A. Halûk Ünal: Solun Özgürlük Vaadi; Psiko-Kültürel Dönüşüm Olmadan Mümkün mü?

Yazarlar

Ego, Freud’un tanımladığı gibi, bireyin benliği; yani kendimizi nasıl gördüğümüz ve dünyayla nasıl ilişki kurduğumuzu anlatan bir kavram. Sağlıklı bir ego, bireyin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi ve başkalarıyla dengeli bir ilişki kurması için gerekli. Ancak egosantrizm, bu dengenin bozulması; kendini dünyanın merkezi sanma, başkalarının ihtiyaçlarını ve bakış açılarını yok sayma hali.

Giriş

Dünya’da ve Türkiye’de Sol/sosyalist organizasyonların, özgürlükçü söylemlerine rağmen merkeziyetçi ve otoriter yapılar üretmesi hem tarihsel hem de sosyolojik bir mesele olageldi. Solun ideolojik iddialarıyla pratikteki işleyişi arasındaki derin çelişki, Solun yenilgileri arkasındaki en önemli sebeplerden biriydi. Kapitalizmin bireyi nesneleştirmekle kalmayıp, hiçleştiren, kendisine yabancılaştıran ve rekabetçi ve narsistik kılan dinamiklerini eleştirirken, aynı sol yapılar bu dinamikleri kendi içimizde sürekli yeniden üretip durduk.

ABD’de “işgal et, nefes alamıyorum” gibi eylemler, Zapatista hareketinin efsaneleşen pratiği ve modeli, hemen arkasından Öcalan paradigmasının Rojava’da vücut bulması, bunun dünyada yarattığı etki ve sorgulamalar kaçınılmaz olarak Türkiye’de de ademi merkeziyetçilik merkezindeki bir tartışmayı güncel kıldı. Belki Kürt siyasi hareketi dışındaki örgütlerde görülen yaklaşım henüz köklü öz eleştirilere dayanmasa da genel bir “mecliscilik” olarak vücut bulduğunu izleyebiliyoruz.

Geçtiğimiz aylarda Öcalan’ın tecrit kapısının biraz aralanmasıyla Dem Parti’nin kendisini yeniden yapılandıracağına dair haberlerin gündeme girmesiyle bu tartışmanın kamusal alanda çok daha yoğun bir biçimde yapılacağını gösteriyor. Duyumlar onu gösteriyor ki, ekim ayında yapılacak kongre, nasıl bir siyasal parti sorusuna verilen yeni yanıtı aydınlığa çıkaracak.

İşte benim bu yazıda peşine düşmek istediğim sorular solun kendisine yeniden kurma noktasında bence ihmal edilen çok önemli bir açıyı gündeme sokma çabası olarak anlaşılmalı. Ne demiştik; “Kapitalizmin bireyi nesneleştirmekle kalmayıp, hiçleştiren, kendisine yabancılaştıran ve rekabetçi, otoriter ve narsistik kılan dinamikleri…”

Soralım; “adem-i merkeziyetçi perspektif, solun ihtiyacı olan değişimi tek başına sağlar mı? Ademi merkeziyetçilik, Son yüzyılda kolonyalist Türk devletinin hem kendi tebaasında hem de kolonileşme getirdiği Kürdistan toplumunda ortaya çıkmış negatif psiko-sosyal, psiko-kültürel biçimlenmeleri dönüştürmek için yeterli midir?

Örneğin, DEM Parti yeniden tasarlanırken adem-i merkeziyetçilik; partinin Türkiye’ye ve dünyaya vaat edeceği gelecek bakımından, onun öncülü ve yaşayan kanıtı olabilecek psiko-sosyal, psiko-kültürel ve anti-kolonyalist ilişkiler ağını kendi habitatında kurmaya yetecek midir?

Bireyci, rekabetçi, narsistik bireyi dönüştürmek için yalnıza içinde yer aldığı siyasal biçim yeterli midir? Bireyin zihniyet değişimi ile, parçası olduğu sosyo-kültürel ağlar arasındaki diyalektik nasıl işler?

Bütün bu sorulardan sonra sevgili psikolog Şahap Erarslan arkadaşım ve grok’tan mülhem kapitalizmin günümüzde bir bireyi nasıl ve ne hale getirdiğine dair biraz düşünelim.

Psiko-Kültürel Dinamikler: Kapitalizmin Bireyi Dönüştüren Çarkları

Sol, kapitalizmin bireyi nesneleştiren, yabancılaştıran, rekabetçi ve narsistik kılan dinamiklerini eleştirirken, bu dinamiklerin kendi içinde nasıl yeniden üretildiğini görmezden geliyor. Peki, bu dinamikler tam olarak nedir?

Kapitalizmin birey üzerinde yarattığı etkiyi anlamak için önce bazı temel psikolojik kavramlara bakalım: Ego, egosantrizm, narsisizm ve narsistik olma. Bu kavramlar, sadece bireyin değil, solun kolektif yapılarının da neden değişime direndiğini anlamamızı sağlayacak.

Ego, Freud’un tanımladığı gibi, bireyin benliği; yani kendimizi nasıl gördüğümüz ve dünyayla nasıl ilişki kurduğumuzu anlatan bir kavram. Sağlıklı bir ego, bireyin kendi ihtiyaçlarını fark etmesi ve başkalarıyla dengeli bir ilişki kurması için gerekli. Ancak egosantrizm, bu dengenin bozulması; kendini dünyanın merkezi sanma, başkalarının ihtiyaçlarını ve bakış açılarını yok sayma hali.

Kapitalizm, egosantrizmi körüklüyor. Mesela, sosyal medyada herkesin “en iyi” hayatını sergilemesi, iş yerinde sürekli kendini kanıtlama baskısı ya da tüketim kültürünün “daha fazlasına sahip ol” dürtüsü, bireyi başkalarına karşı duyarsızlaştırıyor. 

Psikanalist Arno Gruen, kapitalizmin bireyi ‘normalliğin deliliği’ne sürüklediğini, itaat kültürünün empatiyi ve otantik benliği bastırdığını savunur. Solun toplantılarındaki rekabetçi ‘ben de buradayım’ konuşmaları, bu itaat kültürünün yansımasıdır. Benzer şekilde, Donald Winnicott’un ‘gerçek benlik/yalancı benlik’ kavramı, kapitalizmin bireyi sosyal medyada onay arayışıyla ‘yalancı benlik’ geliştirmeye ittiğini gösteriyor.

Solun içinde de bu egosantrik eğilimler kendini gösteriyor: Toplantılarda kimin sesi daha çok çıkıyor? Kim “en haklı” olmaya çalışıyor? Egosantrizm, dayanışma yerine rekabeti besliyor ve solun özgürlükçü ideallerini gölgeliyor. Örneğin bitmek bilmeyen toplantılarımızı hatırlayın. Elli yılda emin oldum ki, bunun nedeni, gündem maddesini derinleştirecek, bu bakışla diğer konuşmalarla ilişkilenecek, fikri takip diyebileceğimiz bir yöntemi bilmiyoruz ve öğrenmek de istemiyoruz. Konuşmacıların büyük çoğunluğu, “ben de buradayım, ben de önemli şeyler biliyorum” konuşmalarıyla toplantıları boğucu ve işlevsiz kılar.

Narsizm, Freud’un bireyin kendine aşırı hayranlık duyması ve empati eksikliği olarak tanımladığı klinik bir durum. Sağlıklı bir dozda narsisizm, kendine güven ve motivasyon için gerekli olabilir; ama patolojik narsisizm, bireyin başkalarını araçsallaştırmasına, sadece kendi ihtiyaçlarını önemsemesine yol açar. Öte yandan, “narsistik olma” daha geniş, kültürel bir mesele.

Christopher Lasch’in Narsizm Kültürü’nde (1979) dediği gibi, kapitalizm bireyleri narsistik eğilimlere itiyor; görünürlük peşinde koşma, sürekli onay arayışı, başkalarını gölgede bırakma arzusu. Mesela, sosyal medyada “beğeni” toplama yarışı, iş yerinde “yıldız çalışan” olma baskısı ya da markaların “kendini özel hisset” sloganları, bu narsistik kültürü besliyor.

Solun içinde de bu eğilim güçlü bir biçimde yaşıyor. Adem-i merkeziyetçi bir modele geçtiğimizde, bu narsistik alışkanlıklar kendiliğinden kaybolacak mı? Yoksa daha derin bir dönüşüm mü gerekiyor?

Kapitalizmin bu psiko-kültürel etkileri, küresel kültür endüstrisi tarafından da pompalanıyor. Theodor Adorno ve Max Horkheimer’ın “kültür endüstrisi” kavramından yola çıkarsak, medya, reklamlar ve popüler kültür, bireyi standartlaştırılmış bir tüketiciye dönüştürüyor. Televizyon dizilerindeki “başarı” hikâyeleri, influencerların lüks yaşam sergileri ya da alışveriş merkezlerinin “sen özelsin” mesajları, bireyi sürekli daha fazla tüketmeye ve kendini başkalarına ispatlamaya itiyor. Bu kültür, dayanışma yerine bireyciliği, empati yerine rekabeti yüceltiyor.

Solun içinde de bu kültürün çok güçlü yansımalarını görüyoruz. Erich Fromm’un Özgürlükten Kaçış ’ta (1941) dediği gibi, kapitalizm bireyi özgürleştirmez; onu otoriteye ve tüketime bağımlı hale getiriyor. Sol, bu bağımlılığı kırmadan nasıl özgürlükçü bir gelecek inşa edebilir?

Lider Kültünden Komünalizme

Özellikle Ortadoğu toplumlarında “Ata Mirasına” iyi bakmak gerek. İnsanlık, eşitlikçi doğal toplumlardan hiyerarşik devletli toplumlara geçerken, lider olgusu ortaya çıktı ve merkezi bir yer kazandı. Bu geçiş, özellikle doğu toplumlarında babaerkil gelenekle birleşti ve lider kültünü bir ata mirası gibi kökleştirdi.

Türkiye’de bizler, yalnızca “içimizdeki erkeği değil, babayı, atayı öldüremeyen” bireyleriz; babalarımız, otoriteleriyle hem ailede hem toplumda hiyerarşiyi şekillendirdi. Annelerimiz ise bu babaerkil düzenin gölgesinde öyle ezildi ki, çoğumuzun içinde “ölü bir anne” taşıyoruz – empati, şefkat ve dayanışmayı temsil eden bir ses, susturulmuş halde. Psikanalist André Green’in ‘ölü anne kompleksi’, bu duygusal yokluğun bireyde empatiyi zedelediğini gösteriyor. Buna karşılık, Donald Winnicott’un ‘yeterince iyi anne’ kavramı, mükemmel olmayan ama dayanışmacı bir topluluk kültürünün mümkün olduğunu hatırlatır. Kapitalizm, bu babaerkil lider kültünü kültür endüstrisiyle (televizyon dizileri, “güçlü lider” imajları) güçlendiriyor.

Sol, bu dinamikten muaf mı? Ne yazık ki hayır. Reel sosyalizmin 200 yıllık tarihi, lider kültünü (Lenin’den Mao’ya) yeniden üretti; Türkiye’de de sol hareketlerde karizmatik liderler ve hiyerarşik yapılar hiç eksik olmadı. Toplumun isyankar gençleri olarak, babalarımıza isyan ettik ama hızla yerine muhalif bir rol model “baba” ikame ederek, sol harekete katıldık.

Tartışmalarda erkek seslerin baskınlığı, kadınların ya da azınlıkların susturulması, ‘içimizdeki Baba’nın eseri. Fromm’un dediği gibi, birey özgürlükten kaçarak otoriteye sığınıyor. Bu, narsistik ve rekabetçi bir zihniyetle birleştiğinde, solun özgürlükçü ideallerini gölgeliyor.

Yazıyı baştaki soruya dönerek bitirebiliriz; Sol, içimizdeki “atayı/babayı” öldürüp, eşitlikçi, dayanışmacı, çoğulcu bir zihniyete geçerek kendisini psiko-kültürel değişim ağları olarak yeniden kurabilir mi, yoksa devletli toplumların bize aşıladığı, kapitalizmin taçlandırdığı otorite arzusuna mahkûm mu kalacağız?

İlginizi Çekebilir

Mecit Zapsu: Kalemin rengi değişmeli artık…
Polis karnına tekme atmıştı: Bebeğim doğmadan devlet şiddetiyle karşılaştı

Öne Çıkanlar