Hüseyin Salih Durmuş: Diasporanın barıştaki rolü

Yazarlar

Günümüzün modern iletişim araçlarını ve yöntemlerini içselleştiren bir diaspora stratejisi kaçınılmazdır. Diasporanın gerçek potansiyeli, örgütlü yapıların dışına taşarak, özgürlük hareketinin dışında şekillenmiş çok daha geniş bir toplumsal zeminde yatmaktadır. Bu gerçeği kabul etmek ve diasporanın kendi içindeki yenilikçi, bireysel ve kolektif potansiyeli modern araçlarla harekete geçirmek, barışın inşasında kritik bir adımdır…

*

İki dünya savaşının en önemli aktörlerinden biri olan Winston Churchill’e atfedilen “Tarih benimle çok affedici olacak, zira onu ben yazacağım” sözü, bilinen resmi tarihlerin çoğu zaman iktidarların kaleminden yazıldığını anlatır. Kürt halkının tarihi de uzun süre böyle oldu; resmi arşivlerin, inkar politikalarının, baskıcı devletlerin diliyle kayda geçti.

Oysa gerçek tarih, sürgün yollarında, dağılmış yurtsever ailelerde, diasporanın şehirlerinde yaşayan halkın belleğinde saklıdır. Bu gerçeklik katliama ve zulme uğramış tüm halkların ortak gerçekliği niteliğindedir. Diaspora, tam da bu yüzden yalnızca bir coğrafi dağılma değil, aynı zamanda kendi tarihini kendi kalemiyle yazma ve toplumsal kaderini eline alma iradesidir. Bugün Türkiye ve Kürdistan’da barışın inşası, sadece ülke sınırları içinde değil, diaspora şehirlerinde de bu iradenin görünür ve savunulur kılınmasına da bağlıdır.

DIŞARIDAN YÜKSELEN İLK GÜÇLÜ SESLER

Kürt diasporasının barış arayışı yeni değil. Daha 1920’lerde Lozan Antlaşması’nın ardından sürgüne gönderilen Kürt aydınları Paris ve Beyrut’ta örgütlendi. 1927’de kurulan Xoybûn, Kürt halkının varlığını uluslararası arenada tanıtmayı amaçladı. Yayınladıkları bildiriler ve diplomatik temasları, tarihin tek taraflı yazımına karşı ilk diaspora müdahalesiydi. Kamuran Ali Bedirxan’ın yürütmüş olduğu çok yönlü diaspora çalışmaları aslında örnektir. 1960’lı yılların sonlarına kadar Le Monde Diplomatique gazetesine Kürdistan’in dört parçasına dair haberleri, gerçek birer diplomasi faaliyeti görmüştür. Her ne kadar sonuç alamamış olsalar ve bugün biraz da kabaca tartışılır olsa da tarihe bıraktıkları iz sürmektedir. Tarihin yalnızca iktidarların değil, sürgün edilenlerin de kaleminden yazılabilir olduğunun kanıtı gibidir.

Türkiye’de 1980 askeri darbesiyle birlikte binlerce Kürt siyasetçi, öğrenci, aydın ve işçi Avrupa’ya göç etti. Almanya, İsveç, Fransa ve İngiltere’de kurulan dernekler ve kültür merkezleri, diasporanın ikinci büyük ayağını oluşturdu. İsveç merkezli Kürt diasporası ve Mehmet Malmisanij’in Kürt diline katkıları ve özellikle de Kirmanckî’nin korunması ve yaşatılması için yetiştirdiği dil bilimcilerin hala yürüttükleri çalışmalar, Kürt dili için çok önemli ve hayatidir. Bu kuşak, Avrupa’daki demokratik kurumlarla temas ederek hem mülteci haklarını hem de Kürt meselesini gündeme taşıdı. Avrupa Parlamentosu’na taşınan raporlar ve uluslararası basına yansıyan haberler, barış talebinin dışarıdan yükselen ilk güçlü sesleriydi.

90’LI YILLARLA BİRLİKTE BÜYÜYEN DİASPORA

Köy boşaltmaları, faili meçhuller ve zorunlu göç dalgası, 1990’lı yıllarda diasporayı daha da büyüttü. Londra’dan Stockholm’e, Berlin’den Paris’e, Lüksemburg’dan Lozan’a kurulan Kürt enstitüleri ve insan hakları örgütleri, kimliği korumanın yanı sıra barış talebini de uluslararasılaştırdı. Brüksel, Kürdistan Ulusal Meclisi, Sürgünde Kürdistan Parlamentosu ve en son Kürdistan Ulusal Kongresi’ne ev sahipliği yaptı. İnsan hakları raporlarının çoğu diaspora örgütlerinin ısrarlı çabalarıyla kayda geçti. Böylece diaspora, hafıza taşıyıcısı rolünü kurumsallaştırdı.

DİSAPORA, BARIŞIN KÜRESEL AKTÖRÜ

Aynı dönemde diasporada ivme kazanan bugünkü modern Kürt medyasının temel taşları emektar ve cesur yürekler tarafından atıldı. 2010’lı yıllar, diaspora için hem umut hem de yeni bir travma dönemi oldu. Rojava’da inşa edilen demokratik deneyim, diasporada büyük bir sahiplenme yarattı, dünyanın dört bir yanında dayanışma kampanyaları düzenlendi. DAİŞ’in saldırıları ve Şengal’deki soykırım ise yüz binlerce yeni göçmeni Avrupa’ya taşıdı. Diaspora bu kez yalnızca politik değil, insani bir sorumluluk da üstlendi. Uluslararası hukuk mekanizmalarıyla daha aktif ilişki kurarak, barış ve adalet mücadelesinin küresel aktörü haline geldi.

YENİ BİR TOPLUMSAL İNŞA SÜRECİDİR

19. yüzyılda diplomatik güç ve onur kazanımının başlıca yolu savaş kazanmaktı. Ancak bugün savaşta elde edilen güç, yerini büyük ölçüde barışta elde edilen güce bırakmıştır. Barıştaki gücü ise, devletlerin ekonomik, teknolojik ve diplomatik alanlardaki etkinliği oluşturmaktadır. Artık dış politikasını yalnızca askeri güce dayandıran, saldırgan yöntemlerle hareket eden devletlere ve güçlere güven duyulmamaktadır. Bu nedenle gelecekteki devletlerarası ilişkilerin büyük ölçüde diplomasiye ve diplomatik yeteneklere dayanacağı ve bu öğelerin öneminin giderek artacağı öngörülebilir. Belleğimizde nostaljisini kurabileceğimiz, geçmişte yaşamış ve tanımış olduğumuz bir demokrasi yok Türkiye’de. Halkların belleğinde böyle bir deneyim bulunmuyor. Bu yüzden barış ve demokrasi mücadelesi, eski bir düzeni ihya etme değil, baştan sona yeni bir toplumsal inşa sürecidir. Bu inşa sürecinin en temel taşlarından biri de ana dil özgürlüğüdür.

DOĞRUDAN DEVLETİN STRATEJİSİ

Fuat Ali Rıza’nın Yeni Özgür Politika’da yayımlanan ve isabetle belirttiği gibi, günümüz Türkiye’sinde demokrat olmanın birinci ölçüsü Kürtçenin özgürce konuşulmasını, yazılmasını ve öğretilmesini savunmaktır. Kürtçenin özgürlüğü ile Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü birbirinden ayrı düşünülemez. Tayip Temel’in Yeni Yaşam gazetesinde yayımlanan ‘Öcalan ne diyor, siz ne istiyorsunuz?’ başlıklı yazısı “siz” ifadesi ile bir muğlaklığı ifade etse de, aslında sömürgeci Türkiye devletinin kuruluşundan itibaren çok net olan Kürt/Kürdistan stratejinin değişmediğini hatırlatır nitelikte. Özellikle tarihsel hafıza, diaspora ve ana dil özgürlüğü perspektifinden bakıldığında mesele “belirsiz bir çerçeve” değil doğrudan devletin stratejisini ifade etmektedir.

DİASPORA ÇOK DAHA GENİŞ BİR ZEMİNE DAYANIYOR

Türk devletinin tarihsel hattı zaten hep süreklilik gösteriyor:
* 1920’ler: Lozan sonras inkâr ve asimilasyon.
* 1980’ler: Darbe sonrası baskı, işkence ve tasfiye.
* 1990’lar: Köy boşaltmaları, faili meçhuller ve topyekun savaş.
* 2000’ler–2015 çözüm süreçleri: Müzakere görünümlü oyalama, illüzyon.
* 2015 sonrası: Güvenlikçi hat, tecrit, savaş ve imha konsepti.
Dolayısıyla “siz ne istiyorsunuz?” sorusunun muhatabı açıktır, Kürt halkının varlığını temel hak ve özgürlükleri üzerinden inkâr eden devlet stratejisi barışa karşıdır. Bunun karşısında Kürt halkı ve dostları, barış ve demokrasi için mücadele etmektedir. O halde önümüzde duran görev, yarım kalmış bir demokrasinin hayalini değil, halkların ana dili, iradesi ve eşitliği temelinde yeniden kurulacak yepyeni bir demokrasiyi mücadeleyle yaratmaktır.

Bununla birlikte, günümüzün modern iletişim araçlarını ve yöntemlerini içselleştiren bir diaspora stratejisi kaçınılmazdır. Diasporanın gerçek potansiyeli, örgütlü yapıların dışına taşarak, Özgürlük Hareketi’nin dışında şekillenmiş çok daha geniş bir toplumsal zeminde yatmaktadır. Bu gerçeği kabul etmek ve diasporanın kendi içindeki yenilikçi, bireysel ve kolektif potansiyeli modern araçlarla harekete geçirmek, barışın inşasında kritik bir adımdır. Diaspora artık sadece geçmişin mirasını taşıyan değil, bugünün ve geleceğin barışını modern yöntemlerle kuran bir aktör olmalıdır.

 

/Bu yazı ANF’den alınmıştır/

İlginizi Çekebilir

Delil Karakoçan: Kürt siyasetinde Orta sınıf…
Abdullah Öcalan: Yeni bir aşamaya ihtiyaç var

Öne Çıkanlar