🔴 Ahmet Yıldırım; ”Bir tarafın çok ileri adımlar attığını görüyoruz. Bunun karşısında devletin hiçbir adım atmamış olması, doğal olarak halkın bu sürece kuşkulu yaklaşmasını, samimiyet sorgulaması içerisine girmesini ve iktidarla ilgili devam eden sürece dair ciddi kaygıların artması sonucunu doğuruyor.” ifadelerini kullandı.
”Sürecin başarıya ulaşabilmesi için gereken iradenin ortaya konmadığını” belirten Yıldırım, ”Elbette İran, İsrail ve Amerika arasında yaşanan gerilimler ya da Türkiye’deki milliyetçi dalga bahane olarak öne sürülebilir. Ancak bu tür gerekçelerin 100 yıllık bir meselenin çözümünün önüne konulması bana makul ve rasyonel gelmiyor.” dedi.
2013 ile 2015 yılları arasında süren çözüm sürecine de tanıklık eden isimlerden biri olan Ahmet Yıldırım, bu süreci çözüm değil bir “diyalog” süreci olarak değerlendirdiğini ifade etti. Yaşanan sorunlara dair daha önce birçok yöntemin denendiğini ifade eden Yıldırım, bu sorunların tarihsel bir arka plan barındırdığına dikkat çekti.
ANF‘ye kapsamlı bir röportaj veren Yıldırım; Türkiye’de tarihsel sorunların çoğu zaman günlük gelişmeler üzerinden değerlendirildiğini belirterek bu yaklaşımı eleştirdi ve şunları söyledi:
“Şimdi Türkiye’de en büyük hastalığın, hem iktidar elitleri hem de muhalif siyaset açısından, bu gibi tarihsel sorunlara günübirlik olaylar üzerinden yaklaşılması ve değerlendirmelerin de günübirlik olması üzerinden şekillenmesi olduğunu düşünüyorum. Elbette CHP’ye dönük 19 Mart 2025’ten beri yürüyen bir operasyonel kıskaç var. Ancak hiçbirimizin tasvip etmediği bu operasyonları gerekçe göstererek yürüyen bu sürece karşı çıkılması, yine tarihsel arka planı olan 100 yıllık bir meseleyi günübirlik olaylar içerisinde hapsetmek ve böyle değerlendirmek gibi bir sonucu doğuruyor. Ben egemen güçlerin böyle değerlendirmesini bir yere kadar anlarım ama muhalif siyasetin böyle yaklaşmasının çok anlaşılabilir bir tarafı yoktur.”
‘SÜREÇTE GÜVEN VE SAMİMİYET SORUNU YAŞANIYOR’
Sürecin arka planına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yıldırım, devlet ile İmralı arasında kurulan temaslara dikkat çekerek şu ifadeleri kullandı:
“Bu süreci başlatan veya 1 Ekim 2024 günü öğrenmiş olduğumuz bir sürecin öncesinde, birkaç ay öncesinden en azından devletin İmralı Adası’na gidecek Sayın Öcalan ile bir bağ kurduğu ve devlet projesi olarak bir süreç başlattığı üzerinden gelişen bu 1,5 yıllık zaman diliminde karşılıklı bir güven problemi yaşanıyor. Bir samimiyet problemi yaşanıyor. Gerçekten bunun samimi olup olmadığı üzerinden bir tartışma yürüyor. Ben bu konuda çok rahatım. Yani ben böyle bir sürecin başlayıp yürümesi, ilerlemesi için ille de egemen güçlerin samimi olması şartını aramam. Samimiyet elbette çok önemlidir. Samimi olunması durumunda daha doğru çözümlere ulaşılacağı konusunda ben de katılıyorum. Ama ben burada samimiyetten ziyade Türkiye’deki egemen güçlerin birkaç açıdan mecburiyet üzerinden bu süreci başlattığını görüyorum.
Samimiyet eksikliği olsa bile, temel motivasyonun mecburiyet üzerinden şekillendiğini bilsek dahi, böyle bir süreç desteklenmeye değer bir süreçtir. Yani bu sürecin desteklenmesi için, bu süreci devlet adına yürütenlerin samimiyet problemine takılmadan mecburiyet gerekçelerinin de önemli gerekçeler olduğunu her birimizin biliyor olması ve böyle yaklaşması gerekir.”
‘ATILMAYAN SOMUT ADIMLAR KUŞKULARI ARTIRIYOR’
Sürecin ilerleyişinde taraflar arasındaki dengesizliğe dikkat çeken Yıldırım, şunları kaydetti:
“Son günlerde haklı olarak bu süreçte bir tarafın orantısız biçimde çok ileri adımlar attığı, diğer tarafın ise orantısız bir biçimde çok kısır kaldığı, şimdiye kadar somut toplumsal yaşama yansıyan hiçbir adım atmadığı temel bir sorun olarak karşımızda duruyor. Elbette ilk aylarda, hatta ilk bir yılda devletten somut bir çıktının olmamış olması anlaşılabilirdi. Ama birinci yıldan sonra düşünün; bir tarafın çok ileri adımlar attığını görüyoruz. Bu irade karşısında devletin hiçbir adım atmamış olması, doğal olarak halkın bu sürece kuşkulu yaklaşmasını, samimiyet sorgulaması içerisine girmesini ve iktidarla ilgili devam eden sürece dair ciddi kaygıların artması sonucunu doğuruyor.”
‘ADIMIN ATILMADIĞI HER GÜN ELEŞTİRİLERİ DE BERABERİNDE GETİRİYOR’
Toplumda eleştirilerin arttığını ifade eden Yıldırım, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Ben, devletin adım atmadığı her geçen günde, her geçen haftada ve her geçen ayda başta Kürtler olmak üzere Türkiye’de değişim isteğine ve iradesine sahip olan toplumsal kesimlerin bu sürece dönük eleştirilerinin arttığını ve kendi siyasi üst yapılarıyla olan ilişkilerinde problemlerin açığa çıktığını görüyorum. Düşünün, ben de bir Kürt olarak eğer bu işi biraz daha tarihsel arka boyutuyla ve bilimsel boyutlarıyla ele almamış olsaydım, bu kadar tek taraflı atılmış adımların sonucunda bu süreçle arama mesafe koyardım. Ülkeyi yöneten egemen güçler ve iktidar aklı, kendileri adım atmadıkça tek yönlü atılan adımlara karşı devletin hiçbir adım atmayışının, başta Kürtler olmak üzere kendi siyasi rakiplerinin tabanlarında bir bölünme ve zayıflama yarattığını görüyor olabilir. Bu çok ciddi bir problemdir.”
‘KÜRT SİYASETİNİN UYANIK OLMASI GEREKİYOR’
Sürecin siyasi sonuçlarına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yıldırım, şu ifadeleri kullandı:
“Öbür türlü, bir yandan bu süreci yürüttükleri için yarın bir gün kendi milliyetçi tabanlarına ‘biz ülkeyi terörden kurtardık’ diyerek bir siyasi konfor alanı yaratabilirler. Ama bu yönden siyasi rant devşirilirken Kürt siyasetini zayıflatan bir yaklaşımın karşısında Kürt siyasetinin temsilcilerinin ve sözcülerinin iradesinin çok uyanık olması gerekir. Bu çok önemli bir problem alanını oluşturuyor.”
‘MESELE KÜRT MESELESİ OLDU MU BİR FARKLARI KALMIYOR’
İktidar odakları arasındaki ilişkilere de değinen Yıldırım, şunları söyledi:
“Ben Bahçeli ile Erdoğan’ı, aynı dönemde parlamentoda bulunduğum için, siyaseten biraz daha yakından tanıma imkânına sahibim. Kaldı ki, bu organik ilişkiler oluşmadan önce, yani bir iktidar ortaklığına dönüşmeden evvel, 2016-2017 öncesinde birbirlerine ettikleri sert sözlere değinmeyeceğim. Bugün de MHP’nin siyasi müktesebatı ile AKP’nin siyasi müktesebatı arasında ve Erdoğan ile Bahçeli arasında ciddi bir fark olduğunu düşünüyorum. Ancak bu fark, onların Türkiye’nin ekonomik hayatına, sağlık politikalarına, emeklilerin gelirlerine, enerji tesislerine ve bazı dış politika başlıklarına bakış açılarında ortaya çıkan bir farktır. Ama mesele Kürt meselesi olduğunda bu farkların ortadan kalktığını düşünüyorum.”
‘TEMEL MESELEDE YAKLAŞIM FARKI YOK’
Sürecin öne çıkan aktörlerine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yıldırım, şu ifadeleri kullandı:
“Buradan baktığımda, Kürtlerin duygusunu okşayan söylemlerde bulunuyor diye Bahçeli’yi otomatikman Erdoğan’dan farklı bir yere oturtmak, birini iyi birini kötü ilan etmek ne Kürtlerin ne de Kürt siyasetçilerinin işidir. Biz total yaklaşırız. Bu ülkeyi yöneten egemen güçler vardır ve yüzyıllık Kürt meselesinin tarihsel sebepleri vardır.
Burada öne çıkan dört aktörü söyleyeyim: Recep Tayyip Erdoğan, Numan Kurtulmuş, Hakan Fidan ve Devlet Bahçeli. Bunlardan ikisi daha ılımlı ve esnek söylem kullanıyor: Bahçeli ve Kurtulmuş. Ama Fidan ve Erdoğan zaman zaman daha sert söylemlerde bulunuyor. Ancak temel meseleye yaklaşımda herhangi bir fark yoktur. Sadece herkes bulunduğu zaviyeden kendi görevini yerine getiriyor gibi görmenin daha sağlıklı olacağını düşünüyorum.”
İmralı sürecine ilişkin değerlendirmelerde bulunan Yıldırım, şunları söyledi:
“27 yıldır İmralı Adası’nda siyasi tutuklu olarak tutulan Sayın Öcalan’ın dış dünyayla bağlantısının kurulması için böyle bir sürece bile gerek olmadığını düşünüyorum. Bu süreç olmasa bile tanınması gereken hakların tanınmadığı kanaatindeyim. Bu konuda söylemlerimizi destekleyen AİHM kararları da vardır. Şimdi bir süreç var ve o sürecin bir taraftan baş aktörü bulunuyor. Ona atfedilen önem bizzat devleti ve hükümeti yönetenler tarafından dile getiriliyor. Silahın ve şiddetin yöntem dışına çıkarılmasında tartışmasız bir rolünün olduğu kabul ediliyor. Çünkü Kürt hareketinin 1984’ten itibaren silahı ve şiddeti yöntem olarak kullanma hikâyesini sona erdirecek, Sayın Öcalan dışında ikinci bir kişi yoktur. Buna rağmen, bu rolü oynayabilecek tek kişi olduğunu bilen devletin bugüne kadar onun daha etkin roller oynayabileceği imkânları tanımaması ironik bir durumdur ve kabul edilebilir değildir.”
‘ÇÖZÜM İÇİN SİYASİ İRADE ŞART’
Kürt meselesinin çözümüne ilişkin değerlendirmelerini paylaşan Yıldırım, sözlerini şöyle tamamladı:
“Gerçekten Kürt meselesi bu ülkenin 100 yıllık kanayan yarasıdır. Bu yara öyle bir kapatılmalı ve tedavi edilmelidir ki bir daha açılmasın. Temel amaç, toplumsal kolektif hakların tanınmasıdır. Peki, 1,5 yıldır bunun tarihselliğine denk düşebilecek önemde bir yaklaşım var mı? Bunu şimdiye kadar göremedik. Bu ciddi bir paradokstur. Nasıl aşılır sorusuna ise hiç eğip bükmeden cevap vereyim: Sayın Erdoğan’ın şimdiye kadar koymadığı iradeyi ortaya koyması gerekir. Ben hiçbir şey yapılmadığını iddia etmem. Ancak sürecin başarıya ulaşabilmesi için gereken iradenin ortaya konmadığı düşüncesindeyim. Elbette İran, İsrail ve Amerika arasında yaşanan gerilimler ya da Türkiye’deki milliyetçi dalga bahane olarak öne sürülebilir. Ancak bu tür gerekçelerin 100 yıllık bir meselenin çözümünün önüne konulması bana makul ve rasyonel gelmiyor. Ben burada temel adımın, şimdiye kadar atılmayan adımların atılması ve çözüm iradesinin ortaya konması olduğunu düşünüyorum. Tekrar söyleyeyim: Bu süreçte iki tarafın karşılıklı samimiyeti olursa çok hızlı ve istenen yönde ilerleme sağlanabilir.”












