Bugünlerde Alman medyasının Suriye ile ilgili haberlerine bakan herkes için şu durum netleşiyor: Burada herkes için saatler kasten başa alınıyor. Kimi için öne, kimi için ise geriye! Suriye sahasındaki tüm aktörlerin Alman kamuoyu nezdindeki konumları güncelleniyor. İslamcılar, sanatın tüm kural ve yöntemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılırken, Kürtler için ise hafiften yine eski söyleme yönelme imkânları sınanıyor; artık onlardan yine Türkiye’nin ve Arap monarşilerinin istediği doğrultuda terörist ve ayrılıkçı olarak bahsedilmesinin kapıları aranıyor; bu uğurda geçmişte bütün dünyayı kasıp kavuran ve Avrupa’yı deyim yerindeyse titreten IŞİD saldırılarının kurbanlarıyla bir nevi alay edilmesi ve bu bağlamdaki travmalarının onurunun ellerinden alınması bile göze alınıyor. Üstelik mesele sadece bununla sınırlı değil. Her düzeyde gözle görünür hâlde, bir yandan kendi başarısızlığının boyutunu, diğer yandan ise sinizmini açıkça ortaya koyan bir hava esiyor.
Son haftalarda tanınmış birkaç Alman medya organında, Suriye’deki çatışmaya dair ton ve mantık açısından açıkça İslamcı geçici hükümetin ve başkanı, eski El-Kaide komutanı “el-Colani” olan Ahmed el-Şara’nın tarafını tutan makaleler yayımlandı. Bunun son örneği, Der Spiegel’de Christoph Reuter imzasıyla çıkan makaledir; bu, Kürtleri açıkça hedef tahtasına oturtan ve muhtemelen onları kamuoyu önünde baskı altına almayı amaçlayan birkaç hafta içindeki ikinci yazıdır.
Daha yakından bakıldığında, Der Spiegel’in eleştirel bir medya kuruluşundan ziyade el-Şara ve HTŞ’nin bir tür sözcüsü gibi hareket ettiği izlenimi uyanıyor. İslamcıların bakış açısı ayrıntılı bir şekilde açıklanıyor, anlatıları anlamlandırılıyor, yumuşatılıyor, anlaşılır kılınıyor ve ardından ciddi bir eleştirel açıklama yapılmadan benimsenip yayılıyor. Buna karşılık, mağdurların, özellikle de Kürtlerin perspektifi ya budanarak sunuluyor ya da dolaylı olarak sorgulanıyor. Böylece hem Kürtler hakkında hem de artık merkeze uygun yeni bir imaj verilmeye çalışılan İslamcılar hakkında yeni bir tablo oluşturulmak istendiği açıkça kendini gösteriyor.
-
1. Yöntem: Normalleştirme, Sıradanlaştırma ve Görecelileştirme
Makale baştan sona şiddeti sıradanlaştırma ve kendini sürekli bir “ama” ile dışa vuran bir anlayışla yazılmış: Evet, Nusayrilere, Dürzilere, Hristiyanlara, Kürtlere ve kadınlara yönelik şiddet vardı – ama onlar da “merkezi otorite olan” İslamcıların saldırılarından kendilerini korumaya çalışmışlardı. Evet, şiddet olayları yaşandı – ama durum karmaşıktı. Evet, aşağılamalar ve suçlar işlendi – ama bunlar muhtemelen yanlış anlaşılmalardı ya da şimdi “Rakka polisi” tarafından hukuken takip edilen münferit vakalardı.
Bu retorik “ama”, sistematik şiddeti görecelileştiriyor, hedefli sindirme politikalarını siyasetten arındırıyor ve sorumluluğu kaydırıyor. Faillerin zorlu bir dönüşüm sürecindeki aktörlere, mağdurların ise duygusal tepki veren rahatsız edici unsurlara dönüştüğü bir anlatı yaratılıyor. Asıl sorun sadece ne söylendiği değil, nasıl söylendiğidir.
-
2. İslamcılık Yeleğinden Geçmek – Mağdur-Fail Tersyüzü
Burada, siyasi olarak çoktan kararlaştırıldığı anlaşılan şeyi toplumsal olarak gerçekleştirmek için kasten bir mağdur-fail tersyüzü yapılıyor: İslamcıların gücünü pekiştirmek ve dünyayı IŞİD teröründen kurtaran eski müttefikleri olan Kürtleri, artık engel teşkil etmesinler diye arka plana itmek. Pasta büyük, herkes pay ister. Herkes ayağına çakıl değmesin derdinde.
Bunun için hiçbir fırsat kaçırılmıyor. Rakka’da ve Deyrizor’da SDG’nin daha düne kadar müttefiki olan ve ansızın saf değiştirip Colani’ye biat eden Arap aşiretlerinin üyeleriyle yapılan röportajlarla Kürtler, yıllardır Rakka halkına terör estiren işgalciler ve baskıcılar olarak karalanıyor. Oysa biliniyor ki gerçek tam tersidir. Şimdi serbest bırakılan ve SDG’ye suçlamalar yönelten kişiler masum siviller değil; eski IŞİD üyeleri, sempatizanları ve “İslam Devleti”nin terör saltanatıyla doğrudan bağlantılı kişilerdir. Buna rağmen, HTŞ’ye yakın Alman medyasında her gün “mahkûmlar” veya “işkence görenler” olarak sunuluyorlar; tutuklulukları adaletsizlik, serbest bırakılmaları ise özgürleşme olarak kutlanıyor. SDG’nin veya Özerk Yönetim’in artık orada olmamasından dolayı pişmanlık duyanların sayısı ise elbette tek bir kez bile zikredilmiyor.
-
3. Suriye İçin “Güçlü Adam” Kurgusu
Kürt güçlerinin Rakka ve Deyrizor’dan çekilmesi an meselesiydi. Ancak şimdi bundan siyasi sermaye devşirilmeye çalışılıyor: El-Şara, Suriye’yi sözde birleştiren muzaffer bir komutan ve “güçlü adam” olarak konumlandırılıyor.
Örneğin SDG’nin İslamcıların saldırıları sonrası çöktüğü anlatısı buna bir örnektir. Kaldı ki bu doğru değildir. Saldırıların ardından SDG yetkilileri, daha önce Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi tarafından idare edilen, çoğunluğu Arap olan bölgelerden çekilmeye ve Kürt bölgelerine odaklanmaya karar verdiler.
Makalede Arap halkının SDG “işgalinden” kurtulmuş hissettiği yazılırken, SDG’nin uluslararası koalisyonun yardımıyla IŞİD’e karşı mücadele ettiği gerçeği görmezden geliniyor. “İşgal” nitelemesi zaten derinlikli bir analizden yoksundur.
-
4. İslamcıların Yeni Dünya Taktiği
IŞİD’in Kürt ve Ezidi halkına yönelik vahşetinin yanı sıra, kısa süre önce Halep’te Kürt bir kadın polisin cansız bedeni balkondan aşağı atıldı ve teşhir edildi. Bu görüntüleri, Kürtlere ve özellikle kadınlara yönelik aşırılıklarını sergilemek için dünya çapında yayanlar el-Şara çevresindeki İslamcılar ve Türk medyasıydı.
Makalede dünya çapında tanınan “kesik saç örgüsü” videosu hakkında ise şu yorum yapılıyor:
“Bölgedeki erkekler, söz konusu örgünün aslında yapay saç (postiş) olduğuna inanıyor… Örneğin, restoranın yakınındaki bir kuaför salonunun sahibi, görüntülü aramada yapay örgü stoklarını gösteriyor.”
Oysa videodaki kişi Arapça olarak açıkça Rakka’dan geldiğini ve bir kadın yoldaşın (Kürtçe: Heval) örgüsünü getirdiğini, kadının ise elinden kaçtığını söylüyor. Daha sonra bu sözlerini yumuşatmaya çalışsa da, kendi yerel makamları bile ona inanmadı. Ancak bu durum, Der Spiegel’in bu hikâyeyi devralıp ondan kişisel bir trajedi kurgulamasına engel teşkil etmiyor. Sembolik şiddet, estetik bir meseleye indirgenerek adeta alay konusu ediliyor.
-
5. Suçlu hep Başkaları!
Der Spiegel’in eleştirilerinin merkezinde, elinde saç örgüsüyle poz veren adamlar değil; bu duruma öfkelenen ve tepkisini sosyal medyada dile getiren kadınlar yer alıyor. Makalenin başlığı bile vurguyu kaydırıyor: Gerçekten düşündüren ise, suçlu burada – makalenin başlığından da anlaşılacağı gibi – bu iğrenç eylemler ve erkekler değil, bu durumu “büyük bir kampanya” olarak örgütlediği iddia edilen kadınlar ve adı bile anılmaya değer görülmeyen “Kürt partisi”.
Burada hedef netleşiyor: Kürt sorununun siyasetten arındırılması. Bu, Türkiye kaynaklı bir projedir ve her yerde aynı şekli almaktadır. Erdoğan’ın yeni stratejisine göre Kürtler tek bir şeydir: güvenlik riski. Bu görüş, Suriye’deki İslamcılarla örtüşmektedir. Bu projenin şimdi Almanya’ya sirayet etmesi bir hayli tehlikelidir. Kürtleri siyasi bağlamdan yoksun, nesnelleştirilmiş bir yaklaşımla ele almak, Kürtler için Almanya’da büyük bir sorun arz etmektedir.
-
6. Kürtlerin Olmadığı Yeni “Huzurlu” Dünya
Almanya’daki ve Batı toplumlarındaki yoğun Kürt sempatisi, İslamcılara yer açmak için azar azar tüketilmek isteniyor. Batı’nın ve Almanya’nın da desteğiyle Suriye’de birçok çıkarı koruyan, ancak Kürtlerin ve diğer azınlıkların güvenlik ve siyasi katılım umutlarını hiçe sayan bir düzen kuruldu.
Ufukta İslamcıların ve diğerlerinin Kürtler olmadan mutlu mesut yaşadığı yeni bir dünya hayali kurulsa da, Kürtlerin hem anavatanda hem de diasporadaki cevabı şimdiye kadar yeterince net oldu: Hayır.
Sonuç olarak makalede örtük tehditler seziliyor: Direnişin faydasız olduğu, örgütlenmenin istikrarsızlık yarattığı iddia ediliyor. İslamcı strateji, Alman kamuoyunda kendine yer arıyor. Buna karşı durmak, sadece Kürtlerin değil, toplumun tüm ilerici kesimlerinin görevidir.










