
Önce bu yazıya ilham veren görseli paylaşarak başlamak istiyorum.
X’de takip ettiğim Kürdistani hesaplardan biri dün (07.08.25) bu görseli paylaştığında çok dikkatimi çekti ve hemen bir kenara arşivledim. Ben grafik tasarımcı değilim ama sinema sanatçısıyım, profesyonel olarak iletişim alanında da bir geçmişim var.
Bence tasarımın arkasında savaşla büyümüş, grafik tasarım ve sanatı alanında kendisini yetiştirmiş yetenekli gençler var. Bu tür çalışmalar karşısında beğendim/beğenmedim, iyi/kötü gibi kolaycı yaklaşımları doğru bulmam. Hem tasarımcısına haksızlık etme ihtimalini güçlendirir, teşvik edici olmaz hem de üzerinde yapılacak bir konuşmanın verimliliğini ortadan kaldırır. Ayrıca, bütün görsel ve yazılı sanat için ilk kural olan “tüketicisini ilk bakışta yakalama yeteneğine sahip” olması benim için yeterli bir başlangıç teşkil ediyor.
Sonra üzerinde düşünmeye başladım. Beni yakalamasının sebeplerini anlamaya çalıştım. Elbette temelde bir sosyalist olarak bu dönem Ortadoğu’nun kalbinde gelişen kadın devrimini onun ilham verdiği özerk yönetimi ilgi alanımın merkezine yerleştirmiş olmamdı. Ama ikinci bir sebep de -güncel dijital trendleri yakından takip etmeye çalışan biri olarak- dijital oyun kültürünün güçlü esintilerini taşıyor olmasıydı.
Bu düşünceler doğrultusunda @Grok yardımıyla interneti genişçe taramaya başladım. Ve biriktirdiğim düşünceleri bir yazı ile paylaşmaya karar verdim.
Yazının akışında ilk alt başlığı Rojava dan gelen görselin bende yarattığı algıyı sesi düşüncelerime ayırarak başlamak istiyorum.
Direnişin renkleri
Biliyoruz SDG, özgürlükçü bir çizgi olarak kendini Kürt, Arap, Süryani gibi farklı etnik grupların bir araya gelerek IŞİD’e karşı mücadele ettiği, demokratik ve seküler bir Suriye vizyonuyla tanımlar. Bu görselde yer alan “Hêzên Sûriyya Demokratîk” (Suriye Demokratik Güçleri) ve “Kefîlê Ewlehiya û Baweriya” (Güvenlik ve Güvenin Garantisi) ifadeleri, bu fikri temeli yansıtıyor. “Gelê Sûriyê Ne” (Suriye Halkı Hayır Der) sloganı ise, baskıcı rejimlere veya dış müdahalelere karşı bir duruşu simgeliyor.
Özgürlükçü bir perspektif, halkın iradesine vurgu yapıyor; bu bağlamda görsel, SDG’nin kendini halkın savunucusu olarak konumlandırdığını gösteriyor, ki bu çok doğru. Bu durumda sormak gerek, silahlı askerlerin ön planda olması ve savaş teması, özgürlükçü bir ideali barışçıl bir şekilde sunmaktan ziyade, militarist bir tonu çok öne çıkarmış olmuyor mu? Hem de PKK’nin de barışçı, demokratik büyük dönüşüm stratejisiyle yeterli bir uyumu yansıtıyor mu? Elbette bu soruları sorarken nasıl bir ateş çemberi içinde olduklarını katiyen gözden ırak tutmuyorum. Silahlı öz savunma güçlerinin yarattığı caydırıcılığın öneminin de çok farkındayım.
Formu, dokuyu ve tarzı (biçem) incelediğimde ise; görsel, dramatik ve güçlü bir etki yaratmayı hedefliyor. Alevler, duman ve yağmur gibi unsurlar, kaotik bir savaş ortamını vurgularken, askerlerin kararlı duruşu kahramanlık ve direnç algısı yaratıyor. Renk paleti (kırmızı, turuncu, gri tonlar) yoğun bir duygusal tepki uyandırıyor; bu, aciliyet ve mücadele ruhunu pekiştiriyor. Metinlerin büyük, kırmızı ve stilize fontlarla yazılması, dikkat çekiciliği artırıyor ve propagandaya özgü bir görsellik sunuyor. Ancak, dramaturjik açıdan özgürlükçü bir çizgiye daha uyumlu olabilecek semboller (örneğin, barışı veya çok kültürlülüğü temsil eden imgeler) bence eksik. Bunun yerine, cinsiyetsiz, kimliksiz militarist bir yaklaşım hakim kılınmış; bu da SDG’nin özgürlükçü ideolojisini yumuşatıp, daha çok “güç gösterisi”ne odaklanılmış duygusu bırakıyor.
Tekrar edeyim, bunların hiç biri tasarımcıların yetenekleri ve zekalarıyla ilgili değil. Burası tam da antikolonyal, sosyalist sanat tartışmasının kapsamında ve hiç birimizin elinde bir reçete veya şablon yok.
Diğer bölüme geçmeden önce bir not daha düşüp devam edeyim, Estetik kavramının kullanılabileceği hemen her yerde bu kavramdan kaçındığımı fark etmiş olanlarınız vardır. Daha önceki yazılarımda sanat temasının içinde estetik kategorisini kabul etmediğimi “güzelliğin bilimi” anlamına gelen bu kavramı kullanmayacağımı çok kere yazmıştım. Devam edelim.
De kolonyalist bazı dijital tasarım örnekleri
Bu tasarımın müellifleri de dahil hiçbir sanatçıya, tasarımcıya şöyle yapmalısın böyle yapmalısın denemez. Bence en iyi katkı her bir kişinin ne algıladığını paylaşması olur. Elbette bu algılar üstüne çok keyifli sohbetler spekülasyonlar da yapılmalıdır. Başta da yazdığım gibi önce kendi merakımı gidermek için hızla dünyada üretilmiş de-kolonyalist tasarım örneklerine baktım ve bazılarını da bu yazıda paylaşmak için seçtim. İlk ve en eski olanına ilişkin bir analiz yapıp diğer görselleri sizin yorumunuza bırakmak istiyorum.
@Grok, Bu çizimin 1886 tarihli Library of Congress arşivinde olduğunu belirtiyor. “Historical Caricature of the Cherokee Nation.” Çizimi kimin yaptığını bulamadım. Yenilgi sonrası Cherokee halkından bir sanatçı tarafından çizilmiş olma ihtimali çok yüksek.

Bu çizimin bence en çarpıcı yanı, bir Cherokee sanatçısının “Güliver’in Seyahatleri” romanından ilham almış olması. Güliver’in (1726) yazarı Jonathan Swift, İngiltere’nin seçkin okullarında okumuş İrlandalı bir yetim. Babasının ölümü ve annesinin onu amcasına terkedip ailesinin yanına dönmesiyle başlayan travmatik bir hayatı olduğu anlatılıyor. Buraya İrlanda halkının İngiliz koloniciliğinin en kanlı kurbanlarından ve efsanevi bir direnişin öznesi olduğunu da hatırlatıp geçelim.
Bir başka dikkat çekici nokta da şu; Swift, uzun yıllar İngiltere’de önemli bir devlet adamı olan ve yazılarıyla ünlü bir düşünür kabul edilen Sir William Temple’ın asistanlığını yapıyor. Bu arada din adamı oluyor ve yaşamı onu İngiliz egemen sınıfının ana akımlarından, muhafazakar Tory partisinin önemli figürlerinden biri haline getiriyor… Kısaca Swift’i anladık sanırım.
İşte, Cherokee ressamımız, ünlü ‘Güliver’in Seyahatleri’ eseri’nin ‘Lilliputh(cüceler) diyarındaki’ beyaz dev karakterini ters yüz edip, sömürgecilerce elleri kolları bağlanmış Cherokee yurdunun sembolü, Amerikan yerlisi bir dev olarak tasvir ediyor. Böylece sömürge sanatının ilk çarpıcı ifadelerinden birine imzasını atıyor.
Bunu yaparken Swift’in karakterinin “barışçı, diyalog yanlısı” tutumunu da kendi kahramanına atfetmeyi de uygun bulmuş. Devimiz güç kullanmaksızın kaderine teslim olmuş görünüyor. Az ileride ise bir ekip mezar(ını) kazıyor. Cherokee’lerin sömürgeciler tarafından gaspedilen toprakları ve yok edilen halkının yenilgi psikolojisi mi onu böyle bir yoruma itti bilmiyoruz. Ama bildiğimiz gerçek; tarihte sömürgeciler, kolonileştirilmiş toplumların karşı şiddetiyle yenilmeksizin “barışın” gerçekleşmediği; hiçbir sömürgeci’nin açık sömürge haklarını sebebsiz terketmediği; bunu yapmak zorunda kaldığında ise, ‘yeni sömürgeci’ yöntemlerle eski avantajlarını korumak için elinden geleni yaptığı…
Seçtiğim diğer örnekleri de buraya sizin yorumlarınıza emanet ediyorum.













