Perşembe günü Paris’te, duygusal ve estetik kokan bir devlet töreni vardı. Hukukçu, senatör, bakan, akademisyen ve siyasetçi Robert Badinter’in naaşı, ölümünden bir yıl sonra hayat hikâyesi okunarak, tarihi kişiliklerin bulunduğu Panthéon’a taşındı. Badinter, Fransız siyaseti içinde reformist tavrıyla biliniyor. Yahudi Soykırımı’ndan etkilenen ailesi ve 68 kuşağının izleri, Badinter’in meslek hayatını ve icraatlarını fazlasıyla şekillendirmiş.
Taşınma töreni nedeniyle sosyal medyada Badinter’in, “Faşizm bir gecede yükselmez. Önce sıradan, gizli, sinsi şekilde; ekonomik zorluklarla alevlenen nefret sesleriyle ilerler. Zihinleri bozmadan önce kalpleri ele geçirir ve ardından iktidar olur.” sözleri paylaşılırken, Nazi faşizminden çok çekmiş birinin tecrübesi kadar, bir hukuk adamının uyarıları da saklı bu sözlerde.
Aslında yazıma, Rojava yönetimi ile ABD ve CENTCOM arasında yapılan görüşmeyi ve bu görüşmeleri sakince izleyen genç Kürt liderlerini yazarak başlamak istiyordum; ama Robert Badinter için düzenlenen tören de not edilmeye değerdi.
Ne de olsa dünyada ve bizde, yüzü gülen, adil, kendinden emin, doğal ve etrafına tehdit savurmayan lider tipi yok denecek kadar az. Gerçi Trump’ın hakkını yememek lazım: Dansı, hareketleri, imza defteri, esprileri, yumuşak tehditleri, misafirlerine koltuk tutup senet imzalatan halleri yeterince gülünç.
Buna karşılık Avrupa’da uzun zamandır yüzler asık ve kafalar karışık. Hem kıtanın semalarında dolaşan İHA-SİHA’lar hem de Ukrayna savaşının karada uzayan hâli, Avrupa’nın alışıldık refahını yok etmenin eşiğine getirdi. 7 Ekim’in siyasi gerilimi de eklenince huzursuzluk biraz daha karma hale geldi.
Kıtanın liderlik yarışı, ekonomik ilerleme, sosyal devlet ve demokrasiden bütçe tedbirlerine döndükçe, toplumsal gerilim de artıyor.

Dünya genelinde yaşanan savaşlar ve artan göç dalgasının, “güvenli” denilen ülkeleri sosyal ve kültürel olarak zorladığını biliyoruz. Nihayetinde, son iki yıldır Fransa’da yaşanan hükümet değişikliklerinin temelinde de bu gerçeklik önemli bir başlık oluşturuyor.
2017’de cumhurbaşkanı olan Macron’un temel hedefi, emeklilik yasasını geçirmekti. Bu plan, siyaseti adeta ikiye böldü. Zira partiler, bu yasanın tartışılmasını ideolojik bir savaşa ve iktidar olma aracına çevirdi.
Sol partiler, sendikalar ve devrimin mirasıyla şekillenen sivil toplum kuruluşlarının grevci tavrıyla, sağın “önce biz” ve anti-mültecilik girişimleri birleşince, parlamentonun bloke olması kolaylaşıyor.
Ardından, Cumhurbaşkanı Macron’un, geçen sene parlamentoyu feshi ve seçim sonuçlarının tersine hükümet oluşumunu teşvik etmesi, krizi uzatan etkenlerden biri oldu.
Solun, gensoru dışında bir çıkış önermemesi; topluma “militanca” bakışı ve sağın politikalarını çökertecek öneriler getirememesi de bir başka etken.
Ancak bu gerilimin devam edeceği açık. Zira 2027’deki cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşıyor. Sağ yükselişte, iç ve dış şartlar sağın lehine işliyor.
Özellikle Trump yönetiminin sağcı bir Avrupa isteğini düşündüğümüzde, Paris’te bir hüküm-et sorununun olduğunu söyleyebiliriz.
Ancak sağ partilerin sebep olarak gösterdiği göç ve yabancılar meselesinde ise durumun farklı olduğunu, bir hafta önce yapılan bir anket ortaya koyuyor.
Salı günü, Institut National De la Statistique et Des Ėtudes Économiques (Ulusal İstatistik ve Ekonomik Araştırmalar Kurumu / INSEE) tarafından açıklanan rapora göre:
“Fransa’daki yabancı sayısı, 2024 yılı itibarıyla 7.726.000 (göçmen+yabancı uyruklu kişiler). Bu oran, yabancı uyruklular için %8,8 iken göçmenlerle beraber %11,3’tür. Bu sonuç, AB ortalamasının altındadır.”
Yine araştırmadan ortaya çıkan diğer önemli veriler şöyle:
“%8,8 oranını oluşturan bu yabancıların çoğunluğunu, yani 5,1 milyonu, yurt dışında doğmuş kişiler oluşturuyor. 900.000’i ise çoğunlukla reşit olmayanlar yani Fransa’da doğanlar. Böylece bu oran, Avrupa ortalamasından (%9,6); İtalya’dan (%8,9), İspanya’dan (%13,4), Belçika’dan (%13,8) ve Almanya’dan (%14,5) daha düşük.”
Aynı açıklamada, INSEE’nin verilerini, Avrupa İstatistik Ajansı Eurostat’a dayandığı bilgisi de yer alıyor. Rapora göre, 2024 yılında Fransa’da yaşayan yabancı uyruklu kişilerin %46’sı Afrika ülkesi vatandaşı, %35’i Avrupa ülkesi vatandaşı ve %13’ü Asya ülkesi vatandaşı. Ayrıca, en büyük yabancı nüfus oranıyla Lüksemburg ilk sırada yer alıyor.
Peki bu veriler neden önemli?
Elbette bu konuda çok sayıda değişken var. Ancak sağın yükselişini sermayenin pazar arayışı ve çelişkilerinden uzak tutarak sadece göçmenliğe dayandıran açıklamaların bir tür siyasi operasyon olduğunu bilmek gerekiyor.
Yine, dünya genelinde artan milyarderler sayısına bakınca, ırkçılık ve dinciliğin tarih boyunca sermayenin elinde bir manipülasyon aracı olduğu görülüyor.
Başlığa tekrar dönecek olursam:
Paris’te de, tüm dünyada olduğu gibi sorunlar var. Ancak buna “rejim krizi” yerine, “politik kriz” demek daha doğru.
Bu akşam itibarıyla yeni kabine için Sébastien Lecornu ikinci kere görevlendirilmiş durumda.
Ancak eğer siyasette 24 saat uzun bir süre ise, bu durum şimdilik Fransa iç siyasetine çok uyuyor.
Gerçekten, artık 24 saat siyaset için çok uzun bir süre.








