Bu yazıya ilham veren, https://lekolin.org/ ‘da Kürt Gençliğini Hedef Alan Uyuşturucu, Fuhuş ve Bahis Politikaları- ÖZEL DOSYA başlığıyla yayınlanan haber. Amacım haber metninin ayrıntılarına girmek değil, merak edenler verdiğim linkten zaten okuyacaklar. Ben, bu haberin alt başlığını “açık ve yakın tehlike” biçiminde okuyorum. Üstelik hafızamda, ‘uyuşturucu’nun, örneğin Brezilya’da ‘Brezilya İşçi Partisi’nin kalesi olan gecekondu mahallelerinde, devletin bu silahı nasıl başarılı bir biçimde kullandığı bilgisi de duruyor. Bu ve benzeri sayısız bilgi insana şeytanın avukatlığını da fısıldar, böyle zamanlarda: Türkiye’de de sayısız “kurtarılmış mahalle”de denenen bu silah, PKK’nin kendisini feshetmesiyle geçilen yeni dönemde yeni bir dalgaya dönüşür mü? Silahlı mücadelenin yarattığı atmosfer ortadan kalktığında “devrimci romantizm” atmosferini kültür endüstrisi ve maddeler mi dolduracak? Bu yazı ve paralelinde haberlerden gördüğüm bölgesel kampanya bu ‘açık ve yakın tehlike’ için atılmış bir işaret fişeği mi?
Derinlemesine vakıf olmadığım her konuda yaptığım gibi @Grok’tan bu konuda dünya genelinde, özellikle kolonyal süreçler yaşayan ülkelerin kolonileştirilmiş toplumlarında nasıl bir tablo olduğuna ilişkin bilgilerin Türkçeleştirilmiş bir dökümünü istedim. Bu bilgi yığını konunun vahametini gözümde birkaç kat daha artırdı. Üstelik Türk ve Kürt solunun bu tür konulardaki ahlakçı yaklaşımını düşündüğümde, dayanışma amacıyla bu yazıyı yazmaya karar verdim.
Önüme biriken bilgilere baktığımda görüyorum ki; dünyanın dört bir yanında, yoksul mahallelerin dar sokaklarında, unutulmuş köylerde, kolonileştirilmiş halkların yaşadığı gettoların gölgelerinde aynı zehir dolaşıyor: “uyuşturucu.”
Terimi tırnak içinde kullanmamın nedenini artık kısaca açıklamalıyım çünkü önemli. “Uyuşturucu,” Türkçe’de bu alanda devletin de kullandığı ortak terim. Batı dillerinde bu terime karşılık gelen bir kelime yok. En yaygın kullanılanı da “drug (ilaç)” terimi. Çünkü maddeler nadiren uyuşturur, genellikle uyuşukluk dışında sayısız farklı etki sağlar. Yani, en büyük ortak paydası uyuşturmak değil, dünyadan, bu ‘rezil, tahammül edilemez gerçeklikten kaçıştır’ bana göre. Yani mücadele politikasının adı bile çok önemli. (Buna yeniden döneceğim.)
Tabloya küresel olarak baktığınızda sorunun, devletler, mafyalar ve küresel kültür endüstrisinin el ele verip gençleri umutsuzluğa, çaresizliğe, nihayetinde çürümeye ittiği sinsi bir oyun olduğunu kolayca görüyoruz. Brezilya’nın ‘favela’larından Kolombiya’nın koka tarlalarına, ABD’nin siyah mahallelerinden Meksika’nın kanlı sokaklarına, hep aynı senaryo: Devlet olarak önce gençleri geleceksiz, umutsuz bırak; sonra uyuşturucuyu sal, sonra da “kahraman” gibi sahneye çıkıp, operasyonlarla son darbeyi vur.
Bu çoklu manipülasyon, sadece bedenleri değil, toplulukların direncini, umudunu, kimliğini hedef alan bir model. Emperyal/kolonici zihniyetin geçmişte din aracılığıyla yaptığını, bugün maddelerle güçlendirip, desteklemesinden başka bir şey değil.
Karanlıkta yapay ışıklar, umutsuz hayatın dopamin jeneratörleri
Her sorun gibi bunu da çözmek için doğru sorular sormak, doğru öncelikler belirlemek çok önemli. Göz attığım bütün bilgiler, belgeler, kendi yaşamımdan izlenimler diyor ki, önce ahlakçı gözlüklerini çıkar, ‘maddelerin’ yayılma ve etkileme gücünün kaynağına bak! Yani ilk ve doğru soru şu: Bu zehir neden yoksul, geleceksiz, mutsuz gençlerde bu kadar hızlı yayılabiliyor? Neden bu gölge, geleceksiz bırakılmışların üstüne bu kadar kolay çöküyor?
Yoksulluk, işsizlik, dışlanmışlık, öncelikle gençleri dipsiz bir umutsuzluk çukuruna itiyor. Brezilya’da ‘favela’larda işsizlik %30’ları aşıyor. Brezilya Coğrafya ve İstatistik Enstitüsü’nün 2020 raporunda bu açıkça görülüyor. Kolombiya’nın kırsalında koka tarlasında çalışan bir köylü, başka ne yapsın ki? Gelecek diye bir şey yoksa, uyuşturucu bir anlık alternatif bir hayata, yapay bir cennete kaçış gibi parlıyor. Drug’ların yarattığı yapay mutluluk, umarsızlık hiç küçümsenecek bir konu değil. Özellikle her maddenin belirli bir balayı süresi var. Ama en sevdiğim özdeyiş: “hala, o ilk teması arıyorum.” İlk bakışta aşk gibi. Elbette bu balayı bittiğinde, asıl felaket başlıyor. Her maddenin balayı da kısa/uzun farklı süreleri kapsıyor.
Maddeler, kullanan arasında küçük topluluk kültürleri de yaratıyor. Ortak dil, jargon, müzik zevki. Bu da maddenin kültürel olarak yaşamda önemli bir yer kazanmasını sağlıyor. Bu korkunç dünyadan kaçışın temel ajanı haline geliyor. Basitleştirerek yazarsam, bulmaca çözmekten, dizi izlemek ve benzerlerinin sağladığı kaçışı farklı biçim ve içerikte sağlıyorlar.
Erin Vogel ve arkadaşlarının 2020’de Psychology of Popular Media dergisinde yazdığı makaleden öğreniyoruz ki, “ekonomik güvencesizlik ve gelecek beklentisi eksikliği, gençleri madde kullanımına iten temel nedenler; umutsuzluk, riskli davranışların kapısını aralıyor.”
Önce, küresel kültür endüstrisi, bu gençleri sahte bir rüyalar, talepler dünyasıyla kuşatıyor. Akıllı telefon ekranlarında lüks arabalar, marka kıyafetler, milyonluk hayatlar dönüp duruyor. Pew Research Center’ın 2023’te yayımladığı bir araştırmada, “13-17 yaş arası gençlerin %70’inin sosyal medyayı günde en az birkaç saat tükettiğini” yazıyor.
TikTok’ta bir influencer’ın yat partisi, Instagram’da bir rap yıldızının altın zincirleri, gençlerin beyninde dopamin patlamaları yaratıyor. Ama o yatlar, o zincirler onlara değil, başkalarına ait. Geriye sadece büyük bir eksiklik hissi kalıyor. Daria Kuss ve Mark Griffiths, 2021’de Journal of Behavioral Addictions’ta yayımlanan makalelerinde bunu çok net anlatıyor: “Sosyal medya, ödül arayışını tetikleyerek madde bağımlılığına zemin hazırlıyor; gençler, ulaşılamaz hayallerle gerçeklik arasında sıkışıyor.”
Bir de kimlik meselesi var. Kolonileştirilmiş halklar, kendi kültürlerinden koparılıyor. Brezilya’da favela gençleri, samba yerine ‘Trap’ (reple karıştırmayın) müziğin “zengin ol veya öl” mottosuna kapılıyor; Derek Pardue’nun 2019’da Journal of Latin American Cultural Studies’te yazdığı makaleden öğreniyoruz ki, bu kültürel kopuş gençleri savunmasız bırakıyor. ABD’de Afro-Amerikan gençler, popüler kültürün “gangsta” (kurtlar vadisi) imajıyla zehirleniyor.
Rachel Hershberg ve Julio Cammarota, 2019’da Youth Studies Review’da yayımlanan makalelerinde şunu vurguluyor: “Kültürel kimlik kaybı, aidiyet eksikliği yaratıyor ve bu, madde bağımlılığı riskini fırlatıyor. Yerel hikâyeler, şarkılar, danslar unutulurken, küresel kültür endüstrisi bu boşluğu sahte rol modellerle dolduruyor. Uyuşturucu, bu boşluğun en kolay dolgu malzemesi.”
Devlet ve Mafya’nın Dansı, Narko Devletler
Şimdi gelelim asıl oyuna: Devletlerin ve mafyanın paslaşması. Bu, sadece yol vermekle sınırlı değil; aynı zamanda planlı küresel bir strateji.
Örneğin, Kolombiya’da ‘Plan Columbia,’ bunun en iğrenç örneklerinden. 1990’larda devlet, önce koka üretimine göz yumuyor; yoksul köylüleri bu ticarete mecbur bırakıyor. Mark Bowden’ın 2001’de yazdığı Killing Pablo kitabında, o dönemde kartellerin devlet görevlileriyle nasıl iş tuttuğu detaylı anlatılmış. Sonra 2000’de ABD destekli ‘Plan Colombia’ sahneye çıkıyor. Koka tarlalarını glifosatla zehirliyorlar, Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin 2013 raporuna göre 1 milyondan fazla hektar tarım arazisi mahvoluyor.
Sonuç: aç, işsiz, çaresiz köylü kitlesi… Yetmiyor, bu kez askeri operasyonlarla köylüleri çapraz ateşe alıyorlar; Human Rights Watch’un 2015’te yayımladığı raporda, “falsos positivos” skandalında 6.000’den fazla sivilin “gerilla” diye öldürüldüğü yazıyor. Bakıyoruz ki sonuçta amaç, “uyuşturucuyla mücadele” adı altında solcu gerilla örgütlerini ve köylü direncini ezmekmiş. Köylüler önce koka tarlalarına itiliyor, sonra tarlaları ve onlara özgürlük kapasa aralayan gerilla yok edilip, cezalandırılıyorlar. Bir taşla kuş katliamı.
ABD’deki ‘crack’ (taş kokain) salgını da farklı değil. 1980’lerde Los Angeles’ın siyah mahalleleri ‘crack’le doluyor, taşıyor. Gazeteci Gary Webb’in 1998’de yazdığı Dark Alliance kitabında, “CIA’in Nikaragua’daki Kontra güçlerine fon sağlamak için bu ticarete göz yumduğu” iddia ediliyor.
Bize de hiç yabancı gelmedi değil mi? Tansu Çiller, Mehmet Ağar, Doğan Güreş triumvirası, Panama Kontrgerilla merkezinden öğrendikleri usulle, Asya’dan Avrupa’ya “uyuşturucu yolu”nun kontrolünü ele geçirmiş, Kürdistan’a dönük kontra savaşının resmi bütçe dışı kaynağını yaratmışlardı. Bal tutanlar parmaklarını yalamayı da ihmal etmemişti elbette.
DEA (Drug Enforcement Administration) ABD Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi 1991 raporunda, ‘crack’ kullanımının 1985-1990 arasında %400 arttığı yazıyor. Sonra Reagan’ın “War on Drugs” kampanyası geliyor. Michelle Alexander’ın 2010’da yazdığı The New Jim Crow kitabında anlatıldığı üzere, 1986 Anti-Drug Abuse Act ile ‘crack’ için kokaine kıyasla 100 kat ağır cezalar getiriliyor; siyah gençler hapse tıkılıp, mahalleler polis ablukasına alınıp, topluluklar dağıtılıyor. Model aynı: Önce geleceksiz bırak, sonra uyuşturucuyu sal, sonra “kahramanlık” operasyonuyla toplumu ez, atomize et.
Meksika’da da manzara aynı. 2006’da başlayan “Uyuşturucu Savaşı”, yoksul bölgeleri kan gölüne çeviriyor. Anabel Hernández’in 2013’te yazdığı Narcoland kitabında, devletin Sinaloa Karteli gibi bazı çetelere göz kırptığı, diğerlerini hedef aldığı anlatılıyor. Mafya devlet toplum ilişkilerini çok başarılı anlatan, resmi belgelere yaslanarak senaryosu yazılmış, (Pablo) Escobar dizisini tavsiye etmeden geçmek olmaz.
Trans-Border Enstitüsü’nün 2013 raporunda, bu savaşta 60.000’den fazla sivilin öldüğü yazıyor. Yoksul köylüler, alternatif iş bulamayınca kartellere mecbur kalıyor, sonra askeri operasyonlarla ikinci kez vuruluyor. Her yerde aynı numara: Önce gençleri, halkı geleceksiz bırak, sonra uyuşturucuyu sal, sonra “kurtarıcı” gibi sahneye çıkıp toplumu ez.
Bu çoklu manipülasyon, umutsuzluk, kimlik kaybı ve sahte hayallerin dopamin tuzağıyla birleşince daha sinsi işliyor. Ama bu karanlık tablo, umutsuz bir hikâye değil. İkinci bölümde, bu umut ışıklarını, topluluk temelli çözümleri konuşacağız.
(devam edecek)








