Mecit Zapsu: Toprağın hafızası…

Genel

 Toprak…yalnızca taş değil, yalnızca toz değil. O, kanın düştüğü yerde seni bağrına alan en eski ana rahmidir.

Adını söylemeden saklar seni, kokusunu unutmaz, sesini gömer ama yok etmez.

Ölümle konuşur, yaşamı sırtında taşır, hafızayı kemiklere mühürler.

Ve biz, o hafızanın çocuklarıyız.

Büyüdük…Dağlardan indirilen kemiklerle, anaların sessiz gözyaşlarıyla, köy meydanlarında yankılanan ağıtlarla.

Bizi büyüten yalnızca toprak değildi; mezar taşlarına kazınmış adlar, taşsız mezarların sessizliği, dilsiz annelerin dualarıydı.

Garzan’dan Botan’a, Dersim’den Colemêrg’e, Serhat’ın karla örtülü zirvelerinden Lice’nin taşlı yollarına kadar her taşın altında bir hikâye,

her gölgenin ardında bir ağıt saklıdır…

Mezar dediğin, bir taş değildir; hafızanın kapısıdır. Ve biz, o kapıdan her geçtiğimizde kendimizi yeniden buluruz.

Ama bir gece, Garzan’ın sessizliğine kepçeler indi. Devletin soğuk elleri taşları kırdı, isimleri susturdu.

Kemikler çıkarıldı. İstanbul’un Kilyos’unda soğuk kaldırımların altına gömüldü.

Ama unuttukları bir şey vardı… Bir halkın hafızası mezar taşlarının altında değil, kalplerin içinde yaşar.

Kemikler taşınabilir belki… ama dağların yankısı, ırmakların sesi, analardan yükselen ağıtlar asla susturulamaz.

Ve sadece Garzan değil; Dersim’de, Botan’da, Colemêrg’de, Amed’in kıyısında, Lice’nin taşlarında, Şırnak’ın vadilerinde, Kasaplar Deresi’nde…

yüzlerce mezarlık aynı kaderi yaşadı.

Taşlar söküldü, kemikler kaçırıldı, isimler silindi.

Bazıları…çöplüklere gömüldü sessizce. Kasaplar Deresi’nde onlarca gerilla cenazesi çürümeye bırakıldı, topraktan, hafızadan, insandan koparılmak istendi.

Susturuldu sandılar.

Ama toprak unutmaz… Hiçbir şeyi unutmaz.

Analar…Bu toprakların en eski direnişidir. Çocuklarının bedenlerine ulaşamasalar da isimlerini yaşatmayı bildiler.

Bir fotoğrafın köşesinde, bir taşın kenarında, bir ağıdın dizelerinde.

Adlarını ölüme teslim etmediler. Cumartesi Anneleri, İstanbul’un meydanlarına birer mezar taşı gibi dikildiler.

Yüzlerinde kırk yılın gölgesi, ellerinde fotoğraflar, dillerinde aynı cümle: “Kaybolanları geri verin.”

Ve Kilyos’un altındaki kemikler, o fotoğrafların bakışlarına karıştı.

Hafıza, şehirlerin kaldırımlarına kadar sürüldü; ama yine de geri döndü.

Tutundu. Direndi.

Direniş…ölümün kıyısında bile ayağa kalkmaktır.

Bir mezar taşının gölgesinde bile korkuyu susturup onuru konuşturmaktır.

Bu yüzden direniş bir tercih değil;var kalmanın yalın, kaçınılmaz dilidir.

Kim yurdunu unutursa, kendini unutur.

Kim yurduna ihanet ederse, ruhunu mezara gömer.

Ama biz…biz unutmadık. Unutmayacağız.

Garzan’ı unutmayacağız. Kilyos’un kaldırımlarının altındaki kemikleri unutmayacağız. Kasaplar Deresi’nde çöplüklere gömülen onlarca isimsiz kahramanı unutmayacağız.

Dersim’in taşlarına kazınmış isimleri, Colemêrg’in kayalarına bırakılmış son sözleri, Botan’ın ağıtlarını, Serhat’ın sessizliğini unutmayacağız.

Ve bir gün…tüm kaybolanlar adlarıyla çağrılacak. Irmaklar eski kollarına dönecek, dağlar eski yankısını bulacak.

Bizim ellerimiz, o gün toprağı yeniden kazacak; kayıp kemiklere unutulmuş isimlerini geri verecek.

Çünkü toprak sabırlıdır. Çünkü toprak derindir. Çünkü toprak unutmayan tek varlıktır.

Ve biz,

o sabrın çocuklarıyız…

İlginizi Çekebilir

Cidde’deki İİT Olağanüstü Dışişleri Bakanları Konseyi Toplantısı ortak bildirisi açıklandı
30 yıl cezaevinde kaldı: Özgürlüğü kaleminde taşıdı

Öne Çıkanlar