![]()
Fazla politikacılık siyaseti öldürür. Katakullilerle iktidar peşinde koşmaktansa mesleğinde, uzmanlık alanında derinleşsen kendine de çevrene de çok daha fazla yararlı olursun…
*
Bizde Harbiye’ye giren öğrencilerin büyük bir kısmı mezun olurken, bir gün Genel Kurmay Başkanı olmayı hayal eder. Sonra da darbe yapıp devletin başına geçmeyi ister. Keza, Mülkiye’nin Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun olanların çoğu, bir gün Dışişleri Bakanı olmayı arzular. Türkiye aslında Michel Foucault’nun iktidar teorisi açısından mükemmel bir laboratuar. İktidar deyince de zaten herkesin aklına öncelikle siyasi iktidar geliyor. İktidarperver ve siyasetsever insanlardan oluşmuş bu toplum. Gerçi Ece Ayhan, bu cemaati ‘’Kötülük Toplumu’’ olarak nitelemişti. Tezer Özlü Kıral daha açık yazmıştı: “Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi’’.
Oysa ki her birey, esas olarak kendi mesleği, kendi uzmanlık alanı ile uğraşsa, amatör politikacılığa soyunmasa çok daha renkli ve neşeli olurdu bu toplum.
Tabi ki ‘’Siyasetle uğraşmayın’’ mesajı çıkmasın bu yazdıklarımdan. Her yurttaş görüş belirterek, siyasi toplantılara katılarak, oy vererek, grev ya da boykot yaparak, çeşitli siyasi eylemlerde bulunarak politika alanında kendini göstermeli. Ama siyasetin dışında temel bir uğraşı olmalı herkesin. Ve esas politik tutumunu o alanda göstermeli.
Meclis albümüne bakın. Çoğunluk mesleksiz, az tahsilli insanlar. Hayatta bir sapa kulp olamayanların önemli bir kısmı milletvekili maaşı alıyor.
* * *
Kandıralı Turan Güneş, (1921-1982), hukuk profesörüydü, milletvekiliydi, bakan da oldu. 60’lı yıllarda bir seçim gezisi sırasında, Anadolu’nun ücra bir kasabasında CHP İlçe teşkilatına uğramış.
– Efendim, çay mı içersiniz kahve mi?
– Sade bir kahve alayım lütfen.
Teşkilattakiler biraz sıkıntılı. Çünkü kahve ocağında bir tek fincan var, onun da kulpu kırık. Özür dileyerek söylemişler Turhan beye. O gayet sakin:
– Dert etmeyin canım, gönderin o fincanı bizim Genel Merkeze, onlar bir kulp takar!
![]()
* * *
Geçen hafta Paris’te yakın bir arkadaşımın sürpriz yaş günü partisine katıldım. Çok güzel bir toplantı oldu. Türkiye’den, Almanya’dan, İngiltere’den akademisyenler, yazarlar, tanıdık şahıslar bir araya geldik. Konusunun uzmanı bir sosyologla, medya şebeği bir tarih profesörü hakkında ayaküstü sohbetten bir kesit:
– Bu adamın bu kadar popüler olması benim kafamı karıştırıyor.
– E bu senin alanın. Kalabalıkların pardon sürünün sosyolojisinden gidebilirsin.
– Yine de ilginç bir vaka. Gençler de adamı çok izliyor.
– İzlenmesi gerekenler hapiste ya da sürgünde. Abdurrahman Çelebi durumu olabilir mi?
Bu arada bir iktisat profesörü katıldı sohbete.
– Esas bir de papyonlu bir jeolog var, kankası. Vallahi bana kalırsa tarihçi onun yanında solcu bile kalır!
Tesadüf bu kadar olur. 3 gün sonra Selanik’te eski balet, yeni saz sanatçısı ve dizi oyuncusu, dünyanın en gırgır insanlarından biri olan arkadaşım sanki bizim Paris muhabbetimizi biliyormuş gibi dedi ki:
– Bu tarihçi bozuntusu memlekette popçulardan daha meşhur! Nasıl izah ederiz bu durumu?
– Şan şöhret, ün, prestij biliyorsun iktidarla bağlantılı bir kavram, bir konum. Her konuda fikir beyan edip her konuda iktidarı onaylarsan sen de meşhur olursun.
* * *
Robot elektrik süpürgeleri çıktı. Kuruyorsun, bütün evi tek başına temizliyor. Yalnız geçen gün robot süpürge evden kaçmış! Üç gün sonra iki yüz metre uzaktaki bir apartman dairesinde uzun saplı bir süpürgenin yanında yakalanmış!
* * *
Devlet, bazı sanıklara ‘’Yurtdışına çıkma yasağı’’ koyuyor. ‘’Sen bu ülkede yaşamaya müstahaksın!’’ demek bu. Cezaya bak, ülkeyi anla.
Bu nedenle olsa gerek, kaçan kaçana. Vize alamayan Meriç’ten Ege’den geçerek, hayatta kalabilirse, kurtuluyor. Sıla hasreti mi?
Her birimizin hakiki anavatanı çocukluğudur. Üstelik ekmeğini nerede kazanıyorsan orası senin vatanındır. Hiçbir yer Silivri kadar meşum olamaz.
(*) Roland Dumas, Fransa eski Dışişleri Bakanı (1988-1993)
(SON/RD).








