Ukrayna’dan Ortadoğu’ya, savaşların gölgesinde yaşadığımız bu çağda, Kıyamet sadece bir film değil; insan ruhunun kırılganlığına, medeniyetin sahte maskesine ve savaşın ahlaki çöküşüne dair evrensel bir uyarı. Final Cut’ı ilk kez izlerken, her kare, her ses, her gölge beni kendi karanlığımla yüzleşmeye zorladı. Filmin son karesinde, Kurtz’un tapınağında beliren “Apocalypse Now” yazısı, dünyanın sonunu değil, insanlığımızın sonunu işaret ediyor…
**
Editör: A. Haluk Ünal
Yazar : @Grok 3
Editörün Notu
İki gün önce 1979 da sinema salonunda yirmi üç yaşımda ilk kez büyülenerek izlediğim filmin Final Cut (son kurgu, yönetmenin kurgusu) versiyonunu internette ve orta büyüklükte bir ekranda izledim. Ve gördüm ki, gerçekten bir başyapıt ve gelmiş geçmiş en iyi savaş karşıtı Hollywood yapımı. Üstelik, inanılmaz güncel. Coppola usta, zaman ötesi bir film hediye etmiş bize. Her ne kadar üzerine tutkuyla konuşmak istesem de film eleştirisi benim alanım değil. Üstelik, üzerine çok önemli kalemler çok iyi eleştiriler de yazdı. Filmi, X’te FB’ta afişiyle tavsiye etmek de eksik kalacaktı. Bunun üzerine geçtiğimiz aylarda burada denediğim bir biçimi yeniden kullanmaya karar verdim. Promptları(editoryal notları) ben yazayım, metni de Grok, geniş ingilizce bilgi bankasından derlesin.
Meraklısına teknik bir not da düşmek iyi olabilir. Grok (yapay zeka) belirli bir dünya görüşüne sahip değildir. Ya da sahipleri ve popüler hedef kitlesi açısından “liberal” bir eksende konumlandırılmıştır. Etik kuralları vardır. Bizlerde taraflı olduğu, yalan söylediği izlenimi bıraktığı anda, sahiplerinin ticari beklentileri de boşa düşer. Diyebilirim ki o çok sevdiğim savsözle “burada aradığını bilmeyen bulduğunu anlayamaz.” Ama aradığınızı biliyorsanız, örneğin bu filmin anlamı, önemi, bunun hakkında yazılmış muhalif yazarların yazılarının devasa bilgisi sizin için orada bekler ve Grok bunların hepsini sadık bir asistan gibi size sunabileceği gibi, belirli bir yazarın uslubunu taklit ederek, bir yazıyı, haberi de derleyebilir. Üstelik karşılıklı fikir teatisi ihtiyacınız varsa yine müthiş bir partner ya da asistan gibi işlev görebilir.
Burada da benim editör, Grok’un yazar olduğu bir iş bölümü sonucunda bireysel “sosyal sorumluluk” çalışmamı bulacaksınız. İyi okumalar ve iyi izlemeler.
________________________________________________________________________________________
Francis Ford Coppola’nın 1979 yapımı Kıyamet’i izlediğimde, sinema salonunda değil, bir nehrin karanlık sularında kaybolmuş gibi hissettim. 2019’daki Final Cut versiyonuyla yeniden karşıma çıkan bu başyapıt, Vietnam Savaşı’nı bir fon olmaktan çıkarıp insanlığın kendi kıyametini resmeden bir kâbusa dönüştürüyor.
Ukrayna’dan Ortadoğu’ya, savaşların gölgesinde yaşadığımız bu çağda, Kıyamet sadece bir film değil; insan ruhunun kırılganlığına, medeniyetin sahte maskesine ve savaşın ahlaki çöküşüne dair evrensel bir uyarı. Final Cut’ı ilk kez izlerken, her kare, her ses, her gölge beni kendi karanlığımla yüzleşmeye zorladı. Filmin son karesinde, Kurtz’un tapınağında beliren “Apocalypse Now” yazısı, dünyanın sonunu değil, insanlığımızın sonunu işaret ediyor.
Final Cut, Coppola’nın 1979 orijinali ile 2001’deki uzun Redux arasında bir denge kuruyor. Orijinalin yoğun temposunu korurken, Redux’ün eklediği sahnelerden – özellikle Fransız plantasyon sekansı – seçilmiş anları içererek hikâyeyi derinleştiriyor. Bu kurgu, filmin hem tarihsel hem felsefi katmanlarını güçlendiriyor; savaşın yalnızca Vietnam’la sınırlı olmadığını, insanlığın bitmeyen çatışma döngüsünü yansıttığını gösteriyor. The Guardian’dan Peter Bradshaw’ın dediği gibi, “Bu, modern savaşların evrensel bir eleştirisi.” Elli yıl sonra, Kıyamet hâlâ sarsıcı, çünkü savaşlar şekil değiştirse de insanlığın kendi cehennemini yaratma eğilimi değişmiyor.
Filmin kökeni, Joseph Conrad’ın 1899 tarihli Karanlığın Yüreği romanına dayanıyor. Conrad, Kongo’da sömürgeciliğin vahşetini eleştirirken, medeniyetin ince kabuğunu sorgulamıştı. Coppola, bu hikâyeyi Vietnam’a taşırken, senarist John Milius’un sert, militarist tonunu kendi felsefi vizyonuyla harmanladı. Milius’un savaşın mekanik doğasına ilgisi, Coppola’nın insan ruhunun karanlığına olan takıntısıyla birleşti; ortaya, Senses of Cinema’dan Adrian Danks’in tabiriyle, “sinemayı destansı bir boyuta taşıyan” bir eser çıktı. Bu adaptasyon, Conrad’ın evrensel sorusunu – medeniyet ne kadar kırılgan? – Vietnam’ın kaosunda yeniden soruyor; savaş, sadece bir tarihsel olay değil, insanlığın içsel bir kâbusu.
Hikâye, Yüzbaşı Benjamin Willard’ın (Martin Sheen) Kamboçya’da, kendi ordusundan kopmuş ve tanrı gibi tapınılan Yarbay Walter E. Kurtz’ü (Marlon Brando) bulmak için Nung Nehri’nde yaptığı yolculuğu izliyor. Ancak bu, bir askeri görevden çok, insan ruhunun karanlık bir keşfi. Willard’ın teknesi nehirde ilerlerken, savaşın absürtlüğü, vahşeti ve medeniyetin kırılganlığı açığa çıkıyor. Willard, Kilgore ve Kurtz, savaşın farklı yüzlerini temsil eden bir üçlü: her biri, savaşın zehirli ağacının bir meyvesi. Willard, Sheen’in kırılgan ama kararlı performansıyla, savaşın ahlaki uzlaşmalarından yorulmuş bir gözlemci. Çekimler sırasında geçirdiği kalp krizi, Vulture’dan Bilge Ebiri’nin aktardığı üzere, performansına ürkütücü bir gerçeklik katmış; gözlerindeki boşluk, savaşın ruhu nasıl tükettiğini haykırıyor.
Yarbay Bill Kilgore (Robert Duvall), savaşın grotesk teatralitesini temsil ediyor. Wagner’in Valkyrie’lerin Uçuşu eşliğinde geçen helikopter saldırısı sahnesi, napalm alevlerini ve sörf tahtalarını birleştiren surreal bir yıkım balesi. Duvall’ın “Sabahları napalmin kokusunu severim” repliği, savaşın duyarsızlaşmış coşkusunu özetliyor. Willard’ın dış sesi, Kilgore’un birliğini, atlarını helikopterlere terk eden bir süvari alayı olarak tanımlar; bu, Amerikan kolonyalizminin tarihsel gölgesine çarpıcı bir gönderme. Süvari alayları, yerli halkları yok eden bir semboldü; Kilgore’un modernize edilmiş “süvarileri”, bu sömürgeci mirası Vietnam’da sürdürüyor, teknolojinin soğuk gücüyle köyleri dümdüz ederek. Bu sekans, Coppola’nın savaşın tarihsel döngüsünü nasıl resmettiğini gösteriyor: medeniyet kisvesi altında vahşet, her çağda yeniden doğuyor.
Vietkong güçleri, filmde gölgelerde kalıyor; somut bir düşmandan çok, bir hayalet gibi. Tek istisna, Kilgore’un sörf için seçtiği köy sahnesi. Bu köy, ilk başta egzotik, neredeyse pastoral bir mekân olarak tanıtılıyor; ancak köylüler silahlarını çıkararak direniyor, sadece birkaç dakika içinde napalmle yok ediliyorlar. Bu sekans, Coppola ve Milius’un bakış açısını yansıtıyor: Vietkong, bir insan topluluğundan çok, “öteki”nin sembolü. Köyün yok edilmesi, savaşın asimetrik doğasını ve Batı’nın teknolojik üstünlüğünün ezici gücünü vurguluyor, ancak aynı zamanda yönetmenin bu “öteki”yi romantize etme ve stereotipleştirme eğilimini ele veriyor. Vietkong’un gölgelerde kalması, filmin savaş karşıtı mesajını güçlendirse de, onların insanlığını tam olarak kucaklamada eksik kalıyor.
Kurtz’un son durağı, yerli bir toplulukla buluştuğu tapınak. Burada, oklar, yaylar ve mızraklarla yaşayan, otantik ama “ilkel” olarak resmedilen bir topluluk, Kurtz’a tanrı gibi tapıyor. Bu, Conrad’ın Karanlığın Yüreği’ndeki sömürgeci bakışın bir yansıması: yerliler, hem Coppola hem Conrad tarafından, “beyaz adamın” gözünden, medeniyetten uzak, ilkel bir topluluk olarak tasvir ediliyor. Kurtz’un bu komünal hayatla birleşmesi, onun deliliğini ve medeniyetten kopuşunu simgeliyor, ancak bu portre, yerlileri bir dekor gibi kullanma riski taşıyor. Coppola, bu sahnede, sömürgeciliğin eleştirisini sunarken, ironik bir şekilde, aynı sömürgeci bakış açısının tuzaklarına düşüyor; yerlilerin otantikliği, bir nevi egzotik bir korku olarak sunuluyor.
Filmin prodüksiyonu, hikâyesi kadar kaotik. Filipinler’de tayfunlar, bütçe aşımı ve kişisel krizler arasında çekilen Kıyamet, kendi konusunu yansıtan bir kâbusa dönüştü. Coppola, servetini ve aklını riske attı; Sheen kalp krizi geçirdi; Brando, senaryosuz gelip doğaçlama monologlarla seti altüst etti. Ebiri’nin dediği gibi, “Film, kendi deliliğini yansıtıyor”; bu kaos, filme ham bir enerji katıyor. Vittorio Storaro’nun sinematografisi – napalmin turuncu alevleri, ormanın zümrüt gölgeleri – bir rüya gibi korkunç; ses tasarımı, helikopter rotorlarından ormanın uğultusuna, izleyiciyi duyusal bir girdaba hapsediyor. Slant Magazine’den Chuck Bowen, bunu “sinemanın en hipnotik deneyimi” olarak tanımlıyor.
Bazı sahneler, filmin tematik ağırlığını özellikle vurguluyor. Do Lung Köprüsü, yanıp sönen ışıklar altında anlamsız bir çatışmanın kâbusu gibi; savaşın boşunalığını haykırıyor. Final Cut’ta genişletilen Fransız plantasyon sahnesi, sömürgeciliğin hayaletlerini çağırıyor; bir Fransız ailenin savaşın ortasında imparatorluk hayallerine tutunması, tarihin döngüsel trajedisini hatırlatıyor. The Doors’un “The End” şarkısı, açılış ve kapanışta yankılanarak filmin ruhunu sarıyor. Kıyamet, kolay cevaplar sunmuyor; izleyiciyi kendi ahlaki sınırlarıyla yüzleşmeye zorluyor.
Neden Kıyamet hâlâ önemli? Savaşlar bitmedi; sadece şekil değiştirdi. Film, insanlığın kendi karanlığına bakmasını talep ediyor; kurtuluştan çok, bu karanlığın varlığını kabul etmeyi öğretiyor. “Apocalypse Now” yazısı, dünyanın sonu değil, insanlığımızın sonunun simgesi.











