1990’lı yıllarda hem halkın, hem de devletin bildiği ve kabul ettiği gerçekliklerden biri de: Kurdistan özgürlük hareketinin kuzeyde egemenliğinin geniş bir alana yayıldığı, bu egemenlikten de kaynaklı olarak belirleyiciliğinin tartışılmaz olduğuydu. Hayatın kendi içinde gelişen sorunlarına çözüm merkezi olarak yaklaşıp, adaleti tartışılmayan ve genelde herkesin ikna olarak kabul ettiğine yönelik bir çözüm bulunduğu biliniyordu. Hatta (bilenler bilir) ticari hayata da müdahale edip fahiş fiyattan satış yapılarak halkın alım gücünün zayıflatılmasına karşı da tutum alınarak bir dengenin sağlanıp kısmen haksızlığın giderildiği bir gerçekti.
Bu dönem sosyal ve siyasal açıdan incelenmeye değer bir dönemdir. Sosyolojik açıdan özellikle incelenmesi gerekirdi, ancak yeteri kadar gündeme getirilmedi. Osmanlı’dan günümüze süren paylaşımsız iktidar anlayışı görünür olsa bile çoğunlukla ikili iktidarların göreceli varlığı kendini koruyordu ancak, görünür değildi. İlk defa bu dönem devlet bir bölümü başka bir iktidarın varlığını kabul etmiş ve açıkça “vur kurtul” politikasının iflas ettiğini, belki de “ver kurtul” diye bir tartışmayı başlatmanın gerekliliğini işaret etmişti. Bu açıklamalar bin yıllık baskıdan bıkmış ve direnmiş olanların saflarında erken gelen bir zafer havası yaratsa bile çok geçmeden devletin “ver kurtul” yerine “vur kurtul” politikasının karşı saldırıya hazırlandığı için ihtiyaç duyduğu zeminin çalışmasını yürüttüğü görüldü.
Ulusal kurtuluş mücadelesini uzun süreli bir halk savaşına yayma stratejisini belirlemiş olan bir hareketin bu kararı tabanını oluşturan kitle tarafından tam anlamıyla kabul görmedi çünkü hayatın olağan akışı bir zaferin gelecek kuşaklar tarafından değil kendileri tarafından yaşanmasını dayatıyordu. Bu genel anlamda da böyledir. Uğruna mücadele edilenin görkemli zaferini, o mücadelenin içinde yer alanlar görmek ister. Gelecek kuşaklar sadece sonucun getirdiği koşulları yaşayarak bir üst aşamaya çıkarır. Gelecek kuşakların çoğunluğu için kuşaklar önce ölenler tarihi bir bilgi ifade edecektir. Defalarca gördüğümüz gibi sonraki kuşaklar için ödenen bedellerin anımsatıldığı törenler aradan geçecek olan uzun yıllardan sonra tekrara dayalı gösterilerden başka bir şey ifade etmiyor. Kürt halkına baktığımızda henüz bu aşamaya gelmedik. Sevinçlerimiz ve üzüntülerimiz olduğu gibi duruyor. Coşku ve keder özünü koruyor, ancak bir elli yıl sonrasının ne getireceğini bilemiyoruz.
Başka örneklerde görüldüğü gibi yürütülen savaşın iki tarafından biri yeniye dair ve ahlaki temellerin de görünür olduğu adaletin herkesi kapsadığı bir gelecek için mücadele ederken, diğeri ise eskinin hüküm sürdüğü köhnemiş sömürü düzeninin sürmesi için mücadele ediyor. Devlet eskiyi temsil ettiği ve aynı zamanda geniş olanaklara sahip olduğu için savaşı ahlaksız bir boyuta çekerek de sürdürüyor. Kirli savaş diye söylenen budur işte. Kurdistan’da o zamandan beri başlatılan ve Özgürlük hareketinin tabanını çürütüp, iyiyi temsil eden her değeri yok etmek için ne gerekiyorsa yapıldı. Yüz kızartıcı suçların onu hem açıldı, hem de devlet tarafından desteklendi. Uyuşturucu başta olmak üzere tüm yüz kızartıcı suçların önü açıldı. Bu sadece kuzey Kurdistan’la sınırlı kalmadı aynı zamanda Türkiye’ye de taşındı. Çünkü “terörle mücadele” adı altında kendi cüzdanlarını doldurmak isteyen geniş bır görevli kitlesi oluştu ve bunlar gördüğümüz gibi M. Ağar gibi tepe noktalara kadar ulaşıp ortak çıkarlar için ortaklık oluşturdular. Oluşturulan çetelerin Afganistan’dan başlayıp Avrupa ve ABD’ye kadar kurduğu iletişim sadece Kurdistan özgürlük mücadelesini çürütme amacını çoktan aştı. Uluslararası kartellerin de yer aldığı bir organizasyona dönüştü.
Susurluk kazası bu irinin küçük bir bölümüydü sadece. Kurdistan’dan, Türkiye başta olmak üzere farklı ülkelere göç eden ve savaşın yıkımını taşıyan Kürtlerin bır bölümü maalesef “neden” olarak gördükleri bu duruma karşı örgütlenerek kendi çetelerini oluşturup zenginleşme yolunun taşlarını döşemeye başladılar. Bugün gördüğümüz ve gittikçe uluslarası boyut kazanan ve bır kartele doğru evrilmeye başlayan bir sonuçtur artık önümüzdeki. Victor Frankenstien karşımızda duruyor. Hepimizin kurduğu ilişkilerden bir parça taşıyor. Geleneksel olarak toplumun çürümesi Bizans’tan beri devletin umrunda olmadığı ve sadece baskının getirdiği iktidar ve zenginleşme önemli olduğu için neyle karşılaşacaklarını düşünmenin getireceği zahmeti! Bir kenara bırakıp sadece kendi canlarını düşündüler.
Şimdi artık saklanamaz bir şekilde medyaya düşen haberlerin niteliği bir fikir oluşturmasına rağmen “benden sonra tufan” şiarı halen terk edilmiş değil. Geçmişte düşünülmesi bile utanç verici olan eylemler artık açıkça yapılıyor ve toplumsal tepkiler sıfırlanma düzeyine gelmiş bulunuyor. Türk devletini kendi toplumuyla baş başa bırakıp Kurdistan’a baktığımızda on yıllardır elde bulunan belediyeler ve görünmez iktidar açısından ne yapıldığını sormak gerekir. Öfkeli, hayata ve topluma kinlenmiş bir genç nüfus var. Zengin olmak istiyorlar, emek harcamanın karşılıksız olduğunu düşünüp hem en kısa yoldan, hem de kendilerine saygı duyulmasını isteyerek zengin olmak istiyorlar. Bu uğurda ölmek veya öldürüllmek ya da hapishaneler onları korkutmuyor, tam tersi bir şeref payesi olarak görüyorlar. Sürdürülen mücadeleyle bağlarını kopardılar.
Oysa bir çoğunun ailesinde şehit, tutsak veya mücadele edenler hala var ama artık yürünen yol bir sapağa geldi. Kendi zaferleri toplumsal zaferden daha önemli oldu artık. Peki sormak gerekmez mi; ne oldu da “bizim gençlerimiz” bizden ayrıldılar, nedir kendi hayatlarının öyküsüne olan ilgisizlikleri? Ulusal kurtuluş mücadelesi ne zamandan beri bireysel kurtuluş mücadelesine dönüştü? Bunun gerekçesi geniş bir incelemeden sonra açıklanabilir basmakalıp sözlerle değil. Süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın bu sorun ortada duruyor. Üretim ilişkilerinin yarattığı bu sonucun nedenleri ortada durduğu sürece bugün İstanbul sokakları ve bazı Avrupa ülkelerinde görülen çatışmalar Kurdistan’da savaşa dönüşecektir. Temel sorun bu savaşın toplumsallığa yansıması ve çürüten bir anlayışı gittikçe görünür bir şekilde dayatıp ahlaki-politik toplumdan uzaklaştırmasıdır. İnsanlara sadece iş imkanı sağlanmakla çözülecek bir noktayı geçtik, artık değerleri çürütüyorlar.
Yaşadığımız koşullar bize bir ülke verebilir ama çürüyen bir insanlığın bir ülkeye değil, sadece mezara ihtiyacı vardır. Yaşayan ölülerin hayata vereceği tek şey vahşettir.










