Hakan Okçal: Suriye’de merkezi yapı çatırdarken Ankara ne yapacak?

Şam’dan gelen tüm açıklamalara rağmen HTŞ’nin PYD/YPG’yle başa çıkma olanağı yok. Ankara’nın sürekli olarak HTŞ’ye bu yönde baskı yapması boşuna. Şam ne kadar Ankara’dan hiza alıyor görünse de esas komut Washington’dan geliyor…

Hakan Okçal T24 için yazdı:

Suriye’de ademi merkeziyet çağrıları artıyor – Tom Barrack

Temmuz ayında kaleme aldığım “İflasa doğru giden Suriye merkezi devlet anlayışı” başlıklı yazımda şu sözler yer almıştı; [ABD], Özel Temsilci Tom Barrack’ın iddia ettiği gibi Suriye’de federatif yapılara katı bir şekilde karşı çıkmaya devam edip esas müttefiki İsrail ile yeni bir sürtüşmeyi göze mi alacak, yoksa adını koymadan ülkede ademi merkeziyetçi yapıların oluşmasına yeşil ışık mı yakacak. Bu ikinci yol, öteden beri savunduğum üzere Suriye’nin istikrarı açısından mantığa en yakın yaklaşımdır.”

Bu satırların daha mürekkebi kurumadan Suriye’de önemli gelişmeler yaşandı. Kuşkusuz bunlardan en dikkat çekeni, Tom Barrack’ın Suriye’deki HTŞ iktidarını ve katı merkeziyetçi devlet yapısını, başta SDG olmak üzere, ülkedeki tüm gruplara dayatan anlayıştan uzaklaşma sinyalleri veren açıklamasıydı. Barrack, İsrail’in müdahale ederek durdurduğu HTŞ’nin Süveyda bölgesindeki katliam girişiminden sonra, Ahmet El Şara’nın savunduğu katı merkeziyetçi devlet anlayışı yerine, “federasyon değil ama herkesin kendi varlığını, kültürünü, dilini koruyabileceği ve İslamcılık tehditinin olmadığı” ademi merkeziyetçi bir yolun bulunması gerektiğini söyleyerek önceki tavrından önemli ölçüde çark etti.

Haseke konferansı

Diğer taraftan, Haseke’de SDG’nin daveti üzerine toplanan Suriye’deki azınlık grupları temsilcilerinin ademi merkeziyet talep eden konferansı en az Tom Barrack’ın açıklaması kadar önemli bir gelişmeydi.

Suriye’de şimdiye kadar bir tek Dürziler ve Kürtler otonomi veya ademi merkeziyetçi bir yönetim talebinde bulunmuşlardı. Haseke’de dört yüz kadar Kürt, (Sünni ve Alevi) Arap, Süryani, Ermeni ve Türkmen grupların temsilcinin katıldığı konferansta “medeni, laik, çoğulcu ve ademi merkeziyetçi” bir devlet yapısının gerekliliğine dikkat çekilerek, bu doğrultuda yeni bir anayasa talebine bulunuldu. Oysa HTŞ’nin daha birkaç ay önce kabul edilen anayasasında bu tür taleplere sırt çevrilmiş, ülke beş yıl için katı selefi anlayışın eline teslim edilmişti.

Haseke konferansının ülkedeki tüm azınlık gruplarını hakkıyla temsil etmediği iddia edilebilir.  Ama yine de artık ok yaydan çıktı bir kere. Şam ve Ankara’nın kızgınlığına neden olan bu konferans (HTŞ Paris görüşmelerinden çekildiğini açıkladı), Suriye’nin ancak ademi merkeziyetçi anlayışla yönetilmesi halinde ülkedeki tüm etnik grupların bir arada tutulabileceğini göstermesi bakımından önemle not edilmeli.

Selefiler dışında herkeste güvenlik endişesi var

Süveyda’da uğradıkları kanlı saldırılardan sonra Dürzilerden ordu kurma kararı geldi. Dürzilerin güvenlik endişesiyle bu kararı alırken İsrail’le temas halinde olduklarından kimse kuşku duymamalı. Şam’daki HTŞ yönetimi bir yandan ABD’nin telkinleri doğrultusunda İsrail’le uzlaşmanın yollarını ararken, bir yandan İsrail’in himayesine giren Dürzilerle hesaplaşamaz. Yakında Dürzilerin çok daha yetenekli bir silahlı güce sahip olduklarını görebiliriz.

Kıyı bölgelerine yerleşik Alevilerin de binlerce sivilin hayatını kaybettiği Mart katliamından sonra kendi silahlı güçlerini kurmaya çalıştıklarına dair bilgiler geliyor. Nispeten izole bir bölgede bulunmaları ve Beşar rejimi ile geçmişte iş birliği yaptıklarına ilişkin iddialar nedeniyle Alevilerin yolu daha zorlu olabilir. Ancak bundan böyle ülkedeki hiçbir etnik grubun ölümüne bir mücadele vermeden boynunu selefi HTŞ militanlarına uzatmaları beklenmemeli.

Ahmet El Şara’nın uzlaştırıcı açıklamaları artık kimseyi ikna etmiyor. Ülkedeki aşırı selefi grupların istedikleri gibi at oynatmaları engellenmediği sürece Suriye’deki kaos ve kan dökmenin önüne geçmek mümkün olmayacak. Yapılması gereken, bundan böyle katı merkezi devlet anlayışından vaz geçilip, en kısa süre içinde her kesimin kendini güvende hissedebileceği yeni bir hukuki çerçevenin, yani yeni bir anayasanın ve kurumsal yapıların oluşumuna izin vermek.

HTŞ bildiğini okuyor

Oysa HTŞ tam aksi yönde ilerliyor. Daha düne kadar beş yıllık (önce üçtü, daha sonra beşe çıkarıldı) bir geçiş döneminden söz eden Ahmet El Şara, altındaki halının kaydığını gördüğünden (ve muhtemelen bizce sır olmayan bazı merkezlerden aldığı telkinlerden) dolayı olacak, yönetimini ani bir kararla seçimler yoluyla tahkim etmeye karar verdi. Yapılan açıklamaya göre Suriye’de 15-20 Eylül tarihleri arasında seçimler gerçekleştirilecek. Suriye’de en son Beşar Esad yönetiminde temmuz 2024’te sözde seçimler yapılmıştı ve Beşar oyların kahir ekseriyetini alarak muzaffer çıkmıştı. Ama seçimler iktidarını uzatmasına yaramadı, aralıkta bir anda baş aşağı edildi.

Baba ve oğul Esad’ların Baas rejimi ülkede Kürtlerin varlığını kabul etmediği için onların yönetimindeyken Kürtler nüfusa kayıtlı bile değillerdi. Ülkede doğru dürüst nüfus sayımı yapılmadığı için seçim bölgelerinde kayıtlı Arap seçmenler hakkında da sağlıklı veriler bulunmuyordu. Kaldı ki iç savaş nedeniyle nüfusun yarıya yakını ya ülke içinde yerlerinden edildiklerinden dolayı, ya da ülke dışına kaçtıklarından dolayı seçimde oy kullana sansını kaybettiler.

HTŞ’nin iktidarında söz konusu şartlar değişmedi. Ülkede ne nüfus sayımı yapıldı ne seçmen kaydı tutuldu. Ahmet El Şara işte bu zemin üzerinde apar topar seçim yapmaya kalkışıyor. Üstelik 210 mevcutlu meclisin üçte birine tekabül eden 70 milletvekilini kendisi atayacak. Bir de güvenlik gerekçesiyle, SDG bölgesinde Rakka ve Haseke ile Dürzi bölgesinde ise Süveyda’da seçim yapılmayacak. Amaç çok açık, Şam’da sahte bir patates meclis oluşturularak dünyanın gözü boyanmaya çalışılacak. Tabii inanan olursa! Bu adım ülkede gerilimleri daha da artıracak, Şam’la Haseke ve Süveyda arasındaki gerilimler daha da artacak. Umalım ABD El Şara’yı gittiği bu tehlikeli yoldan caydırır.

Türkiye sorgusuz sualsiz HTŞ’yi destekliyor

Gönül istedi ki bu tür yatıştırıcı telkinler Ankara’dan gelsin. Ankara’nın Suriye’deki önceliği PYD/YPG’nin silahsızlandırılıp lağvedilmesi. Bu görevi de HTŞ’den bekliyor. Oysa Şam’dan gelen tüm açıklamalara rağmen HTŞ’nin PYD/YPG’yle başa çıkma olanağı yok. Ankara’nın sürekli olarak HTŞ’ye bu yönde baskı yapması boşuna. Şam ne kadar Ankara’dan hiza alıyor görünse de esas komut Washington’dan geliyor.

ABD mevcut konjonktürde HTŞ’nin PYD/YPG ile bir çatışma içine girmesine izin vermeyecektir. Ankara’nın bu gerçeği görememesi önemli bir zaafa işaret ediyor. Dış meselelere ideolojik gözlükle bakma ve kendini dev aynasında görme alışkanlıkları dış politikada Ankara’nın bir türlü üzerinden atamadığı zaaflar. Ankara’nın bir takım üniformalı sakallı adamları Genelkurmay ve Kara Kuvvetleri Karargahlarında kabul edecek yerde Suriye’de olan bitenleri daha iyi okumaya çalışmasında yarar var.

Aleviler, Sünniler, Kürtler, Dürziler, Süryaniler, Ermeniler ve her kesimden seküler topluluklar katledilme korkusu olmadan Suriye’de kardeşçe bir arada yaşayabilmeli. Ankara sorgusuz sualsiz HTŞ’nin arkasında yer almak yerine, böyle bir demokratik, siyasi ve toplumsal iklimin yeşermesi için, ayrım yapmadan tüm Suriye halkının yanında durmalı.

Suriye’deki gelişmelerin “sürece” etkisi

Ankara bunu yapabildiği takdirde ismi konulmamış “sürecin” başarısı için de önemli bir katkıda bulunma olanağına sahip olur. Zira şimdiki haliyle demokrasiden soyutlanmış, PYD/YPG’nin başının ezilmesine odaklanmış çabalarla “sürecin” başarı şansı olamaz.

“Süreç” doğal olarak ilk elde PKK’nın silah bırakmasına ve silahlı militanların tabi olacakları hukuki kurallara odaklanacak. Ancak burada durulduğu takdirde sorunun kök nedenleri ortadan kaldırılmadığı için sorunlar kısa sürede yeniden hortlayacak. Bunun için kâhin olmaya gerek yok.  Sorunun temelinde demokrasi eksikliği yatıyor.

Türkiye’nin her alanda demokratik reformlara gereksinimi var

Her gün yaşanan onlarca haksızlık göz önünde tutulduğunda Ankara’nın gündeminde demokrasinin olmadığı çok açık. Ama demokratik beklentilerden vaz geçmek olmaz.

Türkiye’de öncelikle ciddi bir hukuk reformuna ihtiyaç bulunuyor.  Mülkün temeli adalet ama, adalet diye adlandırılan koca yapı artık sıradan vatandaşlara güven vermiyor.

Türkiye’de ciddi bir yerel yönetim reformuna ihtiyaç var. Tanzimat’tan kalma içişleri taşra teşkilatı Ankara’nın siyasi talimatlarını yerine getiren bir aparata dönüştürülmüşken bu yapının tümden tasfiye edilmesi ve icra yetkisinin seçimle iş başına gelen yerel yöneticilere bırakılması gerekir.

Seçilmiş yerel yöneticiler ancak kesinleşmiş mahkeme kararlarıyla görevden alınabilmeli, istisnai olarak görevden alınanların yerine bir ay gibi kısa bir süre içinde yeni temsilciler seçilebilmelidir.

Diğer taraftan, 15-20 milyonluk bir toplumdan anadilde eğitim hakkını esirgemek günümüzün insanlık anlayışı ile izah edilebilecek bir durum değil. Anadilde eğitimi bölücü bir faaliyet olarak görenlerin kendileri bölücülük yaptıklarının farkındalar mı?

Gidilecek o kadar çok yol var ki. Türkiye’nin demokratikleşme, hukuk devleti olma, uygulamada eşitlik, sosyal ve ekonomik adaleti sağlama, şeffaf ve hesap verebilir bir yönetim anlayışını hâkim kılma, gençlerine yeniden iyi bir gelecek beklentisi sunma gibi umman yükümlülükleri var. Bunların mevcut yönetimle gerçekleşmeyeceğini sadece biz değil, sokaktaki sıradan vatandaş da biliyor. Ama yılmak olmaz. Bunlar “bir gün” mutlaka gerçekleşecek. O gün gelene kadar gerçekleri yılmadan usanmadan söylemek bu ülkenin vicdan sahibi vatandaşlarının üzerine borç.

İlginizi Çekebilir

Çetin Çeko: Ankara’nın Suriye’deki yeni gerçekliği; Federalizm macunu tüpten çıktı!
Meksika’da 130 bin kayıp için adalet gösterileri yapıldı 

Öne Çıkanlar