Geçtiğimiz günlerde burada, “Solun Özgürlük Vaadi: Psiko-Kültürel Dönüşüm Olmadan Mümkün mü?” sorusuna yanıt aramaya çalışmış, solun özgürlükçü iddialarıyla otoriter pratikleri arasındaki çelişkiyi masaya yatırmıştım. Kapitalizmin bireyi nesneleştiren, narsisistik ve rekabetçi kılan çarklarına karşı, psiko-kültürel bir dönüşüm olmadan özgürlüğe yürümenin mümkün olmadığını savunmuştum. Şimdi, bu yazıda o soruyu derinleştirmeye, “Peki, bu dönüşümü nasıl sağlayacağız?” sorusuna yanıt aramaya çalışacağım.
Not düşmeden geçmeyeyim; bu tartışmanın henüz başındayız. Ne ben ne de bir başkası, bu soruya tek başına yanıt verebilir; kolektif bir çaba, somuttan soyuta, soyuttan somuta bir yolculuk gerekiyor. 50 yıllık pratiğim, sosyalist mücadelenin hem coşkusunu hem de tökezlemelerini görmüş bir kuşağın izlenimlerinden süzülüyor. Bu yazı, o izlenimlerle, düşünce ile varlık arasındaki kadim gerilimi yeniden düşünerek, bireyin ve toplumun komünalist dönüşümüne bir yol haritası için tartışmayı kışkırtmaya çalışacak.
Düşünce ve Varlık
Düşünce ile varlık arasındaki gerilim, insanlık tarihinin en eski ve en karmaşık tartışmalarından biri. Platon’un erdeme çağıran ruhundan, dinlerin itaati kutsal kılan müminine; Lenin’in disiplinli devrimci militanından Fromm’un özgürleşmiş yaratıcı benliğine, birey hep yeniden inşa edilmeye çalışıldı. Antik Yunan’da Demokritos ve Epikuros, varlığın düşünceye önceliğini savunurken, kilise ve eril devlet, Tanrı’dan türeyen bilincin her şeyi belirlediğini dayattı. Marx ve Engels, bu tartışmaya “varlık bilinci belirler, bilinç maddeyi etkiler” diyerek katıldı ve Marksist gelenek, bu çizgiyi benimsedi.
Ama bu tarihsel tartışma, bireyin trajedisini çözemedi. Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sındaki Raskolnikov’u düşünün: Tanrı korkusuyla dolu, vicdanının baskısı altında, ama günahından kaçamayan bir ruh. Ben buna “Raskolnikof Sendromu” diyorum. Kendi kuşağım (47/57) bu sendromu iyi bilir. Karşımıza geçip “ben, ben, ben” diye kibir kusan, hatalarımızı “sen, sen, sen; dönüş, dönüş, dönüş” diye aşağılayan babaların/şeflerin çocuklarıyız. Personalarımız “mükemmel,” ruhlarımız “günahkardır.”
Dönüşemediysen, kabahat senin! deyip, işin içinden sıyrılacaklarını sandılar. Sonuç? Eril, demokrasiden nasibini almamış, otoriter bir kültürün hem kurbanları hem de yeniden üreticileri olduk.
Bu otoriter zihniyet, sosyalist geleneğin içinde de kök saldı. Modern psikoloji endüstrisinin “bireyi dönüştürme” sorumluluğunu tamamen bireye yıkan yaklaşımıyla, bu zihniyet arasında çarpıcı bir benzerliği gözden kaçırmamanızı öneririm. Bireyin ve toplumun komünalist dönüşümünü konuşurken, bu hasarlı mirası yok sayamayız. Peki, bu mirası nasıl aşacağız? Düşünce ile varlık arasındaki gerilim, bize bir çıkış yolu gösterebilir mi?
Düşünce-Varlık Diyalektiğinden Yeni Bir Paradigmaya
Düşünce mi maddeyi, madde mi düşünceyi belirler? Bu kadim ikilik, binlerce yıl kütüphaneleri doldurdu, ama çıkışsız tartışmalarla da bizi yordu. Artık, bilim ve felsefe, bu ikiliği aşan yeni bir ufuk sunuyor: Kuantum felsefesi, madde ve düşüncenin birbirini tamamlayan, karşılıklı etkileşim halindeki bir hareket olduğunu gösteriyor. Eğer bireyin psiko-kültürel dönüşümünü konuşacaksak, bu yeni paradigmayı anlamadan, komünalist bir geleceği tahayyül etmek mümkün değil? Şimdi, bu bilimsel devrimi sosyolojik bir çerçeveye oturtarak, dönüşümün nasıl gerçekleşebileceğini sorgulayalım.
Kuantum mekaniği, gözlemcinin fiziksel gerçekliği etkilediğini göstererek, madde ile düşünce arasındaki sınırları bulanıklaştırdı. Niels Bohr’un ‘tamamlayıcılık ilkesi,’ bu ikisinin birbirini dışlayan değil, tamamlayan fenomenler olduğunu söylüyor. Sosyolojide bu, birey ile toplum arasındaki diyalektik ilişkiyle tercümesini buluyor.
Anthony Giddens’ın yapılaşma (structuration) teorisi, toplumsal yapılar (kapitalist ekonomi, hiyerarşik kurumlar) bireyin bilincini şekillendirirken, bireyin eylemlerinin de bu yapıları dönüştürebileceğini savunuyor. Örneğin, Rojava’da meclis modeli, bireylerin kolektif eylemleriyle otoriter varlıkları yeniden yapılandırarak, bu diyalektik ilişkiyi somutlaştırmanın araçları olabilir.
Kapitalizmin bireyi narsisistik ve rekabetçi kılan çarkları, bu diyalektiğin karanlık yüzü. Sosyal medya, tüketim kültürü, “sen özelsin” sloganları, bireyin bilincini şekillendiriyor, ama birey de bu yapıları yeniden üretiyor. Peki, bu döngüyü nasıl kıracağız? Komünalist bir dönüşüm, bireyin bilincini ‘özgürlükçü bir habitusa’ (Bourdieu) çevirmekle mümkün olabilir. Örneğin, DEM Parti’nin adem-i merkeziyetçi yeniden yapılanması, bireylerin kolektif pratiklerle otoriter zihniyeti aşmasını sağlayabilir mi?
Eğer sosyalizmin bilimsel olması gerektiğini iddia ediyorsak, bilimdeki bu devrimsel değişimi göz ardı edemeyiz. Kuantum felsefesinin sunduğu birleşik, ilişkisel paradigma, birey ve toplumun dönüşümünü yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Politik yaşantılarımızı artık, bilim insanı gibi düşünmenin ve mücadele emekçisi gibi eylemenin bütünlüğünde aramalıyız.
Sonuç: Yeni Bir Yol Haritası
Bireyin psiko-kültürel dönüşümü, düşünce ile varlık arasındaki kadim gerilimin yeni bir yorumunu gerektiriyor. Kuantum felsefesinin sunduğu tamamlayıcılık, bize birey ve toplumun karşılıklı dönüşümünü mümkün kılan bir ufuk açıyor. Ancak bu ufuk, somut pratikler olmadan bir hayalden ibaret kalır. Rojava’daki komünler, meclisler, yerel kooperatifler, kadınların öncülük ettiği dayanışmacı hareketler, bu dönüşümün ipuçlarını sunuyor. ‘Raskolnikof Sendromu’nu, yani otoriter babaların gölgesini aşmak için, bireyin bilincini kolektif eylemlerle yeniden inşa etmeliyiz. Bu ne sadece bireyin ne de sadece toplumun dönüşümü; ikisinin birleşik, diyalektik dansıdır. Somuttan soyuta, soyuttan somuta bir yolculukla, bu dansı hep birlikte öğrenmeliyiz.










