Dünya bir yılı aşkın süredir Gazze’den yükselen karanlığın içine bakıyor. Bir devlet, Tanrı’nın adını, tarihî travmaların acısını ve modern dünyanın suçluluğunu aynı anda kendi bombardımanına mühimmat yapıyor. İsrail’in soykırıma varan uygulamaları, artık yalnızca bir insanlık suçu değil, aynı zamanda bir kimlik krizinin yansıması.
Çünkü bu felaketin ortasında, ister istemez o kadim soruya dönüyoruz: Kim bu Yahudiler? Binlerce yıllık sürgünlerle, katliamlarla, kutsal metinlerle yoğrulmuş bir topluluk, nasıl oldu da bu kez mazlumluğun değil, zalimliğin merkezine yerleşti? Bu sorunun yanıtı, yalnızca politik değil, tarihî bir inşanın içinde gizli.
Siyonist Tarih Anlatısının Doğuşu: Tarih, Kimlik ve Travma
Siyonist tarih anlatısı, yalnızca politik bir proje değil, aynı zamanda bir tarihsel kimlik inşasıdır. Modern Avrupa’da Yahudiler, pogromlar, yasaklar ve kitlesel ayrımcılık ile karşı karşıya kaldılar. Bu tarihsel süreçler, Yahudi toplumlarının parçalanmışlığını, sürekli göç ve hayatta kalma mücadelesini beraberinde getirdi. Bu bağlam olmadan Siyonizmin yükselişi anlaşılamaz; çünkü hareketin temel argümanı, bir halkın tarih boyunca sürgün ve tehdit altında olduğu ve kendi devletini kurmasının bir meşruiyet gerektirdiğidir.
Theodor Herzl’in Der Judenstaat adlı eseri, Siyonist hareketin düşünsel temellerini attı. Herzl, Avrupa’da yükselen antisemitizme karşı çözümü, Yahudilerin kendi ulusal devletlerine sahip olmalarında buldu. Ancak onun tahayyül ettiği “ulus”, tarih boyunca kesintisiz bir topluluk değil, dağınık cemaatlerin bir araya getirilmesiyle oluşturulacak politik bir varlıktı. Herzl’in çağrısı, Yahudi tarihini modern bir ulus anlatısı çerçevesinde yeniden yorumlama girişimiydi.
Bu ideolojik çerçeve, Yahudi tarihçiliği ile pekiştirildi. Simon Dubnow ve Heinrich Graetz gibi tarihçiler, Yahudi halkını Tanrı’nın seçilmiş halkı olarak değil, tarih boyunca süreklilik gösteren bir ulus olarak tanımladılar. Holokost, bu anlatıyı derinleştirdi ve Avrupa’nın vicdanına “ödenmemiş suçlar” bağlamında yerleşti. Siyonist tarih anlatısı, devletleşmeyle beraber zafer kazandı; ancak Filistinliler, Mizrahi Yahudiler ve farklı dini veya laik topluluklar görünmez kılındı.
Karşı-Tez: Eleştirel Yahudi Tarihçiliği ve “Halkın İcadı”
Siyonist anlatının merkezinde, Yahudi halkının binlerce yıldır kesintisiz bir ulus olduğu iddiası yer alır. Ancak bu anlatıya mesafeli yaklaşan tarihçiler, Yahudi kimliği ile Siyonist tarih kurgusu arasındaki farkı açığa çıkarır.
Shlomo Sand, “Yahudi Halkının İcadı” adlı çalışmasında, Yahudi halkı kavramının modern bir icat olduğunu savunur. Farklı coğrafyalardaki Yahudi toplulukları farklı tarihsel süreçlerden geçmiş, dinî ve kültürel bağları çeşitlilik göstermiştir. Sand, Filistin’den kitlesel bir sürgün yaşanmadığını ve modern Siyonist anlatının, tarihsel sürekliliği abarttığını öne sürer. Holokost ve Avrupa’daki pogromlar hâlâ tarihin acı gerçekleridir; Sand’ın vurgusu, bu olayların Siyonist mitolojide nasıl yorumlandığı üzerinedir.
Hannah Arendt, Yahudi kimliğinin çok sesli ve çoğul bir yapıya sahip olduğunu ve Siyonist söylemin bu çeşitliliği daraltarak ulusal kimlik çerçevesine soktuğunu savunur. Ilan Pappé, 1948’deki Nakba’yı belgelerle değerlendirerek İsrail’in kuruluşunda yaşananları planlı bir etnik temizlik çerçevesinde analiz eder. Yakov Rabkin ve Judith Butler ise, Siyonizme karşı Yahudi toplumundan gelen eleştirileri derler ve Yahudiliği bir etik bilinç olarak ele alırlar; Siyonizmin bunu devletle bütünleştirerek dönüştürdüğünü tartışırlar.
Bu perspektifler, Yahudi kimliğinin tarih boyunca çok sesli, farklılaşmış ve çeşitli sosyal koşullar altında evrilmiş olduğunu gösterir. Eleştirel tez, Siyonist söylemle devlet pratiğini birbirinden ayırır ve İsrail’in politik eylemlerini Yahudi toplumu genelinden bağımsız olarak ele almayı mümkün kılar.
Sonuç: Tarih Tartışmalarından Sahaya
Siyonist tarih anlatısı ve eleştirel Yahudi tarihçiliği arasındaki tartışmalar, yalnızca akademik bir mesele değil; bugünkü politik gerçeklik ile doğrudan bağlantılıdır. Hangi tezleri benimsersek benimseyelim, İsrail devletinin Gazze’de ve Batı Şeria’da yürüttüğü uygulamalar değişmez: yerleşim politikaları, şiddet ve kontrol mekanizmaları modern bir kolonyalist-apartheid pratiğini gösterir. Tarih tartışmaları, bu gerçeği silikleştirmez; aksine, anlayışı derinleştirir.
İsrail eleştirisi iki ana akım üzerinden yürür. Birincisi, devletin eylemlerini tüm Yahudi toplumuna yansıtarak ele alan yaklaşım, antisemitik riskler taşır. İkincisi ise, Siyonizm ve devlet pratiğini Yahudi toplumundan ayıran, eleştiriyi devlet ve ideolojiye yönelten yaklaşımdır; eleştirel tarih perspektifi, ikinci akımın altını doldurur.
Tarihsel bir ironi de burada kendini gösteriyor: İsrail Devleti’nin uyguladığı şiddet ve soykırım pratiği öncesinde, “Yahudi” denildiğinde dünyanın hemen her yerinde farklı tonlarda saygınlık ve değer çağrışımı vardı. Bugün bu suçlamalar doğrudan Yahudi halkına yöneltilemez; suçun odağı devletin politikalarıdır. Yine de böyle olaylar kaçınılmaz olarak Yahudi kimliğine de gölge düşürür; tıpkı Almanya’da Nazilerin bıraktığı tarihî lekenin Alman toplumunda yarattığı uzun süreli özgüvensizlik ve tarihsel sorumluluk duygusu gibi. Tarih ve hafıza ne geçmişi siler ne de bugünü maskeleyebilir; fakat onları doğru okumak hem etik hem de politik sorumluluk için elzemdir.
Bugün Filistin topraklarında yaşanan trajedi, tarih ve ideoloji tartışmalarından bağımsız bir insan hakları krizidir. Başlangıçta sorduğumuz soru yeniden yankılanır: “Kim bu Yahudiler?” Soru, yalnızca bir halkın kimliği üzerine değil; tarih boyunca nasıl bir anlatı kurulduğu, hangi ideolojilerin bunu şekillendirdiği ve devlet pratiğinin hangi yöne kaydığı üzerinde durmamızı sağlar. Bugünkü insanlık krizleriyle yüzleşmek hem tarihsel farkındalık hem de etik bir sorumluluk gerektirir.
Editör: A. Halûk Ünal
Hazırlayan: ChatGPT (GPT-5)











