Yılın son günleri hızla yaklaşırken, Suriye tarihi bir dönüm noktasında duruyor. İçeride ve dışarıda Suriyeliler ile bölgesel aktörler ve uluslararası koalisyon, yıllardır süren çatışmaların ardından yeni bir siyasi doğumun eşiğinde bekleyiş içinde. Bu beklentinin merkezinde ise 10 Mart Anlaşması yer alıyor.
Suriye Demokratik Güçleri lideri Sayın Muzlum Abdi ile Colani arasında imzalanan ve Suriye’nin yeniden yapılandırılmasına dönük somut bir siyasi gündem sunan bu metin. Anlaşma, kabaca Suriye’de farklı etnik ve siyasi bileşenler arasında yeni bir ortak yaşam modeli öneriyor: güç paylaşımı, demokratik katılım, insan haklarının korunması ve ekonomik özgürlükler.
Ancak bu vizyon, uygulamaya gelince bir dizi bölgesel engelle karşı karşıya kalıyor. Türkiye özelinde durum daha da karmaşık. Çünkü Ankara, hem Suriye’nin gelecekteki siyasi haritasında Kürtlerle Araplar arasında bir denge kurulmasına hem de Suriye’de istikrarlı, demokratik bir devlet yapısının ortaya çıkmasına sıcak bakmıyor. Türkiye’nin bu tutumunun en somut örneği, anlaşmanın öngördüğü yönetim modelinin Kürtlere geniş bir özerklik sağlamasıdır. Bu türden bir yapılanma Ankara tarafından bir “güvenlik tehdidi” olarak algılanıyor.
Ayrıca anlaşma, Suriye’nin ekonomik egemenliğini yeniden tesis etme ve Türkiye’nin Suriye’yi bir “arka bahçe” gibi kullanarak ekonomik çıkarlar elde etme modeline son verme potansiyeli taşıyor. Bu yüzden Türkiye, anlaşmanın uygulanmasını engellemek için hem siyasi hem de askeri baskı araçlarını devreye sokuyor.
Bu bağlamda, anlaşmanın uygulanmasının en büyük faydasını Suriye halkı görecektir. Bu, yıllardır süren savaştan ve dış müdahalelerden muzdarip milyonlar için devlet kurumlarının yeniden inşası, eşit hakların korunması ve barışın yerleşmesi anlamına gelir. Ancak bu hedefe ulaşmak kolay olmayacak. Colani’nin anlaşmayı uygulama yönünde atacağı somut adımlar, kendi içinde bile ciddi dirençle karşılaşabilir. Türkiye yanlısı milisler, eski El‑Nusra bağlantılı gruplar ve çeşitli yabancı silahlı aktörler, bu süreci sabote etmeye çalışabilir ve hatta Colani yönetimini hedef alabilir.
Diğer yandan, Kürtler açısından anlaşmanın uygulanması, yıllardır sürdürdükleri mücadelenin somut bir kazanımı olarak görülüyor. 2004’teki ilk Kürt ayaklanmasından itibaren Kürt siyasi hareketi, Suriye’de tanınmış ve yerleşik bir statü elde etmeyi amaçladı. Bu anlaşma, bu hedefin fiilen hayata geçirilmesi yönünde önemli bir adım teşkil ediyor ve Kürtlerin kendi yönetim modellerini kurma sürecinde kritik bir eşik olabilir.
En önemlisi, 10 Mart Anlaşması’nın uygulanması Türk güçlerinin Afrin, Tel Abyad (Girê Sipi) ve Resulayn (Serikaniye) gibi bölgelerden tamamen çekilmesini de içerir. Bu, bu bölgelerde yaşayan Kürt nüfusun kendi yurtlarına güvenli dönüşünü mümkün kılacak ve yıllardır süren demografik değişimlerin bir kısmını geri çevirecektir — bu, hem adalet hem de istikrar açısından kritik bir adımdır.
Sonuç olarak, 10 Mart Anlaşması Suriye için bir ayrım çizgisi niteliğindedir: Ya Suriye, egemen karar alma mekanizmalarını elinde tutan bağımsız bir devlet olarak kendi geleceğini inşa edecek, ya da dış müdahalelerin ve bölgesel güç oyunlarının gölgesinde kalmaya devam edecektir.
Tarih, Suriyelilere bu fırsatı sunanları ya da bu fırsatı kaçıranları unutmayacaktır…










