Yunus Behram: Şam’da ‘Geçici İktidar’ Ve Despotizmin Yeniden Üretimi

Yazarlar

Şam’daki sözde geçici iktidar artık yalnızca kriz içindeki bir siyasal yapı değildir; tersine, “asla sona ermeyen ertelenmiş despotizm” diye adlandırılabilecek felsefî bir model hâline gelmiştir. Bu iktidar, kuruluşundan itibaren kendisine bağlı ve denetimden çıkmış silahlı gruplara yaslandığını gizlememiştir. Sahil ve güney bölgelerinde işlenen şiddet, kimi zaman sessizlikle, kimi zaman gerekçelendirmeyle, kimi zaman da doğrudan talimatlarla siyasal ve güvenlikçi bir örtü altında icra edilmiştir.

Yaşananlar bireysel hatalar ya da münferit sapmalar değil; suçu, yönetme tekniği olarak yetkilendiren bir iktidar anlayışının ürünüdür. Siyaset felsefesinde bir iktidarın meşruiyeti, şiddeti genelleştirmesiyle değil, onu denetleyebilmesiyle ölçülür.

Oysa burada tanık olduğumuz şey bunun tam tersidir: Meşru şiddeti tek elde toplamayan, aksine onu parçalayıp ideolojik ve etnik aşırılıklar taşıyan gruplara dağıtan, ardından da sonuçlarından sıyrılmaya çalışan bir iktidar biçimi. Bu koşullarda devlet, artık kapsayıcı bir çerçeve olmaktan çıkar; “geçiş dönemi” ve “güvenlik zorunluluğu” söylemleri altında toplumun feda edildiği, çıplak güç mücadelelerinin üstünü örten biçimsel bir şemsiyeye dönüşür.

Bu yapının en tehlikeli yanı yalnızca uyguladığı şiddet değil, aynı zamanda ahlâk iddiasıdır. İktidara bağlı kontrolsüz gruplar baskı aygıtları olarak değil; kimliğin muhafızları, kurtuluşun araçları ya da hayalî bir birliğin koruyucuları olarak sunulur. İşte despotizmin zirve noktası tam da burasıdır: Baskının erdem, suçun millî görev, mağdurun ise varoluşsal tehdit olarak yeniden tanımlandığı an.

Bu anlamda bugün yaşananlar, Esad hanedanlığının diktatörlüğünün basit bir devamı değildir; ondan daha çirkin, daha yıkıcı bir versiyonudur. Eski diktatörlük, tüm kanlılığına rağmen merkeziydi ve görünürdü. Bugünkü ise dağınık, akışkan ve silahlı grupların ardına gizlenmiş durumdadır. Bu da onu toplumsal dokunun içine daha derinlemesine nüfuz eden ve devlet fikrini bizzat içeriden çürüten bir yapı hâline getirir.

Bu, bedeni boyunduruk altına almakla yetinmeyen; bilinci de yeniden şekillendirmeyi amaçlayan, geri dönüştürülmüş bir dinî–milliyetçi diktatörlüktür. Böylesi bir tıkanmışlık içinde “tek ulusal aile” söylemi boş bir mecaza indirgenmiştir. Çeşitliliği tehdit, farklılığı ihanet olarak gören; toplumsal sözleşmenin yerini silah mantığıyla dolduran bir iktidar altında birlikte yaşama mümkün değildir. Reform kanalları kapandığında soru artık siyasal olmaktan çıkar, varoluşsal bir hâl alır: Toplumlar, kendilerini yalnızca kontrol edilecek birer nesne olarak gören bir iktidara karşı nasıl korunabilir?

Tam bu noktada, arzu değil gerçeklik gereği, demokratik özerk yönetimin tarihsel sorumluluğuyla yüzleşmesi kaçınılmazdır. Toplumsal çöküş anlarında tereddüt, tarafsızlık olarak değil; ölümcül bir boşluk olarak okunur. Ulusal ölçekte ortak bir ufkun tükendiği koşullarda seçenekler artık ertelenebilir değildir; iki açık yol kalmıştır, üçüncüsü yoktur: Ya Suriye’nin tüm bileşenleriyle birlikte, çoğulculuğu, ademi merkeziyetçiliği ve adaleti esas alan yeni bir toplumsal sözleşme temelinde Demokratik Suriye Cumhuriyeti projesi açıkça ilan edilecektir; ya da toplumunu koruyan, sınırlarını ve yetkilerini tanımlayan, artık devlet olmaktan çok çıplak tahakkümü temsil eden merkezden gelen şiddetin yeniden üretimini durduracak özel bir bölgesel yapı alenen hayata geçirilecektir.

Siyaset felsefesi ayrılığı yüceltmez; fakat zorla dayatılan birliğe karşı uyarır. Sınırları kutsamaz; ancak baskıcı bir iktidar altında sınırların yokluğunun kalıcı savaşların davetiyesi olduğunu da bilir. Devlet adaletin çerçevesi olmaktan çıktığında, birlikte yaşamanın başka biçimlerini aramak bölücü bir heves değil, ahlâkî bir savunma eylemidir.

Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit, yalnızca şiddetle hükmeden geçici bir iktidar değil; Emevî çağından kalma bir siyasal aklın yeniden diriltilmesi ve mağdurlardan sabır talep ederek adaleti belirsiz bir geleceğe ertelemesidir.

Bu noktada artık soru şudur: Bu iktidar ne zaman değişecek? değil, Bu yönetim biçiminin var olma hakkını bütünüyle yitirdiğini kabul etmemiz için daha ne kadar şiddet işlenmesi gerekiyor?

İlginizi Çekebilir

A.Halûk Ünal: Cihadist Militanın Uzak Profili
Hakkari’de şüpheli kadın ölüm

Öne Çıkanlar