Yüzyılı aşkın süredir Ortadoğu’ya hâkim olan tekçi devlet modelleri birer birer çatırdıyor. Yıkılan sadece sınırlar değil; halkların zihninde biriken korkular ve kalıplar da dağılıyor. Arap Baharı’yla başlayan büyük sarsıntı hâlâ dalga dalga devam ediyor.
Ancak şunu görmek gerekir: Eğer eski rejimlerin yıkıntılarından gerçek bir halk alternatifi doğmazsa, Libya, Mısır, Irak ve şimdi Suriye örneğinde olduğu gibi kriz sürekli yeniden üretilir. Yani mesele sadece kimin iktidar olacağı değil, hangi sistemin yaşayacağı meselesidir.
Bugün Suriye yeniden şekillenirken yalnızca askeri cepheler değil, zihinsel haritalar da yeniden çiziliyor. Kimin nerede ne kadar toprağı kontrol ettiği kadar, kimin neyi temsil ettiği, hangi halklara ne vaat ettiği de belirleyici oluyor.
İşte bu noktada Kürtler, 2012’den bu yana inşa ettikleri demokratik özerk sistemle bölgedeki bütün halklara alternatif bir yol göstermektedir. Kürtlerin önerdiği sistem, sadece bir etnik kimliğin hak mücadelesi değildir. Arap, Süryani, Ermeni, Türkmen, Alevi , Dürzi ve daha birçok halkın dilini, kültürünü, inancını güvence altına alan çoğulcu bir modeldir.
Hiçbir halkın kimliğine müdahale etmeyen, her halkın kendi iradesiyle yönetilebileceği bir anlayıştır. Bu nedenle rahatsızlık yaratmaktadır. Çünkü halkların birlikte yaşamını temel alan bir sistem, halkları birbirine kırdırarak iktidarını sürdürenlerin sonunu getirir. Heyet Tahrir El-Şam (HTŞ), adını ve taktiklerini defalarca değiştirse de özüyle DAİŞ’in devamıdır.
DAİŞ’in kafa kesen zihniyeti ile HTŞ’nin kadın kaçıran düzeni arasında fark yoktur. Ortadoğu halkları için bu yapıların geleceği sadece güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir varlık-yokluk meselesidir. İsrail’in, İran’ın ve tüm bölgesel aktörlerin bu gerçeği görmesi gerekir: Kısa vadeli çıkarlar adına radikal yapılara göz yummak, uzun vadede kendi kapısını ateşe vermektir.
Türkiye ise Rojava’daki kazanımları tehdit olarak görüp düşmanca yaklaşıyor. Oysa Kürtler hiçbir zaman Türkiye için tehdit olmadılar. Afrin ve Serêkaniyê’ye yapılan müdahaleler demografiyi değiştirdi; Araplaştırma politikaları devreye sokuldu. Bu adımlar barış getirmedi, getiremez de. Çünkü bir halkın kökünü kazımak isteyen her girişim, yalnızca yeni bir direnişi doğurur. Her gün Türk yetkililerinden gelen tehdit açıklamaları, bu politikanın sürdüğünü gösteriyor.
Ama artık görülmeli: Rojava Kürtlerin kırmızı çizgisidir. Bu çizgiye dokunmak, sadece Kürtlerle değil, bütün bölge halklarıyla çatışmayı derinleştirir. Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki çağrısı, halkların birlikte yaşamasına dair yeni bir çözüm perspektifi sundu. Bu çağrının muhatabı yalnızca PYD, YPJ ya da SDG değildir; çünkü onlar kendi örgütlü yapılarıyla zaten sahadalar. Asıl muhatap halkların kendisidir.
Doğru muhatabı tespit etmek, barış sürecinin sağlıklı ilerlemesinin ilk adımıdır. Barış, örgütlerin masasında değil, halkların vicdanında kurulur. İsrail’in Suriye’de sadece güvenlik odaklı politikalarla değil, doğrudan halklarla ilişki kurarak varlık göstermesi mümkündür. Demokratik özerklik sisteminin tanınması, İsrail’in de güvenliğini güçlendirecektir.
Çünkü radikal İslamcı yapılar yalnızca Kürtlere değil; Yahudilere, Hristiyanlara ve laik Araplara da düşmandır. Batı dünyası da aynı eşiğin önündedir. Eğer Ortadoğu’da kalıcı bir barış ve demokrasi istiyorsa, Kürtlerin önderliğinde gelişen bu halk modelini görmezden gelemez. Halkların kendi kendini yönetme iradesine saygı gösterilmelidir. Çünkü halk bir kez ayağa kalktı mı, artık geri dönmez. Bu tarihin değişmez yasasıdır. Türkiye’de demokrasi ise çoğu zaman yalnızca sandıktan ibaret sayılıyor.
Ancak sandıktan çıkan irade iktidarın hoşuna gitmediğinde, “hukuk” adı altında darbe mekanizmaları devreye giriyor. Kayyım siyaseti bunun en çıplak örneğidir. Kayyım atamak, sadece bir belediye başkanını görevden almak değildir; o kentin hafızasını, kültürünü, değerlerini gasp etmektir. Ve bu uygulama özellikle 2016 dan sonra sadece Kürt illerinde sistematik bir biçimde hayata geçirildi, ama şimdi kendisine muhalif olan diğer belediyelerede kayyum atanmaktadır. Bu, iktidarın halk iradesinden duyduğu korkunun göstergesidir.
Çözümün adresi savaş değil, halkların diyalogudur. Kürtlerin önerdiği demokratik özerklik modeli yalnızca Kürtlerin değil; bütün Ortadoğu halklarının ortak çözümüdür. Barış, sadece silahların susması değil; adaletin konuşmasıdır. Yeni bir yol mümkündür. O yol, halkların özgürlük yoludur. “Bir halk, bir diğer halkın hakkını savunduğunda halk olur.” Unutmayalım, haritalar değişir ama halkların hafızası kalır. Ayrıca barış, bir dilek değil; bir irade meselesidir…
Halkların yolu dikenli olabilir; ama o yolun sonunda özgürlük vardır..










