Yazı başlığının atıfta bulunduğu: ”Tarihte ne olduysa öyle olması gerektiği, başka türlü olamayacağı için öyle olmuştur” sözü çoğunlukla K. Marx’a atfedilir ama bu yanlış bir atıftır. K. Marx’in böyle bir sözü yoktur. Söz, Marxist ideolojinin tarihsel materyalist anlayışına vurgu yaparak gerçekleşen olayların belirli tarihsel koşulların ürünü olduğu ve o koşullar zorunlu olduğu için başka türlü bir sonuç beklenmemesi gerektiğine atıfta bulunulmuştur.
Hayatı hepimiz bilincimize oturduğu ölçüde yorumluyor, ona göre tutum alıyoruz. Bir başka deyişle yaşamımız bilincimizi nasıl oluşturduysa olaylar karşısında oluşan bilincimizin çerçevesinde karar alıp, irade gösteriyoruz. Öyleyse bilincimizin yaşamımızı belirlediğini ileri süren tezi bir kez çürütmek gerekir. Çünkü bu bakış son derece yanlıştır. Örneğin, sırtıni Hegel’e yaslayarak “yerçekiminin olmadigini dusunup, oyleyse yoktur” diye karar alip yuksek bir binadan atlayan bir birey yere çakılmadan önce Hegel’in asildigini son defa öğrenecektir. Söz konusu olan bireylerse, bilinçlerinde yarattıkları maddi karşılığı olmayan düşünceyi gerçeklik sanıp, asıl gerçekliği yaratılan bu sahte gerçekliğe uydurmak çabaları toplumsal bir yıkım yerine kendi hayatlarının yıkımına yol açar.
Ancak bu bireyler başkalarının hayatlarını belirleyecek yetkiye sahipse o zaman kurguladıkları yanılsama geniş bir toplumsal yapıya yayılacak ve zarar verecektir. Tarihteki diktatörler hep böyle yanılsamalı kişiliklerden oluşur. Yakın tarihte gördüğümüz Hitler, Saddam, Franco vb bireyler yarattıkları yanılsamalı“gerçekliğin” arkasında binlerce paramparça edilmiş hayatlar olduğunu umursamadılar bile. Türk devleti de kuruluşundan itibaren “yanılsamalı bir gerçeklik” oluşturmaya çalışıyor. Diktatörlük, otokrat veya distopik olarak adlandırılan Erdoğan yönetimi ise ardında bıraktığı yıkımı elbette görüyor ama kendi gerçekliğine doğru ilerlemekten de geri kalmıyor. Çünkü koşulları böyle bir zorunluluğu oluşturuyor.
Orta Doğu’daki sosyal ve siyasal depremlerden kaynaklanan ve henüz sarsılmayan devletlerin kendi tedbirlerini almaları bağlamında yarattıkları kurgusal gerçeklik ve aldıkları politik tutum zincirleme birbirini bağlayan halkalar şeklinde dağılıp gidiyor. Günlük değişen politikalar belki ilgili devletler tarafından biliniyor olabilir ancak halklara yani bizlere yansıması önümüze sunulduğu kadarıyla görülüyor. Bu nedenle hem bir karmaşa, hem de bu karmaşaya bağlı olarak bulanık bir geleceğe doğru kulaç atılıyor.
Açıklık olmamasından kaynaklı yapılan yorumlar adeta tozu dumana kattı. Karşılıklı cephelerde yer alanların birbirlerini sınırsızca, politik bir dili önemsemeyerek suçlaması bir yana aynı cephede yer alanların da birbirine kılıç çektiğini görüyoruz. Aykırı yorumlara tahammul eşiği çoktan geçildi. Aynı ses çıksın isteniyor; bir yanılsama örneği. Ağır hakaretler eşliğinde yazılıyor, suçlama yapılıyor. Kimsenin aklına “acaba” diye düşünmek, karşı tarafı dinlemek gelmiyor. Böyle bir ortamda fikir ifade edilmesi, sağlıklı bir tartışma yürütülmesi ve sonuca ulaşılabilmesi zor görünüyor. Dünyaya yayılan görkemli bir örgütlülüğün, koskoca ordulara direnmiş bir hareketin tabanı tartışmanın gerekliliklerini yerine getirmekte zorlanıyor. En hafifinden “ihanet” suçlaması havada uçuyor. Paradigma dünyaya açılmayı, kapitalizmin kan emiciliğine karşı bir umut vermeyi hedefliyor ama paradigmayı savunanların bir kısmı dar bir anlayışla set oluşturuyor.
Aylardır tartışılan İmralı’ya gidilsin-gidilmesin tartışması son buldu ve gidilme kararı alındı. Bunun sağlıklı bir tartışması maalesef yapılamadı. Türk tarafı “devlet teröristin ayağına gitmez” ilkelliğinden öteye gidemedi. Kürt tarafında ise “Sayın Öcalan’ın meşruiyeti kazanıldı” belirlemesi öne çıktı. Kanımca her iki tarafın düşünceleri duygusal ağırlık kazanarak belirdi. Türk tarafına bakacak olursak: Elbette “terörist” diye esir aldığı temsilcinin ayağına gidecek, gitmek zorunda da. Gitmek istemiyorsa özgür bırakacak. Ortada bir sorun olduğunu kabul ediyorlarsa bu sorunu çözmek için başmüzakereciye gidecekler. Bu bağlamda CHP her zamanki gibi ITF genlerini harekete geçirdi. Donmuş bir düşünce yapısının ağırlığını omuzlarında taşımaktan imtina etmedi. Oysa çok sular aktı, o köprünün altından. Kent uzlaşısı dönemini anımsayıp “elimiz kırılsaydı” türünden ilenmeler yersizdir. Politika yapılıyor, o günün koşulları onu gerektiriyordu, bugün ise koşullar değişti. Diktatör ve faşist Erdoğan-Bahçeli ikilisi nasıl bugün bu sıfatlardan azade kılınıp politika yapılıyorsa CHP konusunda da duygusallıktan ayrılmak gerekir.
Sayın Öcalan meşruiyetini haklı ve onurlu bir direniş ve savaştan aldı, İmralı hapishanesine gidecek olan bir kaç kişiden değil. Bu yıllar önceden kazanılmıştı zaten. Şimdi adeta davul zurna çalarak sevinmek, o meşruiyete inanmamak, sömürgecilerin tescil etmesini istemek demektir. Ayrıca bu iki yanlış, gündem konusu yapılınca oraya gidilince ne konuşulacak, ne istenecek, ne verilmeyecek gündeme gelmedi. Her zamanki gibi duygusallık öne çıktı. Oysa politikada akıl ağır basmalı, duygu değil.
Belki de ilk sorular şunlar olabilir: “ Tutsaklar neden henüz özgür değil, öz yönetim hakkı halen verilmedi, güney başta olmak üzere Kurdistan’ın birçok yerinde askeri işgaller devam ediyor, ana dil eğitimi neden yok ve başmüzakereci neden özgür değil?” Öyle “birlik, beraberlik ve kardeşlik” masalları için onbinlerce can toprağa düşmedi, bir halkı kendi öz yurdunda mülteci yaptılar. Travmalarla yaşıyor gencinden yaşlısına kadar insanlar.
Belirleyici olan Rojava olacaktır. Çünkü elde edilecek bir statü, dalgaların genişlemesi gibi diğer parçalara da katkı sunacaktır. Çünkü her iki toplum istenildiği kadar bir arada tutulmaya çalışılsın, artık derin bir uçurumun kıyısında karşılıklı bakışıyorlar. Çünkü gerçeklik sömürge ve sömürgecilikten başka bir şey olmadığı için ve bu nedenle tarihte olması gerekenler başka şekilde olamayacağı için…







