Yılın sonuna yaklaşırken Suriye siyasetinin tansiyonu yine yükseldi. Sebep yeni değil ama gürültüsü yeni: 10 Mart Anlaşması.
Mazlum Abdi ile Colani arasında imzalanan bu metin, kimi çevrelerde “ülkenin sonu”, kimilerinde ise “ülkenin tek çıkışı” olarak tartışılıyor. Tartışma mı? Keşke. Daha çok bağırış, çağırış, hainlik listeleri ve klavye kahramanlıkları izliyoruz. İçerik yok, bağlam yok; bolca korku var. İşin en komik tarafı şu: Anlaşmadan en çok korkanlar, onu isteyenler değil. Asıl ürken, asıl geriye çekilen Şam’ın kendisi.
Çünkü 10 Mart Anlaşması, Şam’da “çözüm” olarak değil, “tehlike” olarak okunuyor. Ülke için değil; iktidar için tehlike. Zira bu anlaşma uygulanırsa, bazı eski alışkanlıklar rafa kalkmak zorunda kalacak. Mesela kararların tek bir odadan çıkması. Mesela devletin tek renkli, tek sesli, tek kimlikli olduğu masalı.
Yani yıllardır “istikrar” diye satılan o merkeziyetçi düzenin, aslında ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıkacak. Kürtlerle gerçek bir ortaklık demek, anayasa konuşmak demektir. Anayasa konuşmak ise iktidarın sınırlarını konuşmak demektir. İşte tam burada alarm zilleri çalar. Çünkü bu tartışma, vitrin düzenlemesiyle geçiştirilemez. Güç paylaşımı ister, yetki devri ister, hesap sorulabilirlik ister.
Kısacası, alışılmış düzenin bozulmasını ister. Kim ister ki?
Bu yüzden 10 Mart Anlaşması, Şam için bir metin değil, bir emsal sorunudur. Eğer bugün Kürtlerle eşitlik temelinde bir uzlaşma kabul edilirse, yarın başkaları da kapıyı çalar. “Biz de varız” der. Oysa iktidarın sevdiği cümle bellidir: “Devlet benim.” Kürt meselesini geçici, tali ya da savaşın bir yan ürünü gibi sunmak ise artık kimseyi ikna etmiyor.
Kürtler bu ülkeye sonradan gelmedi. Haritaya eklenmiş bir dipnot değiller. Suriye’nin tarihindeler, coğrafyasındalar ve bugün de sahadalar. Üstelik sadece savaşarak değil; yöneterek, düzen kurarak, istikrar sağlayarak. Kürtlerin meşru taleplerini yok saymak, “birlik” adına yapılmış bir inat değil; doğrudan bölünmeye davetiyedir.
Tarih bu konuda oldukça net. Devlet kapsayıcı olmazsa, coğrafya parçalanır. Dün oldu, bugün olur, yarın da olur. Suçu haritaya değil, inkâra yazmak gerekir. Suriye’nin birliği aşırı merkezcilikle korunmaz. Tam tersine, onunla aşınır. Birlik; eşitlikten, tanınmadan ve adil paylaşımdan doğar.
Yeni bir toplumsal sözleşme olmadan eski devletin ayakta kalacağını sanmak, çatısı yanmış bir evde “duvarlar sağlam” demeye benzer.
Sonuç olarak 10 Mart Anlaşması, Suriye için bir tehdit değil; nadir bulunan bir fırsattır. Ama her fırsat gibi, cesaret ister. Cesaret yoksa, korku politika olur. Korku politika olursa, ülke çözülür.
Ve sonra herkes şaşırır: “Nasıl oldu da bu hale geldik?” Oysa cevap çoktan verilmiştir — dinlemek istemeyenler için bile.









