp sivillerden Türkiye’nin ve bağlı para-militer grupların rolüne, HTŞ’nin Fırat’ın batısındaki hamlelerinden Rojava’ya yönelik tehditlerine kadar birçok başlığı ele aldık.
PYD Eş Başkanı Hiso , yaşananların yalnızca Halep’le sınırlı olmadığını vurguluyor; ve Suriye genelinde yürütülen anti-Kürt politikaya dikkat çekerek, Kürt halkına birlik çağrısı yapıyor…
Halep’te ne oldu? SDG, Rojava Yönetimi, Eşrefiye ve Şeyh Maxsûd’a yönelik bu saldırıyı durduramaz mıydı ya da bu katliam yaşanmasın diye Asayiş güçlerini bölgeden çıkaramaz mıydı?
Xerîb Hiso: Şêx Maxsûd ve Eşrefiye meselesi, 1 Nisan Anlaşması çerçevesinde ele alınmış ve bu anlaşma kapsamında bir mutabakata varılmıştı. Asayiş güçlerinin bu mahallelerdeki varlığı da söz konusu anlaşmayla kabul edilmişti. 1 Nisan Anlaşması’ndan önce, her iki mahallede de yıllar boyunca her türlü saldırıya ve güce karşı kendilerini savunan öz savunma güçleri bulunuyordu.
Geçici Şam yönetimi, “Bir şehirde iki askeri güç olamaz” diyerek bizden askeri güçlerimizi bu mahallelerden çekmemizi rica etti. Bunun üzerine 1 Nisan Anlaşması temelinde, her iki mahallede de iç güvenliğin Asayiş tarafından sağlanması konusunda mutabakata varıldı. Aynı zamanda her iki Kürt mahallesinin, Halep’in genel iç güvenliği ve Halep Belediyesi ile ortaklaşa çalışacağı bir zemin de oluşturuldu. Bu çerçevede, her iki mahallenin savunma güçleri, kamuoyunun gözü önünde Rojava’ya çekildi.
Ancak ana güçler çekilir çekilmez, iki mahalle farklı bahanelerle yavaş yavaş kuşatılmaya başlandı ve ambargo uygulandı. Zamanla halk, birçok yaşamsal alanda ciddi kısıtlamalarla karşı karşıya kaldı. Yollar kapatıldı, mahallelere giriş ve çıkışlar yasaklandı. Son dönemde mahalleler ağır bir abluka altına alındı ve halk insani bir krizle yüz yüze bırakıldı.
Tüm bunlar siyasi bir tacizin parçasıydı. Birkaç kez saldırı gerçekleşti. “Bu saldırıyı kim yaptı?” diye sorulduğunda herkes başka bir grubu suçladı. Oysa bu saldırılar planlıydı ve amaç halkı korkutmaktı. Doğrudur, her iki mahallede nüfusun yüzde doksanını Kürtler oluşturuyor; ancak Kürtlerin yanı sıra Arap halkı ve Hristiyan halkımız da bu mahallelerde yaşamaktadır. Hristiyanların en eski kiliselerinden biri de Şêx Maxsûd’dadır.
Halep’te Kürtlere karşı savaşanlar terörist gruplardı
Bu sorunları muhataplarımızla sürekli gündeme getiriyor, olayların topyekûn bir saldırıya dönüşmemesi için diyalog yürütüyorduk. Ancak bu son saldırıdan önce, “Şu şartı yerine getirin, yoksa saldıracağız” şeklinde açık bir tehdit ya da koşul bize iletilmedi. Buna rağmen mevcut siyasi gerginlikten ötürü bir saldırı ihtimalini görüyorduk. Bölgenin içinde bulunduğu konjonktür gereği bu olasılığın farkındaydık.
Saldırı başladığında bazı çevreler, halkın mahallelerden çekilmesini önerdi. Ancak insanları evlerinden ve yaşadıkları mahallelerden çıkarmak bir çözüm değildi. Uluslararası bir komplo devredeydi; bizi küçük düşürmek ve iradesizleştirmek istiyorlardı. Bunu açıkça fark ettik. Yapılan tartışmalar sonucunda, bu kirli plan ve oyuna karşı mahallelerde kalma kararı aldık. Bu, ortak bir karardı.
Bizim amacımız Halep’te barışı sağlamak, Halep ve ilçelerinde tüm halkların birlikte yaşayabileceği bir şehir ortamı oluşturmaktı. Ne yazık ki bu mümkün olmadı. Anlaşılan o ki alınan karar, Kürtleri küçük düşürmeye yönelikti.
Halep’te Kürtlere karşı savaşan gruplar terörist gruplardı. IŞİD’den Türkiye’ye bağlı Hamzat, Amşat, Şah Sultan Murat ve Nureddin Zengi gibi gruplara kadar pek çok yapı bu saldırıya dahil oldu. Bu savaşın yaşanmaması için büyük çaba harcadık. Ancak karşı taraf Kürtlere hak tanımıyor, yaşam hakkı tanımıyor; Kürtlerin malını ve mülkünü kendine hak görüyor. Saldırı öncesinde medya aracılığıyla bu propagandayı yoğun bir şekilde yürüttüler.
Biz hiçbir halkın düşmanı değiliz; sahadaki pratiğimiz bunu zaten kanıtlıyor. Gerçek bir kardeşlik ve eşit haklar temelinde direnmeye karar verdik. Zaten her iki mahalle de Komutan Ziyad Heleb öncülüğünde direnme kararlılığına sahipti. Bu doğrultuda ortak bir direniş kararı alındı. Direniş irademizi kırmak istiyorlar; bunu yıllardır birçok cephede görüyoruz. Diplomatik alanda da saldırıyı durdurmak için yoğun çaba gösterdik. Ancak bazı uluslararası güçlerin yeterince müdahil olmaması kuşku vericiydi.
Mahalleler yoğun bir saldırıya maruz kaldı. Halk ve halkı savunma sözü veren Komutan Ziyad Heleb ile arkadaşları savunmaya geçerek direndi. Özellikle üçüncü gün saldırgan güçler büyük bir yenilgiye uğradı; ağır silahlarını bırakıp kaçtılar. Bunun üzerine Türkiye, Şam rejimi ve çete grupları başarısız olacaklarını anlayınca doğrudan savaşa katıldı. Türkiye bu savaşta yalnızca dolaylı bir rol oynamadı; resmî olarak savaşın bir tarafıydı ve fiilen çatışmalara dahil oldu. Yaşanan toplu katliamların faili hem Şam rejimi hem de Türkiye’dir. Bu savaşta kullanılan tanklar ve SİHA’lar Türk devletine aitti.
Şu ana kadar şehit ve yaralıların bir kısmını bölgeden çıkararak Rojava’ya getirdik; ancak büyük bir kısmı hâlâ oradadır. Binlerce ev ve bina yıkılmış durumda; bu yıkıntıların aranması ve taranması gerekiyor. Hâlen Halep’te büyük bir Kürt nüfusu bulunmaktadır. 1 Nisan Anlaşması’nın garantörü olan güçlerin devreye girmesiyle, anlaşma çerçevesinde meclisimizin faaliyetlerine yeniden devam etmesi hedeflenmektedir.
Evet, bu saldırı karşısında ortak bir direniş kararı alındı. Bu saldırıyla birlikte hem iki devletin barbarlığı bir kez daha açığa çıktı hem de direniş konusundaki kararlılığımız yeniden ortaya kondu.
Rojava Yönetimi olarak sizin Şeyh Maxsûd ve Eşrefiye ile irtibatınız var mı? Çok sayıda insanın katledildiği ve çok sayıda sivilin kaybolduğu konuşuluyor. Halep’te son durum nedir?
Halep, farklı kültürlerin ve halkların yaşadığı bir şehirdir. Bu nedenle orada güçlü iletişim kanallarımız bulunmaktadır ve ne olup bittiğini öğrenmeye çalışıyoruz. Şunu herkes bilmelidir ki Şêx Maxsûd ve Eşrefiye’ye saldıranlar Halep’in halkı ve çocukları değildir. Halep nüfusunun yarıya yakını Kürtlerden oluşmaktadır. Halep, her milletten insanın yaşadığı bir şehir olmakla birlikte, esasen bir Kürt şehridir. Kürtler ve Hristiyanlar Halep’in temel halklarıdır; Arap nüfusu ise daha sınırlıdır. Kürt halkı Halep’te saygın ve sevilen bir halktır. Şêx Maxsûd ve Eşrefiye meclis üyelerimizle sürekli irtibat halindeyiz; üyelerimizin büyük çoğunluğu hâlâ oradadır.
Birçok yaralımızın daha sonra öldürüldüğünü biliyoruz
Ne yazık ki çok sayıda insan kayıptır ve nereye götürüldüklerini bilmiyoruz. Çok sayıda kişi yakalanarak iki mahalleden çıkarıldı. Bazı aileler neredeyse tamamen yok edilmiştir. Bu nedenle o ailelerden kaç kişinin hayatta kaldığını, kaç kişinin öldürüldüğünü net olarak bilmiyoruz. Bazı sokaklarda toplu katliamların gerçekleştirildiğini biliyoruz; ancak ortada cenazeler yoktur. Şu ana kadar büyük bir sivil kaybı olduğu açıktır, fakat bu insanların öldürülüp öldürülmediğini mi yoksa alıkonulup alıkonulmadığını mı henüz kesinleştirebilmiş değiliz. Arama ve soruşturmalarımız devam ediyor.
İki mahallenin meclis üyelerinden bazılarının da kayıp olduğu bilinmektedir. Ayrıca yüzlerce Kürt gencinin yakalanarak Rai, Azez ve İdlib’e götürüldüğünü tespit ettik. Bu bölgeler Türkiye’nin kontrolü altındadır. Kürt gençlerinin özellikle bu bölgelere götürülmesi son derece sorgulanması gereken bir durumdur. Suriye’de başka yer kalmamış gibi, neden Türkiye’nin denetimindeki bölgelere götürüldüler? Dünyanın gözü Halep üzerindeyken, Türkiye yapmak isteyip de yapamadığı toplu katliamları gözlerden uzak alanlarda mı gerçekleştirmek istiyor? Ortada çok sayıda ciddi soru bulunmaktadır.
Birçok yaralımızın daha sonra öldürüldüğünü biliyoruz. Kadın cenazelerine yapılan muameleler, yaralıların infaz edilmesi, talan ve benzeri görüntüler ağır savaş suçlarının işlendiğini açıkça göstermektedir. Sağ bir insanın bedeninin parçalanması ve kalbinin çıkarılması; hiçbir hukuk, örf, gelenek ve ahlak anlayışının kabul edemeyeceği bir suçtur. Önümüzdeki günlerde daha net ve kapsamlı bir bilanço ortaya çıkacaktır.
Halep’in idaresi bugün Halep halkının elinde değil; Türkiye’ye bağlı silahlı grupların kontrolündedir. Bu saldırılarla birlikte Halep halkı evlerine kapanmış durumdadır. Yalnızca Kürtler değil, Halep’te yaşayan tüm halklar büyük bir öfke içindedir. Bununla birlikte şehirde derin bir çaresizlik ve korku da hâkimdir. Bizler, yakalanan ve kaybolan insanlarımızı tespit etmek, öldürülenlerin cenazelerine ulaşmak için yoğun bir çaba içerisindeyiz.
Kendisini “Arap ordusu” olarak adlandıran HTŞ, bir açıklama yayınlayarak Der Hafir hattını askeri/operasyon bölgesi ilan ettiğini duyurdu. Fırat’ın batısında şu anda neler oluyor ve HTŞ’nin amacı nedir?
Öncelikle şunu belirtmekte fayda var: Halep’te Kürtlere yönelik katliamdan sonra kendilerine daha yüksek sesle “Suriye Arap Ordusu” demeye başladılar. Oysa biz, Mısır’dan ve Orta Asya’dan talan amacıyla bir araya gelmiş bu silahlı çetelere ne Arap ne de Suriye ordusu diyebiliriz. IŞİD, Cephet el-Nusra gibi yapılardan oluşan silahlı grupların resmî bir ordu olması mümkün değildir. Orduların ahlakı, hukuku ve kuralları olur; bunlar ise insani değerlerden yoksun yapılardır. “Arap” kelimesini bilinçli ve hesaplı bir şekilde kullanıyorlar. Amaçları, Suriye’de ve tüm Ortadoğu’da bir Kürt–Arap savaşını körüklemektir.
Şu anda Deyr Hafir ve Tişrîn Barajı’na yönelik operasyon hazırlıkları içinde olduklarını görüyoruz. Halep’te Türkiye ile birlikte iki Kürt mahallesindeki savunmasız sivilleri katlederek büyük bir zafer kazandıklarını sanıyorlar. Bu sarhoşlukla şimdi Rojava’ya yönelmek istiyorlar. İsteyebilirler; ne istediklerini de çok iyi biliyoruz. Deyr Hafir’e füze saldırıları düzenliyorlar. Oradaki sivil halkın yaşam hakkını hiçe sayarak masum insanları katlediyorlar. Bir aile füzelerin hedefi oldu ve yaşamını yitirdi. DSG güçleri bölgede cephe almış durumda ve onların amaçlarını kursaklarında bırakacaktır.
SDG saldırıları durduracak toprağını savunacak güç ve kudrete sahiptir
Ancak esas hedefleri, Deyr Hafir ve çevresinde bir Kürt–Arap savaşı çıktığı algısını yaratmaktır. Aynı senaryoyu Süveyda’da denediler; Dürzileri katlederken Arap aşiretleri ile Dürzilerin birbirine saldırdığı yalanını yaydılar. Şimdi aynı oyunu Rojava’da sahnelemek istiyorlar. Oysa sahada böyle bir durum yoktur ve olamaz. Biz Kürtler, yaşadığımız coğrafyada Türk, Arap, Fars ve diğer halklarla kardeşlik temelinde ilişki kuruyoruz. Bunu herhangi bir çıkar ya da kaygı hesabıyla değil; büyüdüğümüz kültür, aldığımız ahlak ve inandığımız değerler gereği yapıyoruz.
Bizim inşa etmeye çalıştığımız halkların kardeşliği, bizim için stratejik bir projedir. 10 Mart Anlaşması’nın birinci maddesi bu niyetimizi açıkça ortaya koymaktadır. Anlaşılan o ki, inşa ettiğimiz demokratik sistemden hem bu çeteler hem de onları destekleyen güçler korkuyor. Halep katliamı bir kez daha gösterdi ki bu zihniyet demokrasi, eşitlik ve barıştan korkmaktadır.
Halep’ten sonra Türkiye ile birlikte Rojava’ya yönelmiş durumdalar ve yeni bir Kürt katliamının peşindeler. IŞİD’in yaptığı gibi, katliam ve korku yoluyla tüm Suriye’yi teslim alıp yönetmek istiyorlar. Bu grupların ve arkalarındaki güçlerin Suriye’nin geleceğine dair hiçbir kaygısı yoktur. Şehirlerin yıkılması, halkın ölmesi umurlarında değildir; zaten ellerinde silah olanların büyük kısmı Suriye halkının evlatları da değildir. Biz, Rojava yönetimi ve Kürt halkı olarak tüm Suriyeli halklarla iyi ilişkilere sahibiz. Bu nedenle Suriye toplumunun geniş kesimleri Halep’teki katliamı kınamıştır.
Deyr Hafir de dâhil olmak üzere, DSG güçleri tüm saldırılar karşısında duracak; toprağını savunacak güç ve kudrete sahiptir.
Şêx Maxsûd ve Eşrefiye’de yaşananlardan sonra sizinle Şam arasında herhangi bir temas kuruldu mu?
Şam’daki geçici yönetimle aramızdaki tüm ilişkiler şu anda tamamen durmuş durumdadır. Mevcut olan bütün temaslar kesilmiştir. Halep meselesi çözülmeden bizim de herhangi bir temas ya da ilişki kurma niyetimiz yoktur.
Garantör devletlerin devreye girerek 1 Nisan Anlaşması çerçevesinde Halep meselesini çözüme kavuşturmasının ardından, ilişkilerin yeniden kurulup kurulmayacağına ya da tamamen sonlandırılıp sonlandırılmayacağına dair bir karar alacağız. Eğer bu şekilde devam eder, saldırılar sürer ve garantör ülkeler sessiz kalıp herhangi bir tepki göstermezse; ayrıca Şêx Maxsûd ve Eşrefiye meselesi bir sonuca bağlanmazsa, geçici Şam yönetimiyle ne bir görüşme yaparız ne de herhangi bir ilişki geliştiririz.
Son günlerde bazı Türk siyasetçiler ve yetkililer yalnızca Rojava’yı ve SDG’yi değil, Mazlum Kobani’yi de açıkça tehdit ediyor. Görünen o ki Rojava’nın siyasetini de şekillendirmek istiyorlar. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
Türk devleti, Suriye’nin birçok bölgesinde konumlanmış durumdadır ve fiilen Suriye’nin içindedir. Dolayısıyla bugün Suriye’de iki ayrı devlet gerçeği vardır. Sözde Suriye devletinin geçici cumhurbaşkanı Colani’nin Suriye’yi yönettiği iddia ediliyor; ancak gerçek böyle değildir. Colani en fazla Şam’ı kontrol etmeye çalışmaktadır. Bugün Suriye, Şam tarafından değil, Ankara tarafından yönetilmektedir. Bu durum bütün dünyanın, hatta Arap ülkelerinin gözleri önünde yaşanmakta ve herkes buna seyirci kalmaktadır.
Türkiye, Suriye’deki silahlı grupları kendisine bağlı tutmak için büyük bir finansal seferberlik yürütmektedir. Türkiye; IŞİD, Hemşat, Hamzat gibi çetelerle Suriye’de ittifak hâlindedir. Kuşkusuz bu ittifakın diğer ortakları arasında bazı Arap ülkeleri de bulunmaktadır; bunların başında Katar gelmektedir. Türkiye, Kürtlerin hak sahibi olmaması için her alanda yoğun bir çaba içindedir ve Türk medyası da bu seferberliğin önemli bir parçasıdır. SDG güçleri Türk basınında adeta IŞİD gibi yansıtılmaktadır. Son dönemde bu algı ve propaganda politikasına daha da hız verilmiştir.
Türkiye’nim söylemleri sinsi siyasi hamlelerdir; bu tuzağa düşülmemelidir
Birçok değerimiz ve öncü şahsiyetimiz hem siyasetçilerin hem de medyanın hedefindedir. Yönetimde yer alan bazı arkadaşlarımızı özellikle hedef alarak onları iradesizleştirmeye çalışıyorlar. Amaçları bizi halkımızla karşı karşıya getirmek, aramıza nifak tohumları ekmektir. Bu, Türkiye tarafından Rojava’ya karşı başlatılmış yeni ve sinsi bir hamledir. Ancak Kürt halkı bu tuzağa düşmemelidir.
IŞİD Şengal’e ve Rojava’ya saldırdığında, özellikle Kobanê direnişiyle YPG ve YPJ büyük bir destan yazdı. Aynı zamanda IŞİD’in patlayan bombalarının korkusuyla titreyen Batılı ülkeler, Kürt kadın ve erkeklerinin bu amansız direnişi ve kazandığı zafer karşısında adeta büyülendi. Kürt halkının direniş kimliğine dönüşen General Mazlum Abdi ve yol arkadaşları, herkesin saygı ve hayranlık duyduğu ulusal bir sembole dönüştü. Bu durum birçok ülkeyi ve kesimi rahatsız etti. Bugün düşman hedefinde olan da bu ulusal Kürt kimliğine dönüşmüş şahsiyetlerin itibarsızlaştırılmasıdır.
Halep’e yönelik saldırılar karşısında bütün Kürt halkı birleşti. Yer yer kan ağladı, yer yer öfkelendi; ancak Rojava’ya yönelik saldırıların tüm Kürtlere yapıldığını haykırarak Rojava etrafında tek yumruk oldu. Bu tablo Türk devletini ve siyasetçilerini hem korkuttu hem de rahatsız etti. Dikkat edilirse, Türk devletinin bazı yetkilileri Rojava devriminin öncülerini hedefe koyarken, bazı Kürt görünümlü kişiler de bazı Rojavalı öncüleri hedef alarak sosyal medyada tuhaf ve organize saldırılar başlattı. Hepimizin bu tür tuzaklara karşı dikkatli olması gerekir. Kürdün Kürde saldırması, yalnızca düşmana hizmet eder.
Kimse birilerinin çıkıp “Kürtler kardeşimizdir” demesine inanmasın. Irak’ta ve İran’da Kürtlere yönelik soykırım operasyonları başlatıldığında da hep aynı sözler söylendi. Dersim, Zilan, Halepçe, Şengal, Kobanê, Efrîn… Tüm bu katliamlar “Kürtler kardeşimizdir” söylemi eşliğinde gerçekleştirildi. En son bu ifadeyi Colani kullandı; ardından Halep’te Kürtler katliamdan geçirildi. Bu nasıl bir kardeşliktir?
Dolayısıyla kimse “kardeşiz” aldatmacasına kapılmamalı ve hiçbir Kürt, düşman hedefinde olan bir başka Kürde saldırmamalıdır. Rojava bugün zor ve zahmetli bir süreçten geçse de, Şehit Ziyad Heleb’e ve Şehit Deniz Efrîn’e verdiği sözü mutlaka yerine getirecektir. Onlar, Kürt halkını canları pahasına savunacaklarına dair söz verdiler ve bu sözlerinde durdular. Şimdi sıra hepimizdedir. Onların verdiği söz artık hepimizin sözüdür. Hepimizin bu söz etrafında birbirimize kenetlenme zamanıdır.
Son olarak sormayı unuttuğumuz ya da sizin özellikle söylemek istediğiniz bir husus var mı?
Evet, Kürt halkına birkaç söz söylemek isterim. Dört parça Kürdistan’dan ve diasporadan, Kürt liderlerinden, siyasi partilerden ve en önemlisi Kürt halkından Halep için güçlü bir ulusal duruş sergilendi. Bu vesileyle bütün Kürt halkına ve dostlarımıza sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.
Ziyad Heleb ve arkadaşları için her Kürt aynı duyguda birleşti. Bu, hepimiz için gerekli ve anlamlı bir duruştur. Bu ruha ve bu ortak duyguya bugün her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var. Kürdün, Kürdün omzuna ve sırtına ihtiyacı vardır. Rojava, her Kürdün en hassas duygusudur; bunun farkındayız. Bundan sonra da kardeşlerimizden aynı duyarlılığı ve dayanışmayı bekliyoruz.
Suriye’de yürütülen anti-Kürt politikalar ve katliamlar yalnızca Rojava Kürtlerine yönelik değildir; bölge fark etmeksizin tüm Kürtlere karşı yürütülen bir anti-Kürt operasyonudur. Biz Kürtlerin geçmişi birdir; farklı coğrafyalarda ve parçalarda benzer acıları yaşadık. Bu nedenle geleceğimiz de ortak olacaktır. Bundan dolayı hepimizin gözü ve kulağı Rojava’da olmalıdır.










