Tüketim kültürü, bizi adeta bir vitrine hapseden gizli bir akıntı gibi. Kimlikler, markaların parlak logolarıyla, alışveriş sepetlerindeki ürünlerle ya da şık yaşam tarzlarıyla örülüyor; özgürlük, hangi indirimi seçeceğine karar vermekle sınırlı bir oyun haline geliyor. Bir solcu, belki ikinci el bir kıyafetle sisteme baş kaldırmaya çalışıyor, ama bu çaba bile o büyük tüketim makinesinin bir parçası oluyor…
*
Sosyal çöp mü; yeni insanın tohumu mu?
Promptlar ve metin : A. Haluk Ünal
Redaksiyon : Grok
Giriş: Kapitalizmin Gölgesinde Bir Uyanış
Uzun bir yarım asır, kapitalizmin ekonomizm ve indirgemecilikle örülü gölgesinde geçti; ama şimdi, bu zihniyetle yüzleşmeye başlamak, sanki uzun bir yalnızlıktan sıyrılmak gibi bir ferahlık veriyor. Yeni bir bakış açısı filizleniyor; sorgulayan, bilimsel kuşkuculuğu kucaklayan bir yaklaşım, öğrenme yolculuğumuzu daha tatlı, daha anlamlı kılıyor. Bu değişim, yeni tartışmalar, okumalar ve derin sorgulamalar getirmekle kalmıyor, bireyin kapitalizm altındaki psikolojik, cinsel, sosyal ve kültürel dönüşümünü de bir analiz nesnesinden öte, keşfedilmeyi bekleyen bir hazineye çeviriyor.
Özellikle biz “solcular” için bu yüzleşme, yıllardır taşıdığımız inançların sarsıldığı bir eşik. Kapitalizm, toplumları ve bireyleri adeta bir hamur gibi yoğururken, bizler bu şekillendirmeden ne kadar uzak kalabiliyoruz. Kendi ellerimizle kurduğumuz sosyal alanlar, politik merkezler, modernizmin soğuk gerçekliğinden gerçekten sıyrılabiliyor mu. Toplumsal çürüme, bu alanları ne kadar kemiriyor. İnsanlık, yabancılaşma ve çöküşün bir sarmalına sürüklenirken, elimizde etik ve kültürel bir kalkan var mı. Peki, bu kalkanı inşa edecek araçlar, modeller bulabildik mi. Karl Marx’ın 1844 Elyazmaları’nda dediği gibi, “İnsan, kendi emeğinden, yaşamından, özünden koparılmış durumda.” Türkiye’de 1980 sonrası özelleştirmeler ve tüketim çılgınlığı, bu kopuşu hızlandırdı; mesela bir sosyal medya influencer’ı, “otantik” bir hayat sunarken, farkında olmadan kapitalizmin vitrinine dönüşüyor. Herbert Marcuse’nin Tek Boyutlu İnsan’daki “özgürlük yanılsaması” tam da bunu anlatıyor: Bize özgürlük vaat ediliyor, ama bu özgürlük sistemin dar çerçevesinde sıkışıp kalıyor.
Gezi Parkı protestoları (2013), bu illüzyona karşı bir nefes oldu. Taksim’de insanlar, tüketim kimliklerinden sıyrılarak ortak bir amaç etrafında buluştu; dayanışma alanları, kapitalizmin soğukluğuna karşı sıcak bir direnç yarattı. Peki, bu anlar bize neyi fısıldadı
Belki bu sorgulamalar, içimizde bir yerlere dokunmuştur;
Gezi Parkı’nda kurulan dayanışma, kapitalizmin gölgesinden sıyrılma arayışınızı nasıl etkiledi O günler size ne hissettirdi?
19 Mart 2025 isyanı, bu uyanışı nasıl bir yöne taşıdı Belki bu hareket, sizin için bir umut ya da soru işareti oldu, ne dersiniz?
Türkiye’de neoliberal politikaların günlük hayatımıza sızması, kimliğinizi nasıl şekillendirdi Belki bu etkilere karşı bir adım atmayı düşünüyorsunuzdur, ne olabilir?
Kapitalizmin Ağları
Tüketim Kültürü
Tüketim kültürü, bizi adeta bir vitrine hapseden gizli bir akıntı gibi. Kimlikler, markaların parlak logolarıyla, alışveriş sepetlerindeki ürünlerle ya da şık yaşam tarzlarıyla örülüyor; özgürlük, hangi indirimi seçeceğine karar vermekle sınırlı bir oyun haline geliyor. Bir solcu, belki ikinci el bir kıyafetle sisteme baş kaldırmaya çalışıyor, ama bu çaba bile o büyük tüketim makinesinin bir parçası oluyor. Türkiye’de 2000’lerden beri alışveriş merkezleri (AVM’ler) her sokağı kapladı; insanlar burada hem alışveriş yapıyor hem de kimliklerini sergiliyor. Gezi Parkı protestoları (2013) ise bu akıntıya karşı bir duruş sergiledi; Taksim’de kurulan dayanışma alanlarında, Starbucks bardakları bir kenara bırakılıp ekmek paylaşıldı. Zygmunt Bauman’ın “akışkan modernite”si, bu durumu çok güzel özetler: Her şey o kadar hızlı değişiyor ki, geçmiş unutulup anlık bir tüketim rüzgârına kapılıyoruz. 2010’larda “sürdürülebilir moda” gibi trendler etik bir umut vaat etse de, H&M’nin “yeşil” koleksiyonları sadece yeni bir pazarlama tuzağı çıktı. 19 Mart 2025 isyanında ise sokaklar, bu tuzaktan kurtulma çığlığına dönüştü; insanlar AVM’lerin camlarını değil, kendi zamanlarını geri almaya koştu. Bu direnç, kimliklerimizi tüketimden arındırmanın bir yolu mu, yoksa yine sistemin bir oyunu mu, diye düşünmeden edemiyor insan.
Belki bu hikayeler, aklınızda bir yer bulmuştur;
Gezi Parkı’nda tüketim alanlarına karşı kurulan dayanışma, sizin alışveriş alışkanlıklarınıza nasıl bir ayna tuttu O anlar size ne hissettirdi?
19 Mart 2025 isyanında sokakların tüketim tuzağına karşı yükselişi, kimliğinizi yeniden düşünmenize yol açtı mı Sizin için bu neyi değiştirdi?
Türkiye’de AVM’lerin hayatımıza sızması, günlük seçimlerinizi nasıl etkiledi Belki bu döngüden çıkmak için bir fikir aklınıza geliyor, ne olabilir?
Rekabet ve Performans Kültürü
Rekabet ve performans kültürü, hayatı bir yarış pistine çevirmiş gibi. İş yerinde, sosyal medyada, hatta kişisel hedeflerde hep “daha iyisi” peşinde koşuyoruz; durup nefes almak bile zor geliyor. Bir solcu devrimci bir ideale, bir başkası kariyer basamaklarına tutunmaya çalışırken, ikisi de bu yarışın gölgesinde birbirinden uzaklaşıyor. Max Weber’in “Protestan ahlakı ve kapitalizmin ruhu” teorisi, Türkiye’de plaza çalışanlarının durmaksızın üretme baskısını çok iyi anlatıyor. 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrası kamu sektöründeki “performans odaklı” işten çıkarmalar, insanları işlerini ve toplumsal statülerini koruma mücadelesine soktu; bu, güveni derinden sarstı. Gezi Parkı protestoları (2013) ise bu koşturmacaya bir mola verdi; forumlar ve sokak dayanışmaları, “ben”den “biz”e dönmeyi hatırlattı. 19 Mart 2025 isyanında da bu baskıya karşı bir duruş yükseldi; protestocular, performans hırsından sıyrılarak kolektif bir zaman yarattı. Bu yarışın içinde kendimizi nerede buluyoruz, diye sormadan edemiyor insan.
Belki bu anlar, içinizde bir yankı uyandırmıştır;
15 Temmuz sonrası işten çıkarmalar, rekabet kültürünün hayatımıza nasıl bir gölge düşürdüğünü hissettirdi mi Sizin için bu neyi değiştirdi ?
19 Mart 2025 isyanında sokakların performans baskısına karşı duruşu, içinizde bir rahatlama ya da umut yarattı mı Bu hareketi nasıl yaşadınız?
Türkiye’de plaza kültürü ve sosyal medyanın “başarı” dayatması, ruhunuzu nasıl etkiliyor Belki bu yükten kurtulmak için bir adım hayal ediyorsunuzdur, ne olabilir?
Bireycilik ve Atomizasyon
Bireycilik ve atomizasyon, sanki toplumun ipliklerini tek tek çözüp bizi birbirimizden ayırıyor. Eskiden mahallede komşu sofraları şenlenir, dayanışma bir yaşam biçimiydi; şimdi ise herkes kendi derdinde, “önce kendim ayakta durayım” diye düşünür olmuş. Robert Putnam’ın Bowling Alone’da anlattığı toplumsal sermaye erozyonu, Türkiye’de 1980 sonrası kentleşmeyle mahalle kültürünün solup gitmesinde kendini gösteriyor. Gezi Parkı protestoları (2013), bu yalnızlığa bir dur dedi; çadırlar, ortak mutfaklar ve forumlar, insanları yeniden bir araya getirdi, sıcak bir topluluk hissi yarattı. 15 Temmuz 2016 sonrası kutuplaşma ise bu bağları zedeledi; şüphe ve ayrılık hakim oldu. Ama 19 Mart 2025 isyanı, bu kopukluğa karşı bir umut ışığı yaktı; sokaklarda kurulan dayanışma ağları, bireysel hayatta kalma derdinden sıyrılarak “biz”i yeniden inşa etti. Birlikte durmak, belki de en büyük gücümüz olabilir, ne dersiniz
Belki bu anlar, çevrenize bir ayna tutmuştur;
Gezi Parkı’nda kurulan dayanışma alanları, yalnızlık hissini kırmaya nasıl bir yol açtı O günler size ne hissettirdi?
19 Mart 2025 isyanında sokakların yeniden bir araya getirdiği bağlar, sizin çevrenizde nasıl bir yankı buldu Bu hareket size neyi düşündürdü?
Türkiye’de kentleşme ve bireycilik, günlük ilişkilerinizi nasıl etkiledi Belki bu erozyona karşı bir adım atmayı hayal ediyorsunuzdur, ne önerirsiniz?
Zamansal Baskı
Zamansal baskı, hayatı bir “yapılacaklar listesi”ne zincirliyor; sevdiklerimizle bir anı yaşamak, durup nefes almak bile lüks gibi geliyor. Hartmut Rosa’nın “sosyal hızlanma” kavramı, Türkiye’de plaza çalışanlarının 7/24 e-posta kontrol etme zorunluluğunu çok iyi anlatıyor; zaman elimizden kayıp gidiyor. 19 Mart 2025 isyanında protestocular, bu baskıya karşı bir duruş sergiledi; sokaklarda geçirilen kolektif anlar, bireysel üretkenlik hırsından sıyrılıp bir arada olmayı hatırlattı. Gezi Parkı protestoları (2013) da benzer bir etki yarattı; Taksim’deki forumlar, insanları “verimlilik” döngüsünden çıkarıp birbirine dokunan bir zaman yarattı. 15 Temmuz 2016 sonrası belirsizlik ise bu baskıyı artırdı; insanlar hem iş hem hayat için sürekli koşturdu. Zamanı yeniden ele almak, belki de en büyük isyanlardan biri olabilir, ne düşünüyorsunuz?
Belki bu anlar, zaman algınızı sorgulatmıştır;
19 Mart 2025 isyanında sokakların sunduğu kolektif zaman, içinizde bir huzur ya da direnç hissi uyandırdı mı Siz bu anları nasıl yaşadınız?
Gezi Parkı’nda geçirilen zaman, “verimlilik” baskısından kurtulma isteğinizi nasıl etkiledi Belki o günler size farklı bir bakış açısı kazandırdı, ne hissediyorsunuz?
Türkiye’de plaza kültürü ve sosyal medyanın dayattığı hız, günlük hayatınızı nasıl zorluyor Belki bu baskıya karşı bir mola vermeyi hayal ediyorsunuzdur, ne yapabilirsiniz?
Psikolojik ve Sosyal Sonuçlar
Yabancılaşma
Yabancılaşma, insanı kendi emeğinden, çevresinden ve kendinden sessizce koparan bir gölge gibi. Marx’a göre, iş bir anlam kaynağı olmaktan çıkıp sadece hayatta kalmak için bir araç haline geliyor; Türkiye’de taşeron işçilerin durumu buna çarpıcı bir örnek. Soma maden faciası (2014), bu kopuşu trajik bir şekilde gözler önüne serdi; işçiler, kendi emeklerinin ürününü göremeden hayatlarını kaybetti. Gezi Parkı protestoları (2013), bu yabancılaşmaya karşı bir direnç yarattı; insanlar sokaklarda bir araya gelerek emeğine ve topluma yeniden sahip çıkmaya çalıştı. 19 Mart 2025 isyanında ise bu duyguya karşı güçlü bir ses yükseldi; protestocular, sistemin insanı makineye çeviren çarklarına karşı insanlığını hatırlattı. 15 Temmuz 2016 sonrası güvencesizlik ise bu kopukluğu derinleştirdi. Kendi emeğimize yabancılaşmadan sıyrılmak mümkün mü, diye sormadan edemiyor insan.
Belki bu hikayeler, içinizde bir yerlere dokunmuştur;
Soma faciası, emeğin ne kadar değersizleştirildiğini nasıl hissettirdi Bu olay sizde hangi düşünceleri uyandırdı?
19 Mart 2025 isyanında sokakların yabancılaşmaya karşı duruşu, size umut mu verdi, yoksa başka bir soru mu getirdi?
Kendi işinizde ya da günlük hayatınızda yabancılaşma hissettiğiniz anlar oldu mu Türkiye’deki bu olaylar bu hissi nasıl etkiledi, ne hissediyorsunuz?
Anksiyete ve Tükenmişlik
Anksiyete ve tükenmişlik, modern hayatın gölgesinde peşimizi bırakmayan bir yük gibi. Sürekli rekabet, performans baskısı ve belirsiz bir gelecek, ruhumuzu yoruyor; Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda dediği gibi, kendi kendimizi sömürmeye başlıyoruz. Türkiye’de plaza çalışanlarının tükenmişlik sendromu, bu yorgunluğun bir yüzü. 15 Temmuz 2016 sonrası işten çıkarmalar ve güvencesizlik, bu anksiyeteyi artırdı; insanlar hem işlerini hem geleceğini kaybetme korkusuyla boğuştu. Gezi Parkı protestoları (2013) ise bu yükü hafifleten bir mola oldu; sokaklarda geçirilen zaman, bireyleri bir an olsun bu baskıdan kurtardı. 19 Mart 2025 isyanında da benzer bir rahatlama hissedildi; protestocular, kolektif bir enerjiyle tükenmişlikten sıyrılmaya çalıştı. Bu yükten kurtulmak, hepimizin ortak hayali olabilir mi, ne dersiniz
Belki bu anlar, ruhunuzda bir iz bırakmıştır;
15 Temmuz sonrası güvencesizlik, içinizde bir anksiyete ya da yorgunluk yarattı mı Bu süreçte neler hissettiniz?
19 Mart 2025 isyanında sokakların sunduğu dayanışma, tükenmişlik hissine bir çare oldu mu Sizin için bu neyi ifade etti?
Türkiye’de sosyal medyanın “mükemmel hayat” dayatması, sizin ya da çevrenizin ruhsal sağlığını nasıl etkiledi Belki bir mola vermeyi düşünüyorsunuzdur, ne yapabilirsiniz?
Kimlik Krizi
Kimlik krizi, sanki bir labirentte kaybolmuş gibi hissettiriyor; kim olduğumuzu anlamaya çalışırken tüketim, iş ya da sosyal medya bize hazır cevaplar sunuyor. Jean Baudrillard’ın Tüketim Toplumu’nda dediği gibi, bu nesneler anlam vaat etse de çoğu zaman boşluk bırakıyor. Türkiye’de “markalı yaşam” trendi, insanları gösterişli bir kimlik peşinde koşturuyor; mesela bir vegan, etik bir duruş sergilerken vegan ürünlerin endüstriyel tuzağına düşebiliyor. Gezi Parkı protestoları (2013), bu hazır kimliklerden sıyrılma arayışını ateşledi; Taksim’de insanlar ortak bir amaç etrafında bir araya gelerek otantik bir bağ kurdu. 19 Mart 2025 isyanında bu arayış daha da güçlendi; sokaklar, tüketim dışı bir kimlik inşa etme çabasını yansıttı. 15 Temmuz 2016 sonrası kutuplaşma ise bu krizi derinleştirdi; insanlar aidiyet ararken bölündü. Kendi kimliğimizi nasıl bulacağız, diye düşünmeden edemiyor insan.
Belki bu yolculuk, size bir şeyler hissettirmiştir;
Gezi Parkı’nda ortak bir kimlik arayışı, tüketim dayatmasına karşı nasıl bir çıkış sundu Belki o günler size bir ilham verdi, ne düşünüyorsunuz?
19 Mart 2025 isyanında sokakların sunduğu kimlik arayışı, içinizde nasıl bir yankı buldu Bu hareket size neyi hatırlattı?
Türkiye’de sosyal medya ve tüketim kültürünün kimlik üzerindeki etkisi, sizin hayatınızı nasıl şekillendirdi Belki kendi yolunuzu çizme fikri aklınıza geliyor, ne dersiniz?
Dayanışma Erozyonu
Dayanışma erozyonu, toplumsal bağların birer birer çözülmesi gibi; Pierre Bourdieu’nün “sosyal sermaye” kavramı, Türkiye’de 1980 sonrası kentleşmeyle bu bağların zayıfladığını çok iyi anlatıyor. Eskiden akraba ziyaretleri, komşu sohbetleri hayatın bir parçasıyken, şimdi herkes kendi derdine düşmüş. Gezi Parkı protestoları (2013) bu erozyona karşı bir duruş sergiledi; çadırlar ve ortak mutfaklar, insanları yeniden bir araya getirdi. 15 Temmuz 2016 sonrası kutuplaşma ise bu bağları zedeledi; şüphe ve ayrılık hakim oldu. Ama 19 Mart 2025 isyanı, bu kopukluğa karşı bir umut oldu; sokaklarda kurulan dayanışma ağları, bireysel çıkarların ötesine geçti. Birlikte durmak, belki de en büyük gücümüz olabilir, ne düşünüyorsunuz
Belki bu anlar, çevrenize bir ayna tutmuştur ;
Gezi Parkı ve 19 Mart 2025 isyanı, dayanışmayı yeniden canlandırma çabasını nasıl hissettirdi Belki size bir umut ya da yeni bir fikir verdi, ne hissediyorsunuz?
15 Temmuz sonrası kutuplaşma, sizin çevrenizdeki ilişkileri nasıl değiştirdi Bu süreçte neler gözlemlediniz?
Türkiye’de dayanışmayı yeniden inşa etmek için ne yapabiliriz Belki küçük bir adım atmayı hayal ediyorsunuzdur, ne önerirsiniz?
Sonuç: Sosyal Çöp mü, Yeni İnsanın Tohumu mu?
Kapitalizm, bizi tüketici, rekabetçi ve yalnız bir gölgeye dönüştürmeye çalışıyor; solcu, sağcı, dindar fark etmiyor, hepimiz bu çarkın içinde bir yer bulmaya çabalıyoruz. Peki, bu hepimizi birer “sosyal çöp”e mi çeviriyor, yoksa bu karmaşanın içinde yeni bir insan, yeni bir toplumun tohumları mı gizli.
Bu soru, bireysel bir hayalle sınırlı değil; kolektif bir irade, dayanışmayı yeniden yeşertecek bir çaba ve amaca uygun araçlar gerektiriyor.
19 Mart 2025 isyanı, insanların kolektif bir hayalle bir araya gelebileceğini gösterdi. Gezi Parkı (2013) ve 15 Temmuz sonrası zorluklar arasında, bu tohumlar filizlenmeye çalıştı. Belki de o sokaklarda, yeni bir insanın izlerini bulabiliriz, yeter ki bu toprağı birlikte işleyelim.
Belki bu yolculuk, bize bir şeyler düşündürmüştür;
Gezi Parkı ve 19 Mart 2025 isyanı, “sosyal çöp” olmaktan çıkıp yeni bir insan olma umudunu nasıl yeşertti Belki bu hareketler size bir soru ya da ilham verdi, ne hissediyorsunuz?
15 Temmuz sonrası kutuplaşma, bu umudu nasıl zorladı Sizin için bu süreç neyi değiştirdi?
Türkiye’de Gezi ve 19 Mart gibi hareketlerin mirası, yeni bir toplum hayalini nasıl besleyebilir Belki bu mirası yaşatmak için bir fikir aklınıza geliyor, ne dersiniz?











