Suriye’de coğrafi ve siyasal dönüşümlerin belirleyici bir tarihi anında, özgürlük, adalet ve ortaklık için uzun süre haykıran güç ve bileşenlerin tutumlarında yapısal bir sorun ortaya çıkıyor.
Bu çelişkiler arasında, Suriye’deki Kürt güçlerinin tarihî toprakları olan “Kürdistan” üzerindeki ulusal haklarını açıkça ilân etmede belirgin bir eksiklik ve bu meşru talebi dolaysız bir ifadeyle dile getirmekten kaçınan esnek bir söylem öne çıkıyor.
Bu yokluk, ister siyasal pragmatizmden, ister iç-dış dengelerin gözetilmesinden kaynaklansın, Kuzey Suriye’deki en aşırı tarafın—Colani liderliğindeki Heyet Tahrir el-Şam’ın—boşluğu kendi lehine kullanmasına imkân veriyor. Colani, Kürt ortaklarına karşı üstün bir söylem benimseyip kardeşlik ve birlikte yaşama ilkesini inkar ediyor, hatta “ümmet” adına konuşmayı tekelinde tutuyor gibi davranıyor.
Kürt söylemi varlığını açık bir şekilde millet üzerinden ilan etmekten kaçındıkça, bu otoriter-şeriatçı söylem bu boşluğu istismar edip mutlak meşruiyetini inşa ediyor ve kuzeyde yalnızca İdlib’in değil, “Sünni kimliğinin” de vesayetini üstlendiğini iddia ediyor. Böylece bazı bileşenlerin kimliklerini açıkça ortaya koymaktan çekinmesi, yalnızca müzakere konumlarını zayıflatmakla kalmıyor; aynı zamanda rakiplerine onların varlığını içten içe inkar veya görmezden gelme yetkisi veriyor. Bu, “Colanistan” projesinde açıkça kendini gösteriyor.
Cihadın ardından parlamentoya…
Kapalı bir örgütün sivil yüzü İdlib’de Kurtuluş Hükümeti tarafından ilan edilen “parlamento seçimleri” adımı, Colani’nin siyasetçi elbisesi giymeye karar verdiği andan beri yazılan bir tiyatronun yalnızca bir sahnesinden ibarettir. Ancak biçim ne kadar değişirse değişsin, öz aynı kaldı: •Parlamentonun üçte biri doğrudan onun tarafından atanıyor. Geri kalan iki üçte birlik bölüm ise onun otoritesine tabi yerel meclislerce seçiliyor.
Hasake, Rakka, Suveyda, Deyr ez-Zor gibi bölgelerin tamamen dışlanıyor. (Sanki Suriye, siyasi-dini otoritesine tabi Sünni bileşenin vakfıymış gibi). Bu örtülü tekelleştirme meşruiyet üretmiyor; bilakis en tehlikeli biçimlerinden biri olan zayıf bir totaliter devleti üretiyor. Kurumlardan ziyade grubun hukuku ile yönetilen, meşruiyetin özgür sandıktan değil, cemaat kürsülerinden türetildiği ideolojik bir despotluk.
Siyasal İslam…
Dinin gasp aracı haline geldiği bugün Heyet Tahrir el-Şam’ın önderliğindeki model ne münferit ne de geçici bir vaka; aksine modern siyasal İslam deneyinin doğrudan bir uzantısıdır. Bu deneyimin özü, dini ruhsal ve ahlaki bir referanstan alıp dışlayıcı bir iktidar yapısına dönüştürmektir; lideri tanrılaştıran, toplumu örgütleştiren ve “ümmeti” örgüt aracılığıyla dar bir elitin yönettiği bir yapı haline getiren bir dönüşüm.
Siyasal İslam, “vatan”ı sivil bir kavram olarak bilmez; onu, yalnızca elit inançlıların yönettiği “ümmet projesi”nin bir evresi olarak görür. ‘Vatandaşlık’a inanmaz; insanları sadakat ve örgütsel itaat temelinde sınıflandırır. ‘Halk temsili’ni tanımaz; onu biat, biçimlendirilmiş şura ve ‘yönlendirilmiş tercih’le aldatır. Asıl tehlike burada yatıyor: Siyasal İslam iktidar platformuna çıktığında, devlet bir örgüte dönüşür, yurttaş bir takipçiye, muhalif bir dinsiz veya sapkın ilan edilir ve coğrafya “fethedilecek bir cephe” olarak yeniden tasarlanır.
Tüfek namlusu ile Erdoğan’ın cübbesi arasında İdlib’deki mevcut otorite gerçek bir bağımsızlıktan yoksundur; daha ziyade Türkiye ile milisler arasındaki uzlaşmaların himayesi altındadır. Colani’nin çıkarları, Ankara’nın bağımsız bir Kürt oluşumunu engelleme, Arap ulusal projesini kuşatma ve siyasal İslamı Suriye’nin parçalanmış geleceğinde potansiyel bir müttefik olarak yeniden konumlandırma vizyonu ile örtüşüyor. Açık bir sır değil ki Colani fiilen Ankara’nın telkinleriyle hareket ediyor; özellikle Hakan Fidan liderliğindeki Türk istihbaratının doğrudan denetimiyle—ki bu aktör İdlib’i “özel nüfuz bölgesi” olarak görüyor; orası bir Suriye cephe yüzüyle idare edilen, arka planda Osmanlı kılıcı taşıyan bir etki alanı.
Dolayısıyla bugün “Colanistan” modeli yalnızca Suriye’nin coğrafi birliğine değil, devlet fikrine de tehdit oluşturuyor; ülkeyi bölgesel güçlerin “özerklik”, “yerel parlamento” veya “güvenli bölge” gibi gösterişli başlıklar altında paylaştığı mezhepsel emirliklere dönüştürme riski taşıyor.
Demokratik alternatif…
Doğudan güneye Eğer İdlib, dini ve örgütsel üstünlüğe dayalı bir “Afgan” modeli yönünde kararlı adımlarla ilerliyorsa, Kuzeydoğu’daki Özerk İdare’den sahile ve güney Suriye’ye kadar kalan Suriye parçaları bugün partilerüstü, çoğulcu ve sivil bir karşı-demokratik modeli icat etmeye çağrılıdır. Bu model, Baas yolsuzluğunu kopyalamayan, din kisvesine sığınmayan; onun yerine, tüm bileşenler arasında ulusal paylaşım ilkesi, hukuk ve kurumların üstünlüğü, lidere ya da bir örgüte tabi olmayan gerçek temsil, ve devletin artık inanç üzerine değil vatandaşlık temelinde tanımlanacağı yeni bir toplumsal sözleşme üzerine kurulmalıdır.
Bugünün mücadelesi artık yalnızca rejim ile muhalefet arasındaki bir savaştan ibaret değildir; o, devlete inananlarla devleti bir davet örgütüne ya da parti emirliğine dönüştürmek isteyenler arasındaki bir hesaplaşmadır. Devlet ya da örgüt—üçüncü bir yol yok. Artık Suriye kalıntılarının üzerine siyasal İslam’ın ilerleyişine göz yummak kabul edilemez. ‘Özerklik’ talebini ayrılıkçı oluşum olarak yok etmeyi ,“siyasi reform”u tekfir olarak suçlamayı daha fazla sürdürülemez.
Colanistan projesi, parlamento ve anayasa oyunlarıyla birlikte, ulus fikrinin nihai parçalayıcısıdır; geriye kalan Suriye haritalarını dış aktörlerin kalemleriyle ve milislerin hevesleriyle mezhep temelli bölgelere dönüştürme projesidir.
Bildiğimiz Suriye, örgüt aklı yenilmediği ve yeniden, herkesin eşit olduğu; tüfeğin değil halkın, fetvanın değil anayasının, mezhepçi söylemin değil ulusal kimliğin üstünlüğünü sağlayan bir devlet inşa edilmediği sürece geri gelmeyecektir











