🔴Almanya, yaşlı ve hasta bakımı için yurt dışından nitelikli personel getiriyor. Yüz binlerce kişi geliyor ama yalnızca kendini iyi hisseden kalıyor. Uzmanlara göre mesele yalnızca iş sözleşmesiyle sınırlı değil…
Deutsche Welle’den Andrea Grunau’nun haberi:
Bakım personeli için yaşanan rekabet
Almanya’daki Erlangen-Nürnberg Üniversitesi’nde bakım alanında iş göçü uzmanı Stefan Kordel, DW’ye yaptığı değerlendirmede “Bakım sektöründeki iş gücü göçü son derece profesyonelleşti. Devlet kurumları, özel şirketler, hatta tek tek klinikler ve huzurevleri bile göçmen bakım personeli için rekabet ediyor” diyor.
Kordel’in meslektaşı Tobias Weidinger de yabancı iş gücü için çalışan aracı kurumlardan geri dönüş ihtimaline karşı fazladan bakım personeli “sipariş” edildiğine dikkat çekiyor.
Bu tablo da sistemin insan değil, ekonomik çıkarlar üzerine kurulu olduğunu açıkça gösteriyor.
Almanya Federal İş Kurumu verilerine göre, her dört yaşlı bakım çalışanından biri yabancı uyruklu. Tüm bakım alanları birlikte değerlendirildiğinde bu oran beşte bire ulaşıyor ve giderek artıyor.
Sebep açık: Personel açığı büyüyor, birçok çalışan emekli oluyor ya da aşırı iş yükü nedeniyle mesleği bırakıyor.
Erlangen-Nürnberg Üniversitesi’nden bir araştırma ekibi kısa bir süre önce göçmen kökenli bakım çalışanlarının Almanya’da uzun vadeli olarak meslekte kalabilmesi için nelerin gerekli olduğunu inceledi. Kliniklerde, huzurevlerinde, yerel idarelerde, dil okullarında, danışma merkezlerinde ve aracı kurumlarda yüzlerce kişiyle görüştüler.
Bulgular net: Refah duygusu yalnızca iş yerinde değil, günlük yaşamda da belirleyici.
Renkli broşürler, gri gerçeklik
“Berlin ne güzel, Heidelberg ne romantik…”
Kordel, işe alım kampanyalarının bu tür broşürlerle yürütüldüğüne dikkat çekiyor.
Ancak birçok kişi sonunda kırsal bölgelerde çalışıyor ve kendini bambaşka koşullar içinde buluyor. Kimin nereye yerleşeceği ve orada nasıl destek göreceği çoğu zaman tam bir şans meselesi.
Alman hükümetinin yürüttüğü “Üçlü Kazanım” (Triple Win) programları Filipinler, Hindistan, Endonezya ve Tunus gibi ülkeleri kapsıyor. Amaç hem Almanya’nın hem kaynak ülkelerin hem de göçmenlerin kazanması. Dil kursları ve uçak biletleri genellikle devlet tarafından karşılanıyor.
Yine de sistemin dışında yüksek ücret talep eden özel ajanslar var. Kordel örnek veriyor:
“12 bin euro ödeyenler oldu. Aile borç aldı, krediler çekildi. Sonra insanlar hem bakımda çalışıyor hem ikinci işte borç ödüyor.”
Serum takmak yerine hastaların altını temizliyorlar
Birçok ülkede bakım hizmeti akademik bir eğitimle, Almanya’da ise meslek eğitimiyle öğreniliyor. Bu farkı bilmeden gelenler, beklediklerinden farklı işler yaptıklarını fark ediyor. Hasta ve yaşlıların tıbbi bakımını yapmak yerine altını temizlemek, onlara banyo yaptırmak ve yemek yedirmek gibi görevler üstleniyorlar.
Filipinli diaspora örgütü PhilNetz e.V.’den Myan Deveza-Grau şunları söylüyor:
“Bizim hemşirelerimiz infüzyon takmayı, kateter yerleştirmeyi bilir. Almanya’da bunları yapmalarına izin verilmiyor. Çok şaşırıyorlar, anlam veremiyorlar.”
Bir Vietnamlı stajyerin sözleri, durumu özetliyor:
“Akşam çok fazla Almanca çalışmam gerekiyor. Hafta sonu sınav hazırlığı ve dil kursu var. Sosyal hayata vakit kalmıyor.”
Dil kurslarını bitirip Almanya’ya gelenler bile bölgesel lehçelerle karşılaşınca daha da zorlanıyor. Araştırmacılar, kurumların işe paralel özel dil desteği sağlamasını öneriyor.
Irkçılık ve ayrımcılık
“Almanya’ya gelip bakım hizmetinde çalışmak isteyen birine ne tavsiye ederdiniz?”
Araştırmacıların bu sorusuna Gine kökenli bir hemşire şöyle yanıt vermiş:
“Kesinlikle ırkçılıkla karşılaşacaksın!”
Bu, yalnızca bireysel bir deneyim değil. Araştırma, hasta ve yakınlarının önyargılarına karşı kurumlarda çok az farkındalık olduğunu gösteriyor. Weidinger şöyle açıklıyor:
“Bir hasta ‘siyahi birinin bana bakım yapmasını istemiyorum’ dediğinde, iş orada kilitleniyor.”
Irkçılık yalnızca iş yerinde değil; sokakta, ulaşımda, konut arayışında da karşılarına çıkıyor. Kordel’e göre, yabancı çalışanların Almanya’da kalıp kalmaması bu deneyimlerle de doğrudan bağlantılı:
“Kendini dışlanmış hisseden, ülkeden de işten de vazgeçebiliyor.”
Bazı Filipinli çalışanlar, artan sağ popülizm ve AfD korkusundan da söz ediyor. “Olmazsa Kanada’ya giderim” diyenlerin sayısı az değil.
Kalmak mı, gitmek mi?
Bir araştırma katılımcısı durumu şöyle özetliyor:
“Ailem mutluysa arkadaşlarım varsa ve mobbinge uğramıyorsam orada kalırım.”
Bilim insanları, politika yapıcıların, kurumların ve göçmen temsilcilerinin daha güçlü bir ağ kurması gerektiğini vurguluyor. PhilNetz’ten Deveza-Grau da aynı görüşte:
“Sürekli bizim hakkımızda konuşuluyor ama bizimle konuşulmuyor.”
Weidinger’e göre artık hoş geldin kültüründen öteye geçme zamanı geldi:
“Eksik olan şey, kalma kültürü. Göçmenlerin katılımını, uyumunu ve kalıcılığını sağlamak bir maraton. Bunu başardığımızda, aslında herkes için daha iyi çalışma ve yaşam koşulları oluşturmuş oluruz.”








